Boyunduruğu kırmak için yeni(den) ideoloji

Açık Görüş Haberleri

Siyasetin parametrelerini ve geleceğini tayin edici unsurların varlığı, teori ile ideoloji arasında sağlam bağlar kurmayı gerektiriyor. Aksi halde sadece yürüttüğümüz siyasetle değil, bireysel, toplumsal varoluşumuzla da pragmatizmin iğretiliklerine rıza göstermekten başka kaçarımız olmayacaktır.

Ali K. Metin / Şair-Yazar

İdeoloji adını verdiğimiz düşünce sistemlerine karşı yakın geçmişte Batı-merkezli bir reaksiyon oluştu. Bizler de kendisine Batı düşüncesi ve siyasetiyle ayar vermenin çaresizliğine düçar olmuş tabi unsurlar olarak sürece ayak uydurmakta gecikmedik. Kültürel ve zihinsel bir sömürge entelektüeli tavrıyla ideoloji karalamacılığı yapmaktan, bilhassa da tümcü, sert diye tabir edilen devrimci söylemleri temel insani değerlerle çelişkisine binaen sakıncalı kategorisine koymaktan beri duramadık. İdeolojilerin sürüklediği toplumsal çatışmalardan ağzımız gerçi fazlaca yanmıştı, ama pire için yorgan yakıyor olabilir miydik, bunu bile sorgulamaya fırsat olmadan hızlıca ideolojilerin hakikate mugayir olduğu konusunda kararımızı verdik. Böylece dünyanın değişen konjonktürüne büyük bir “sağduyu”yla ayak uydurmayı başardık (?). 

‘İdeolojinin sonu’ tezi 

Konjonktürel değişimi hazırlayıcı zihinsel oluşumlar 1960’larda ipuçlarını vermeye başlamıştı bile. Bir taraftan sol hareketler bütün dünya ülkelerinde ciddi siyasal hareketlilikler meydana getirirken, diğer taraftan birinci dünya ülkesi entelektüelleri tarafından bizatihi ideolojik düşünce yapıları sanık sandalyesine oturtulmuş, siyasal aklın parametreleri adeta ters yüz edilmişti. Amerikalı sosyolog Daniell Bell’in 1960’larda öne sürdüğü “ideolojinin sonu” tezi, sürecin entelektüel alandaki ilk işaret fişeği oldu. Sovyet bloğunun dağılması ise söz konusu teze küresel anlamda fiili, pratik bir geçerlilik kazandırdı. Bell’in kastettiği şey de fiili durum da daha çok Marksizmin bitişine işaret ediyordu, ancak biz bunu liberalizm dışında bütün tümcü ideolojilere şamil hale getirdik. Başka deyişle bir tarafa neo-liberal ideolojiyi veya liberal-demokrasiyi, diğer tarafa ise öteki ideolojileri koyarak tam da liberalizmin mutlak üstünlüğüne zemin hazırlanmış oldu. İdeolojilerin sonu, kavganın artık bittiğini ve liberalizmin üstünlüğünü tarihin mutlak anlamda teyit ettiği bir döneme doğru girdiğimizin ifadesiydi: Liberal demokrasi dışında bir gelecek yoktu. Bu manada Batı’ya karşı geliştirilen reaksiyoner ideoloji ve siyasetlerin tarih dışına çekilmekten başka bir şansı kalmamıştı. 

Kapitalist boyunduruk 

Sovyet bloğunun dağılmasıyla birlikte Batı’dan esen neo-liberal rüzgara kolayca teslim olduk. İdeolojik olarak reel, ciddi bir alternatifimiz de yoktu zaten, İslamcılık kabilinden alternatif söylemler ise ne toplumsal ne de siyasal planda sistem dışına çıkacak bir cesameti ve iddiayı gerçek anlamıyla ortaya koyabildi. Gerçekliğin dünyası neo-liberal ideolojinin değer ve kurallarıyla kuşatılmış, daha başka türlü söylersek kapitalist ekonomik yapı, modernleşme ideolojisi/dinamikleri sayesinde tahakküm gücünü iyice derinleştirmiş, bu başarıyı son kertede liberal ideolojiyle kaim hale getirmişti. 

Neoliberalizm, kapitalist hegemonyanın tescili ve ikrarı anlamına gelmekteydi esasen ama zamanın halet-i ruhiyesi içinde onun evrensel bir ideoloji gibi algılanmasına meydan okuyacak bir bakış açısı, bir karşı-söylem geliştirme kararlılığı göremedik. İslam dünyasına bakıldığında tablonun bu açıdan daha da vahim olduğu görülür. Ne entelektüel camiada ne de siyaset mahfillerinde neoliberal anlayışlarla hesaplaşma gayretleri gerektiği düzeyde filiz verebilmiş değildir. Reaksiyoner eğilimler her zaman oldu, olacak elbette; ancak bunu teorik ve siyasal bir reddiyeye dönüştürecek çapta gelişmelere şahit olamıyoruz. Sisteme derinliğine nüfuz edecek radikal sorgulamalar yapılamadığı için, proaktif, radikal değişim önerileri de bir türlü gelmiyor. Meselenin etrafında dolaşıp durmaktan öteye gidemediğimiz gibi, bol bol anti-kapitalizm edebiyatı yapmaya, medeniyet retorikleri üretmeye vs. devam edip duruyoruz. Samimiyetimizden kuşku duyulmayabilir, ne ki dünya realitesinin künhüne vakıf olmada hala havanda su dövüyoruz dersek sanıyorum abartmış olmayız. Künhüne vakıf olamadığımız bir dünyaya dair büyük iddialarda bulunmak, büyük değişim senaryoları yazmaya kalkışmak ise başımıza belki çok daha büyük belalar açabilecektir. Bu yüzden hiç değilse haddimizi aşmamakla kendimizi teselli edebiliyoruz. Buna bilindiği gibi Türkçemizde züğürt tesellisi diyoruz. 

Temel sorunumuzun ideoloji sorunu olup olmadığı konusunda farklı bakışlar olabilir, fakat ideolojinin bugün ciddi bir sorun, bir ihtiyaç olarak telakki edilmemesi kadar feci bir yanlış olamaz. Bu, her şeyden evvel ideolojilerin sonuna geldiğimiz iddiasını zavallıca kabul ettiğimiz anlamına gelir. Buna bağlı olarak pragmatizm, neoliberalizmin hudutları içerisinde kalmak üzere artık tek geçerli siyaset tarzı haline gelir. Kapitalizm ve liberalizmle mutabık bir siyasallaşma çabası, pragmatizmin en somut alametlerindendir. Alternatif/muhalif ideolojilerin bastırıldığı veya buharlaştığı yerde, saha hakim güç ve ideolojilere kalmaktadır. Geçmişte Marksist ideoloji tarihi bir kazaya uğramış veya gerçekten de içerdiği bazı dramatik yanlışların kurbanı olmuş olabilir. Fakat bunun kapitalist-liberal sistemin mutlak üstünlüğüyle sonuçlandırılması tek kelimeyle insanlığımızı hafife almak olacaktır. Liberalizm kapitalizmin nispeten ıslahını sağlayabilir, vahşi taraflarını törpüleyebilir, öyle olmak zorundadır hatta, ancak ahlaki ilkelerle temellendirme zorunluluğunu ona dayatamaz, dayattığı takdirde kapitalizmi kendisi olmaktan çıkarır. Kapitalizmin ekonomik-insanı (homo-economicus) ancak ahlakın yasalarından özerk bir alanda vücut bulabilir: Özerkliği onun ödün vermez bir keyfiyete ve özgürlüğe sahip olduğu anlamına gelmez, fakat nihai planda kapitalizm, ekonomik-insanın üstünlüğü ve belirleyiciliğiyle koşulludur. Pragmatizme gelince, kendisini o zaten kapitalizmin habitatı içinde günlük ve sosyal hayatı iyileştirmekten fazlasına talip olmamakla ele verir. Yaşadığı habitatı değiştirme yolunda bir motivasyona dahası bir iddiaya sahip değildir. Pragmatizm, reel dünyanın kazanımlarını idealin zaruret ve ilkelerine önceleyen yaklaşım tarzlarıyla neşv-ü nema bulmaktadır. Dolayısıyla kapitalist-liberal sisteme eklemlenen bir zuhurata sahiptir. Zygmunt Bauman’ın cümlesi tam da bu anlamda içinde bulunduğumuz realiteyi tarif ediyor: “Pragmatizmin en yüksek rasyonellik olduğu bir dünyada yaşıyoruz... Max Weber’in “araçsal rasyonalite” fikrinin tepetaklak çevrildiği bir dünya” (Bauman, Zygmunt (2017), Retrotopya, Çev: Ali Karatay, Sel Yayıncılık)   

Sosyalizmin bahtsızlığı 

Tümcü, devrimci özelliğine rağmen sosyalizmin kapitalizm karşısındaki mağlubiyetiyle ilgili düşmanlık psikolojisini ve önyargıları aşan ciddi analizlere ihtiyacımız var. Sosyalizmi eşitlikçi hatta devletçi ilkeleri üzerinden sorgulama girişimleri yazık ki neo-liberal zihniyeti teyit etmekten başka bir işe yaramıyor. Bunun farkında olamadığımız takdirde neo-liberalizmle mücadele şansını daha baştan yitirmemiz işten bile değil. Başarısızlığa sebep belki en kritik nokta şuydu: Sosyalizm doğru ve anlamlı denebilecek bir yaklaşımla politik-insanı ekonomik-insanın önüne çıkarma hamlesini gerçekleştirdi, ancak bu öne çıkarışta ekonomik-insanı gerçek anlamda bir sorgulamaya tabi tutmadan sosyalizme içselleştirdi. Reel-sosyalizmin kısaca en büyük paradoksu ve açmazı buydu. Ekonomik-insan sosyalizmin büyüsünü zaman içersinde bozarak kapitalizme avdet etmekten beri duramadı. Sosyalizmin başka dramatik problemleri, bilhassa özgürlük sorunsalı bu süreçte belirleyici olduğu kadar hızlandırıcı bir rol oynamıştır elbette, ancak kapitalizme entegre olma isterleri sosyalizmin ahlaki reflekslerini felç etmeye yetmişti. Virüs bünyede yaşıyordu çünkü. Bu yüzden, sosyalizmi kapitalizmin bir “şubesi” olarak tanımlayanlar pek de haksız sayılmazlar. Sonuçta sosyalizmin yenilgisiyle birlikte neo-liberalizm zaferini tümden ilan etmiş oldu. Bununla beraber, Batı’da 2000’lerden itibaren ortaya çıkmaya başlayan Yeni Sol hareketler bunun geçici bir zafer olduğu yönünde ümit verici sinyaller de verdi, veriyor. Sanıyorum şu aşamada farkında olmamız gereken en önemli hakikat, kapitalizmin hegemonyasını hiçbir zaman ilanihaye sürecek istikrarlı bir yapıya kavuşturamayacak oluşudur. Kapitalizm sadece ekonomik krizlere değil, ideolojik krizlere de her daim gebe bir tezatlar sistemi. Bu itibarla, insanı ve insanlığı kapitalizme irca eden bakış açısının bizatihi kendisi -neoliberal- ideolojik mistifikasyonlara kaynaklık etmektedir. 

Kapitalizmi pragmatizmin imkan verdiği reçetelerle aşamayacağımızı söylemek bile fazla. İdeolojik bir meydan okuma, bir alternatif üretemediğimiz sürece yapacağımız şeyler kapitalizmin üremesini durduramayacaktır. İster devlet isterse toplum açısından olsun çıkarlar siyasetinin –bilhassa da günübirlik çıkarların- daha iyi, ideal bir dünyaya göre öncelik kazanması yapacağımız en önemli yanlışlardan biri olacaktır. İdeolojik akıl geleceğin ve ideal nitelikteki değişimin siyasetine taliptir. Pragmatizme olduğu kadar popülizme de ödün vermeyecek bir siyaset yapma arzusu ayırt edici özelliklerindendir. İlkeli, değerlere dayalı siyaseti değişimci bir vizyonla tekemmül ettirebildiği düzeyde nevi şahsına münhasır bir niteliğe sahiptir. 

Tahayyülden teoriye  

Geçen süreçte ideolojilerin güven ve prestij kaybına maruz kalmalarında ‘gerçeklikten kopukluk’ hali hiç şüphesiz temel sebeplerden biriydi. Bir ideolojiler çağı olarak 19. ve 20. yüzyılın tecrübeleri bu çerçevede öğretici bir derinliğe sahiptir. Bunun ideolojilere ipotek koymakla sonuçlanması ne kadar büyük bir talihsizlikse, daha sahici ve gerçekçi ideolojilerin inşası için de o kadar önemli bir şans ve kazanım sayılır. Marksizm gibi büyük ideolojiler (meta-anlatılar) büyük zaaflarla malul olabiliyor. Bu, bizim büyük ideolojilerden vazgeçmemize değil, olsa olsa zaafları daha iyi tahlil ve tespit etmemize yönelik birer ihtar diye kabul edilmelidir. Büyük ideolojiler, bize, insanlığa ait büyük tahayyüller mesabesindedirler. Tahayyülsüz bir insanlık neyse ideolojisizlik de aynen odur. Nitekim ideoloji dediğimiz, tahayyülün toplumsallaşması, daha öteye siyasallaşmasından başka bir şey değildir. 

İdeolojilere ilişkin işaret ettiğimiz gerçeklik sorunsalının arka planında teori sorunsalı vardır. Sahici ve gerçekçi bir ideoloji, yine bunu mümkün kılacak teorik bir altyapıyla koşulludur. Teorinin olmadığı yerde ideolojik (doktriner) akıl el yordamıyla, dahası pragmatik yöntemlerle hareket etme çaresizliği içinde kalmaktadır. Günümüz İslamcılığının hali pür melali biraz da budur. Gerek tarihi gerçekliği gerekse yaşadığımız realiteyi ideolojik öncüller veya normlar etrafında teorize etme kabiliyeti gösteremediğimiz sürece ideolojiler yalınkat bir söylemler manzumesinden öteye gidemiyor.  Teorisiz ideoloji, bir anlamda çıkmaz sokaktır. Kırıp dökme ihtimaline fazlasıyla müsaittir. Modernliğin ve kapitalizmin oluşturduğu tahakküm ağına ancak teorik bir kavrayış gücüyle meydan okuyabiliriz. 

Dünyayı anlamadan değiştirmeye kalkışıyorsak orada esasen bir haddini bilmemeden bahsetmek gerekir. Bugün her iki anlamda da durumumuz kritik. İdeolojik planda belki adı var ama kendisi olmayan, somut, elle tutulur bir dünya tahayyülü (vizyonu) sunamayan, mevcut dünya sistemini ıslah etme önerilerinin ötesine gidememekle malul -tabir caizse- bir tür kimlik dogmatizmi ve vurgusu söz konusu: Kimlik farklılıklarıyla tebarüz ettirilen, buraya sıkışıp kalmış bir ideolojik tahayyül demek istiyorum. Bu düzeyde bir tahayyülle liberal-kapitalist sistem arasında zaten orantısız bir ilişkiye girilmekte. Dolayısıyla kapitalizmle mücadele etmenin yolu yeniden büyük ideolojiler inşa etmekten geçmektedir. Bunun şartı sahici, gerçekçi, olabildiğince de açıklayıcı ve güçlü teoriler üretmektir. 

Güçlü teori soyutla somutu hemen hemen örtüştürebilir olandır. Bu açıdan somutun (reel dünyanın ve reel siyasetin) tecrübesini doğru analizlerle anlamlandırmanın büyük önemi vardır. Siyasetin parametrelerini ve geleceğini tayin edici unsurların varlığı, teori ile ideoloji arasında sağlam bağlar kurmayı gerektiriyor. Aksi halde sadece yürüttüğümüz siyasetle değil, bireysel, toplumsal varoluşumuzla da pragmatizmin iğretiliklerine rıza göstermekten başka kaçarımız olmayacaktır. 

alikmetin@gmail.com

Tüm Açık Görüş haberleri için tıklayın