İdris Küçükömer’den Erdoğan’a yapısökümü…

Açık Görüş Haberleri

Erdoğan, örgüt ve bileşenlerinin kendisi için mitolojik/sembolik bir “kale” olarak gördüğü bir kentte örgüte meydan okuyarak kendisine rey talep etmektedir. Bunu sanıyorum hiçbir muhalefet partisi yapmayı göze alamaz ve almayacaktır da. Hem İnce’nin hem de Akşener’in o yörede en azından reel sosyolojik konjonktüre sempatik davranmaya çalışacaklarını ve çalıştıklarını görüyoruz.

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Rektörü

AK Parti iktidarının ülkede değiştirdiği pek çok konudan bahsedilebilir. Ülkedeki siyaset yapma tarzından hizmet üretme coşkusuna, belediyecilikten sosyal devlet ilkesine, alt yapı hizmetlerinden sağlık alanındaki büyük dönüşümlere, üniversiteleşmekten uzay teknolojisine, savunma sanayisinden sivil havacılığa, yüksek hızlı trenden hava taşımacılığına, paradan altı sıfırın atılmasından kişi başına düşen milli gelirdeki artışa kadar pek çok alanda yaptığı hizmetlerden ve ürettiği projelerden uzun uzun bahsetmek mümkündür. Ve tabii ki bunların hepsi de son derece kıymetli işlerdir ve doğrusunu söylemek gerekirse de kelimenin tam anlamıyla büyük bir devrim olarak da nitelendirilebilirler.

Ancak bana göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın değiştirdiği en önemli şey eski geleneksel toplum okumalarını radikal bir şekilde değiştirmiş olmasıdır. Ki bahse konu ettiğimiz alt yapı-hizmet alanındaki değişimlerin gerçekleştirilmesine giden yolun ilk adımını da bu paradigma değişimi oluşturdu. Bir başka ifade ile AK Parti, yani Recep Tayyip Erdoğan, daha önce klasik toplum ve siyaset okumalarını yapısökümüne uğratarak işe başladı.

Türkiye’deki toplumsal politikayı önemli ölçüde force eden iki siyasi tarzın söylemlerini ve politikalarını boşa çıkardıktan sonra ancak kendisine görece geniş bir alan açabildi. Bu alanlardan birisi halka rağmen halk için halkçı bir politika sahibi olduğu iddiasında olan CHP ideolojisinden beslenen vesayetçi bürokratik oligarşi, diğeri de kötü bir Halk Partisi taklidi ve iyi bir Baas Faşizmi olan HDP/PKK siyasetinin bölgede oluşturduğu derebeyliktir.

Erdoğan’ın bu başarıyı çok özel stratejilerle kurgulayarak elde ettiğini düşünenlerden değilim. O sadece kalbinin sesine güvendi ve o doğrultuda hareket etti. Zaten bu iki “hin” yapıyı başka türlü bir programla da bertaraf etmek pek mümkün değildi. Zira ulusalcılığın nüvesini şeytani bir aklın oluşturduğu bilinmektedir ve şeytanla baş etmenin biricik yolu da inanca sığınmaktır. O da öyle yaptı.

Bu iki siyaset tarzının her gün, gerçek yüzlerini perdelemek için hangi maskeleri taktıklarını detaylandırmaya çok gerek olduğunu sanmıyoruz çünkü her şey gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. “Halkçılık” denilince işin gerisinde bir halk düşmanlığı, “barış” denilince de işin arka planında kanlı bir vahşet olduğunu hepimiz bizzat gördük. Muharrem İnce, eski politik tarzın cari olduğunu düşünerek yeni bir maske takmayı denerken, ne kadar sığlaştığını tabi ki biliyordur ama şimdiye kadar bu tarzın iş bitirmesine güveniyor olmalı. Ya da Ortodoks Marksist ideolojinin yeryüzündeki en katı savunucusu olan PKK terör örgütü yurtsever “İmamlar Birliğini” kurarken İslam inancı üzerinden yürüttüğü ideolojik propaganda ile çirkinleştiğini bilmiyor mu?

Tabii ki biliyorlar. Ama AK Parti siyasetinin ve Tayyip Erdoğan farkının ortaya koyduğu yeni paradigmada kendilerine bir alan oluşturmak için de başka çareleri kalmadı anlaşılan. Eski söylemleri ile halkın huzuruna çıkacak bir yüzleri kalmadı artık. Kendi söylemleri ile çelişen bir manzara var karşılarında. Bu durumu nasıl telafi edeceklerinin telaşıyla vaatler, inanç istismarı, etnik kimlikleri derinden kamçılayan duygu sömürüleri havada uçuşuyor.

‘İlerici-gerici’ meselesi

Deyim yerindeyse herkesin ayarı bozuldu. HDP/PKK hizmet üretmekten bahseder oldu CHP ise inanç özgürlüklerinden. Hatta Saadet Partisi neredeyse 70 yıllık Milli Görüş geleneğinin tüm fikirlerinden adeta vazgeçtiğini ilan etmek için sol yumruğunu havaya kaldırıp geçmişinden kaçarcasına seçmenini selamlamaktadır. İşte bütün bunlar, devrim niteliğinde bir paradigma değişimine işaret etmektedir. Büyük bir devrimin gerçekleştiğinin alametidir.

Hatırlanacaktır, İdris Küçükömer bundan yıllar önce sol ideoloji sahiplerinin sosyalist değerleri benimseyen insanlar olmadığını ileri sürmüş ve hatta halkçılık iddiasındaki CHP’nin de halkın değil yönetici seçkinlerin “karargahı” olduğunu söylemişti. Zira en kritik anlarda halktan yana tavır alan asıl kesimin İslamcı-muhafazakarlar olduğunu söylemişti. Dahası bu halkçıların kendilerini topluma ilerici olarak takdim ettiklerini ama gerçekte ülkenin en tutucu ve bağnaz grubun da bunlar olduğuna işaret etmişti.

Kısaca denilebilir ki Küçükömer, resmi ideolojinin ve egemen güçlerin kurduğu “ilerici/gerici” denklemini toplumsal alanda var olan temel tutumlardan hareketle alt üst etti. Erdoğan da ulusalcılığın üretmiş olduğu Kürt meselesinde var olan söylemi ve ön kabulleri yapısökümüne uğratarak mevcut denklemi alt üst etti. Her şeyden önce bu sorunu bir demokrasi açığı olarak kabul etti. Batılı okuma biçimleri ile değil, geleneksel değerlerle analiz etmeye devam etti. Konuyu hiçbir zaman bir “öteki” meselesi olarak görmedi ve bunu da Diyarbakır’daki konuşmasında çok açık bir dil ile ifade ederek, kendisini aynı zamanda Diyarbakır adayı olarak gördüğünü söyledi. Kürtler illa ki bir devlet sahibi olmak istiyorlarsa başka bir arayışa hacet olmadığını, bu arayışa denk gelen en güzel adresin Türkiye Cumhuriyeti devleti olduğunu söyledi. Denilebilir ki zaten bu tarz bir ifadeyi ulusalcılar da ta eskiden beri dile getiriyor bu cümlenin neresinde bir yapısökümü var?

Reel sosyolojik konjonktür

Mesele şudur ki AK Parti iktidarına kadar, hatta AK Parti iktidarının da belli bir dönemine kadar Kürtler denilince ilk akla PKK gelirdi. PKK denilince de Kürtler. Bu denklem esasında konuyu tutsak eden en kritik başlıktı. Diğer bütün denklemler de bu ön kabulün üzerine oturtulmuştu. Nitekim birileri Kürtlerle ilgili bir adım atacaksa muhakkak ki örgüt ve bileşenlerini dikkate almak ve bu doğrultuda hareket etmek durumundaydı.

Oysa bugün Erdoğan, örgüt ve bileşenlerinin kendisi için mitolojik/sembolik bir “kale” olarak gördüğü bir kentte örgüte meydan okuyarak kendisine rey talep etmektedir. Bunu sanıyorum hiçbir muhalefet partisi yapmayı göze alamaz ve almayacaktır da. Hem İnce’nin hem de Akşener’in o yörede en azından reel sosyolojik konjonktüre sempatik davranmaya çalışacaklarını ve çalıştıklarını görüyoruz.

Başbakan Binali Yıldırım’ın da Hakkari’deki konuşmasında “Benim de aslım Kürt” ifadesini oy avcılığı için söylediği düşünülmesin. Aksine bu, konuyu (etnisiteyi) siyasi dönüşümün en kritik altlığı olmaktan çıkarmaya matuf bir ifadedir.

Yeni Türkiye’de siyasetin asıl işlevini yerine getirmesi için ortaya konulan çabanın en kritik adımını atmadan Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir merkezde Kürt etnik faşizmine karşı meydan okuyamazsınız. Eğer CHP, gerçekten siyaset ve toplum için politika üretirse hiç kuşkunuz olmasın ki bir sonraki seçimde Kürt meselesi ile PKK arasına mesafe koyacak bir kıvama gelebilir. Ama işin bu tarafıyla ilgilenmediği için Hakkari’de Türk bayrağından rahatsız olacak, Diyarbakır’da da sahtekar bir kardeşlik retoriği ile muhataplarının aklı ile dalga geçmeye devam edecektir. Bir taraftan tüm Kürtleri, kanlı PKK çetesinin kurşun askerleri olarak görmeye devam edecekler bir taraftan da ulusalcılık nutukları atacaklar.

PKK kimi sevmez?

Diyarbakır mitingi tam da bu sahtekarlıkları gün yüzüne çıkardığı için prompter ile gölgelendi tezi belki de komplocu bir okuma olarak görülebilir. Ancak cumhuriyet tarihinde bölgeye en fazla yatırımı yapan ve insanca yaşama koşullarını sağlayan, bölge insanına kalpten “kardeşim” diyen siyasi bir aktöre, örgüt ve bileşenlerinin görülmedik bir kin ve öfke kusmasını nasıl izah etmek gerekir acaba? Bu sorunu çözüm yoluna koyup yeniden tanımladığı için mi yoksa örgütün iddialarını boşa çıkardığı için mi? Sahiden şu an PKK ve bileşenleri, Kürtlere zulmeden bir siyasi aktörden mi nefret eder, yoksa onların sorunlarını çözüp örgüte kurşun asker olmaktan kurtaran birisinden mi?

Son olarak, konu dışı gibi görünmekle beraber ama aslında iç içe olan bir hususa daha dikkatleri çekmek istiyorum. Neredeyse son 250 yıldır demokrasi ve özgürlükler için peşinden koştuğumuz Batılı “gavurların” hayatımızı feda ederek demokrasiye sahip çıktığımız anda bizim yanımızda değil, terör örgütlerinin yanında yer almasını da bir paradigma değişimi olarak gördüğümü belirtmek isterim. Ve bu paradigma değişiminin de fitilini ateşleyen Erdoğan oldu. Onların da kurdukları denklem bozuldu. Bunca zamandır bize birlikte yürümenin biricik şartının demokrasi olduğunu söyleyen Avrupalılar, demokrasinin bombalandığı ve halkın kendisini bu hain saldırıya siper ettiği anda terör örgütleri ile aynı yerde durdular.

Bugün kelimenin tam anlamıyla yeni bir okumanın eşiğindeyiz. Her ne kadar bu yeni okumanın küresel bir boyutunun olduğunu düşünsem de bugün daha çok iç sosyolojik durumlar üzerinden bir analiz yapmayı tercih ettim. Belki küresel boyutunu da bir başka yazıda tartışırız.

@mazharbagli

Tüm Açık Görüş haberleri için tıklayın
  • En Popüler Videolar