Doç. Dr. Muhammet Yıldız/ Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Karadeniz Stratejik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü
NATO liderlerinin Ankara'da bir araya gelecek olması, diplomatik takvimin olağan zirvelerinden biri olarak değerlendirilmemelidir. Toplantının önemini belirleyen temel unsur, ne ev sahibi ülkenin Türkiye olması ne de zirve sonunda verilecek ortak fotoğraflardır. Asıl belirleyici olan husus, uluslararası sistemin uzun yıllardır ilk kez bu ölçüde yoğun ve eşzamanlı güvenlik baskısıyla karşı karşıya bulunmasıdır. Zira farklı coğrafyalarda ortaya çıkan kriz alanları artık birbirinden bağımsız dosyalar olarak ele alınmamakta, aynı stratejik denklemin unsurları olarak değerlendirilmektedir.
Değişen güvenlik haritası
Soğuk Savaş döneminde NATO'nun tehdit algısının net bir çerçeveye sahip olduğu söylenebilir. O dönem ittifakın stratejik öncelikleri, büyük ölçüde Sovyetler Birliği kaynaklı riskler doğrultusunda şekillenmiş, askerî planlama ve siyasi koordinasyon bu eksende yapılandırılmıştır.
Günümüzde ise güvenlik ortamının karmaşık ve çok katmanlı bir karakter kazandığı görülmektedir. Bölgesel veya küresel bir savaş ihtimalinin yanı sıra enerji arz güvenliği, kritik teknolojiler, yapay zekâ alanındaki rekabet, siber kapasite ve tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliği, yapılan tartışmalarının ayrılmaz unsurları haline gelmiştir. Bu durum, güvenlik kavramının geleneksel askerî sınırların ötesine taşındığını ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede Ankara zirvesinde öne çıkması beklenen temel mesele, NATO'nun hangi aktörü tehdit olarak tanımladığı sorusundan ziyade, farklı risk alanları arasında nasıl bir stratejik önceliklendirme yapılacağıdır. Zira mevcut uluslararası konjonktürde ittifakın karşı karşıya bulunduğu temel güçlük, tehditlerin sayısından çok, bunların eş zamanlı biçimde yönetilmesini gerektiren yapısal özelliklerinden kaynaklanmaktadır.
Küresel rekabetin belirgin eksenleri
Rusya ve Çin, NATO'nun güvenlik gündeminde farklı niteliklere sahip iki kritik başlık olarak öne çıkmaktadır. Rusya, Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa güvenlik mimarisini doğrudan etkileyen askerî ve jeopolitik bir meydan okumayı temsil etmektedir. Savunma harcamalarındaki artış, doğu kanadındaki askerî tahkimat ve caydırıcılık kapasitesine yönelik yatırımlar, bu dönüşümün somut yansımaları arasında yer almaktadır. Ancak NATO'nun stratejik gündemi yalnızca Rusya ekseninde şekillenmemektedir.
Washington'un uzun vadeli güvenlik perspektifinde Çin'in giderek daha merkezi bir konuma yerleştiği görülmektedir. Bu konu, ittifak içerisinde örtülü bir öncelik tartışmasını da beraberinde getirmektedir. Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü Çin ile güçlü ekonomik ilişkilere sahipken, ABD,Çin'i küresel güç dağılımını etkileyen sistemik bir rakip olarak değerlendirmektedir.
Çin'in yükselişi, klasik güvenlik tartışmalarının ötesinde,ekonomik ve teknolojik boyutlarıyla da öne çıkmaktadır. Kritik teknolojiler ve stratejik altyapılar üzerinden şekillenen rekabet, küresel güç mücadelesinin yeni karakterini ortaya koymaktadır. Bu nedenle NATO'nun Çin konusunda geliştireceği yaklaşım, sadece güvenlik politikaları açısından değil, ekonomik ilişkilerin geleceği bakımından da önem taşımaktadır.
Bu anlamda Ankara zirvesinin dikkat çeken başlıklarından biri, NATO'nun Çin konusunda nasıl bir söylem geliştireceği olacaktır. Öyle ki Çin'e yönelik her yeni yaklaşım, ekonomik bağımlılıklar ile güvenlik öncelikleri arasındaki dengeyi doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla zirvede verilecek mesajlar, Pekin'e yönelik bir pozisyonu ifade etmenin yanında, NATO'nun önümüzdeki yıllardaki yol haritasını da izah edecektir.
Körfez'de denge arayışı
Son yıllarda Körfez ülkelerinin güvenlik anlayışında belirgin bir dönüşüm gözlemlenmektedir. Uzun süre Amerikan güvenlik şemsiyesi üzerine inşa edilen bölgesel yaklaşımın yerini daha esnek ve çok yönlü denge politikalarına bıraktığı anlaşılmaktadır.
Suudi Arabistan'ın Çin ile geliştirdiği ilişkiler, Birleşik Arap Emirlikleri'nin çok boyutlu diplomatik girişimleri ve Katar'ın farklı güç merkezleriyle sürdürdüğü temaslar, ifade edilen dönüşümün dikkat çekici örnekleri arasında yer almaktadır. Bu gelişmeler, Batı merkezli güvenlik düzeninin bölgesel aktörler açısından tek seçenek olarak görülmediğini ortaya koymaktadır.
Öte yandan İran ile İsrail-ABD arasında tırmanan gerilim ve bunun bölgesel güvenlik mimarisi üzerindeki etkileri, Körfez ülkelerini daha tartışmalı bir siyasi ortamla karşı karşıya bırakmaktadır. Bölgedeki devletler, bir taraftan güvenlik risklerini yönetmeye çalışırken diğer taraftan ana aktörler arasındaki rekabetin oluşturduğu fırsat ve baskılar arasında denge kurmaya yönelmektedir.
Bu bağlamda Türkiye zirvesinde Körfez bölgesine ilişkin yapılacak değerlendirmeler, enerji güvenliği meselesinin ötesinde bir anlam taşımakta, tartışmanın merkezinde ise bölgeyle kurulacak temaslarda, hangi aktörlerin ne gibi roller üstleneceği sorusu da yer almaktadır.
İttifakın uyum problemi
NATO toplantısında, muhtemelen en az konuşulacak olan,ancak en kritik başlıklarından biri, ittifak dengeleridir. Son yıllarda ABD ile Avrupa arasında savunma harcamaları, stratejik özerklik ve güvenlik öncelikleri konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları bunun göstergesidir.
Avrupa Birliği'nin kendi savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik arayışları sürerken, ABD'nin küresel ölçekte daha geniş bir rekabet alanına odaklandığı görülmektedir. Hâlihazırda yaşanan farklılaşma, NATO'nun zayıfladığı anlamına gelmemektedir. Ancak ittifakın geçmiş dönemlere kıyasla, daha yoğun müzakere süreçlerine ihtiyaç duyduğuna işaret etmektedir.
Rusya'ya yönelik yaklaşımda genel bir uzlaşıdan söz etmek mümkün olsa da Çin konusunda, üyeler arasında farklı anlayışların bulunduğu belirginleşmektedir. Özellikle İngiltere başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin Çin'le kurduğu ticari ve teknolojik ilişkiler, Pekin'i rekabet eksenine yerleştiren Washington açısından tartışmalı bir konu olarak görülmektedir.
Bu nedenle Ankara zirvesi, dış dünyaya verilecek mesajlardan önce ittifak içindeki uyum kapasitesinin sınanacağı bir platform niteliği de taşımaktadır.
Ankara'nın konumu
Zirvenin Ankara'da düzenlenmesi, farklı bir önem arz etmektedir. Türkiye, Karadeniz'den Orta Doğu'ya, Kafkasya'dan Doğu Akdeniz'e uzanan geniş jeopolitik havzanın merkezinde yer almaktadır. NATO'nun gündeminde bulunan başlıkların önemli bir bölümü doğrudan veya dolaylı biçimde Türkiye'nin güvenlik çevresiyle kesişmektedir.
Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz'in stratejik önemini yeniden artırırken Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler, Türkiye'nin güney sınırları boyunca yeni güvenlik riskleri üretmektedir. Doğu Akdeniz'de enerji kaynakları ve deniz yetki alanları etrafında şekillenen rekabet devam ederken, Kafkasya bölgesi de küresel ve bölgesel aktörlerin nüfuz mücadelesine sahne olmaktadır. Buna düzensiz göç hareketleri, enerji koridorlarının güvenliği ve uluslararası ticaret hatlarının sürekliliği eklendiğinde, Türkiye'nin jeopolitik ağırlığı daha belirgin hale gelmektedir.
Ayrıca Ankara, son yıllarda hem Batılı müttefikleriyle hem de Rusya, Çin ve Körfez ülkeleriyle sürdürdüğü çok yönlü diplomasi sayesinde, farklı güç merkezleri arasında temas kurabilen nadir aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu gerçeklik, Türkiye'ye coğrafi kıymetle birlikte, diplomatik önem de kazandırmaktadır.
Sonuç olarak, Ankara'dan çıkacak mesajlar, sadece mevcut krizlere verilen yanıtlar olarak okunmamalıdır. Zirve, küresel güç mücadelesinin yeni dönemde hangi eksenler üzerinden şekilleneceğini ve Batı güvenlik mimarisinin nasıl bir yönelim izleyeceğini ortaya koyabilecek niteliktedir. Bu bakımdan Ankara'da icra edilecek toplantı, NATO'nun kısa vadeli kriz yönetiminden çok, değişen uluslararası güç dengeleri karşısında nasıl bir pozisyon alacağını göstermesi bakımından tarihî bir önem taşımaktadır.