Cin şişeden çıkınca
ABONE OL

Zihnimden birçok bilgi, veri, detay gelip geçiyor, hızla akıyor... Eski ve yeni bilgiler, doğru ve belki de yanlış veriler... Eskiden bilgiye erişim gerçekten çok sınırlıydı ve bilgi edinmek pahalıydı... Şimdi öyle mi? Neden bilmiyorum ama sanki hemen her yerden inanılmaz çapta bir bilgi bombardımanına tutuluyoruz gibi... Belki de kasıtlı ve planlı bir şekilde... Doğru bilginin arasına serpiştirilmiş "kasıtlı ve yönlendirilmiş bilgi" öyle anlaşılıyor ki dezenformasyon amaçlı... Kitleler yönlendirilmek, gerçekler çarpıtılmak isteniyor... Çağ iletişim savaşlarının, propagandanın ve algı yönetiminin öne çıktığı bir dönem...

Pandemi, çevremizdeki çatışmalar ve savaşlara rağmen Türkiye önemli düzeyde üretimine devam ediyor. Yine de büyük şirketlerimiz, KOBİ'ler ve startup'larımız zaman zaman finansal dar boğazlara giriyor çünkü "tasarruf seviyesi" halen yeterli düzeyde değil. Türkiye her yıl en az yüzde 4-5 büyürken dışarıdan para bulup getirmesi lazım. Bunun önünde de en temel engel "bağımsız Türkiye" duruşu ve siyaseti. Yani Türkiye "masada değilsem, mönüdeyimdir" uyanışıyla bölgesel ve küresel meselelere kendi çıkarları açısından bakmaya başladıkça özellikle Batı dünyasından ve sermaye piyasalarından ambargo yiyor. Hem savunma sanayisinde hem de finansal alanda bu çok belirgin olarak hissediliyor. Bu ambargo uzun yıllardır İran'a, birkaç yıldır da Rusya'ya uygulanan ambargodan tek yönüyle farklı; son derece sinsice: "Müttefiklik(!) içinde tuzak kurulması ve ambargo uygulanması!"

İbre yukarı yönlü

Finansal dar boğaz yaşansa da Türk şirketlerinin kriz yönetme kapasite ve kabiliyetleri, çevik yönetim anlayışları gerçekten sıradışı bir durum arz ediyor. Zaten bu kaslar çok güçlü olmasaydı dünyadaki bu belirsizlik ortamında harikalar yaratabilirler miydi? İşte o uçuşan bilgilerden birkaç somut kırıntı: "Türkiye gelmiş geçmiş en yüksek Ekim ayı ihracatını gerçekleştirdi!" Savaş, kurlardaki belirsizlik, finansal dar boğaz ve daha birçok probleme karşın ekonomimiz bu yıl beklenenden daha fazla büyüyecek. IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar çoğu zaman olduğu gibi her çeyrekte açıklanan gerçekleşmiş büyüme oranlarımızı alıp yerlerde sürünen kendi tahminlerini yukarı yönlü revize ediyor. Son yıllarda fazlaca tekrar eden bu durum bir basiretsizlik veya yetkinlik noksanlığından olmuyor aslında; bana sorarsanız Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu para akışını, sundukları karamsar senaryolarla engelleme çabası.

Evet zarar vermeyi iyi biliyorlar ve bunu başarıyorlar! Ama orta uzun vadede yaşanan gelişmelere, aşılan eşiklere, cinin şişeden çıkmasına, örneğin savunma sanayisinde yerli ve millilik oranının yüzde 18'lerden yüzde 80'lere çıkmasına engel olamıyorlar. Pandemide de büyüyen ekonomimiz bu yıl en az yüzde 4 büyüyecek. Türkiye, tarihinde ilk kez 1 trilyon dolarlık büyüklüğü yakalayıp geçecek. Bu kişi başına yılda 12 bin dolara yaklaşan bir gelir demek, satın alma gücü paritesiyle (ppp) bu tutarın yaklaşık 20 bin dolar olduğunu biliyoruz. Peki bu çağda bu tutar ne anlama geliyor? Gelişmiş ülkeler ile kıyaslandığında nereye düşüyor? Halen olmamız gerektiği yerin yarısında, belki de üçte birindeyiz. Ama bu bende bir moral bozukluğu yaratmıyor çünkü son yıllarda ibre ve emareler yukarı yönlü de ondan.

Milli şuur

Bu şuur meselesi sanırım en kritik konu. Sadece milli ve yerli üretimle sınırlı düşünülmemeli. Kimsenin tüketim eğilimine, davranış kalıbına ket vurmak istemiyorum ama örneğin yılbaşına doğru satın aldığımız çam ağaçlarını evlerimizde süslüyoruz da, baharın gelişini kutlamak için ateş yakıp üzerinden atlıyor muyuz? Dünya klasiklerinin tamamına yakını dilimize çevrilmiş durumda ve kendisini okur yazar sayan birçok kişi bunları keyifle okurken acaba kendi yazar, çizer, ozanımıza aynı düzeyde sahip çıkıyor muyuz? Herkes istediğini okusun tabii ama acaba siyonist olmasıyla övünen, Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) fikir adamlarından, İsrail'in Gazze'de nükleer silah kullanmasını öneren Yuval Noah Harari'nin Türkiye'de bir yayınevi tarafından ayın yazarı gösterilmesi acaba nereye oturuyor? Ben size söyleyeyim: Gözbebeğimiz olan Türk Hava Yolları'nın personel üniformalarının tasarım işini bir Türk tasarımcısına değil de İtalyan'a vermesiyle aynı yere oturuyor!

Para harcarken, marka tercih ederken, tatil için bir destinasyon seçerken, tedarik zincirinde bir şirket belirlerken genelde hovardaca kararlar aldığımızı söylemek çok yanlış olmaz sanırım. Ortalama bir Fransız kendi mahalle kahvecisi yaşayabilsin ve gelecekte yeni kuşak o küçük işletmeyi sürdürebilsin düşüncesiyle örneğin Starbucks'a sıklıkla gitmeyi, onu büyütüp yaygınlaştırmayı içine sindiremez. Kaldı ki Fransa'nın dışarıda yeme-içme ve kafe (HoReCa) pazarı Türkiye'den misliyle büyükken bile orada bu hassasiyet varken, özellikle ABD pazarında ayrımcı ve ırkçı uygulamalarıyla dikkatimize gelen Starbucks nedense Türkiye'de açık ara pazar lideri olabiliyor.

Markalara uygulanan boykot

Türkiye İngiltere'den sonra Avrupa'da en fazla Starbucks'a sahip ikinci ülke. Fransa'da sadece 187 şube varken Türkiye'de bu rakam neredeyse 3 katına çıkıyor: Tam 536 şube! Birkaç örnek daha vermek gerekirse zengin Norveç'te 23, kahve kültürü yaygın İtalya'da 11, Finlandiya'da ise sadece 5 mağaza hizmet veriyor. Koskoca bir ülke olan Almanya'da ise sadece 161 Starbucks bulunuyor. İtina gerektiren bu konularda, tercihlerde neden bu kadar rahatız, hovardayız, vurdumduymazız? Gerçekten bilmiyorum. Kaldı ki ister McDonald's olsun, ister Coca Cola veya Burger King olsun, bugün boykot uygulamaya çalıştığımız o şirketler, markalar sadece İsrail Gazze'de katliam yaparken mi insanlık için kötü?

Peki ya diğer zamanlarda, işgal veya katliam olmayan dönemlerde bu markalar iyilik için mi çalışıyorlar? Yoksa kötülüğe devam mı ediyorlar? Söyleyin bana çünkü ben de bilmiyorum. Kaldı ki bu büyük markaların zaten prensip olarak sağlıklı gıdalar, ürünler, mönüler sunmadığını biz zaten yetişkin insanlar, bilinçli anne babalar olarak bilmiyor muyuz? İşler bu noktaya gelmeden, bıçak kemiğe dayanmadan sağlıklı ile sağlıksızı, yerli ile yabancıyı, iyi ile kötüyü ayırmak, ister karar verici ister tüketici kimliğimizle olsun doğru kararlar alıp uygulamak, çevremizi bilgilendirmek sanki ayakları yere basan, güçlü ve 360 derece bir şuur istiyor. Batı'nın öykülerini bize satan Hollywood'u izlerken, sattığı hazır giyimi ve özellikle kot pantolonu giyerken, onun müziğine ve sanatına adeta taparken, onun yaşam kalıplarını taklit ederken aradığımız o bilinçten, şuurdan bahsedilebilir mi?

Kültürel ve finansal işgal

2006 yılında basılan "Küresel Köyün Kavalcıları" isimli kitabımda hem 20'nci hem de 21'inci yüzyılın yeni sömürü düzenini kapsamlı bir şekilde ele almıştım ancak bu konuyu yazan diğer fikir işçileri gibi öyle anlaşılıyor ki benim yazdıklarım da pek ses getirmemiş. Sosyal medya kullanım oranlarında da, sağlıksız kahve ve hızlı yeme-içme (fast food) sektöründe de, Visa ve Master Card gibi kredi kartı altyapılarını ve ödeme sistemlerini kullanma oranlarında da Türkiye başlara güreşiyor. Şimdilerde anlaşılıyor ki Türkiye'nin Troy isminde kendi ödeme sistemi de mevcutmuş. Bugünlerde dikkatimize sunuluyor, bazı tüketiciler Troy'u kullanmaya gayret gösteriyor. Birkaç gündür yaşanan hareketlenmeyle, yoğun geçişlerle Troy'un 19 milyon kullanıcıya ulaştığı yazılıyor. Güzel ama bence yine de çok geç kalınmış bir tavır, geç yapılmış bir tercih. Kaldı ki kaos dinip, sular durulunca bu büyük markalara geri dönebileceğimiz hissiyatı da yine rahatsızlık veriyor.

Batı dünyası paranın virtüözüdür. Ticaretten, paradan, yatırımdan, finansal enstrümanlardan iyi anlar. Onun gücünü hemen her yerde hem kaldıraç hem de kırbaç olarak kullanır. Aynen ABD'nin kendi para birimi dolara gelecek her riskli gelişmeyi savaş sebebi görmesi gibi. Ama aynı Batı, karşısında blok bir kesimin sistemli, kararlı ve örgütlü karşı duruşunu görse, önce bunu kırmaya çalışır, tuzaklar kurar, kaleyi içeriden fethetmeye çalışır, o da olmazsa bölüp yönetmeyi dener. Başaramazsa da bükemediği o eli öper, önüne bakar, daha dengeli bir yaklaşımda bulunarak eşit olmasa da kazan-kazan bir modeli benimser.

Bitirirken...

Demem o ki; Türkiye ekonomik faaliyetlerini artırıyor çünkü hemen her şeyin alt toplamının yaratılan katma değer ve ekonomik güçle ilişkili olduğunu keşfetti. 1 trilyon dolar umut veren bir seviye, bir de 3-4 trilyon dolarlara geldiğimizi düşünsenize. Kamunun, şirketlerin ve tüketiciler olarak bizlerin aldığı her karar, yaptığı her tercih çok önemli. Toplamda birilerine ya güç veriyor ya da ders!

Boykot uygulanabilir bir yöntem, tabii akıllıca yapılırsa ve kesinlikle şiddet içermezse. Aslında boykotu daha derinleştirmenin en iyi yöntemi bunu sadece kriz zamanlarında değil, hemen her tüketim anında hatırlamak ve uygulamaktır. Tabii boykot yapacağız diye daha kalitesiz ve kötü ürünler almak istemeyiz. Çünkü hiçbirimizin sonsuz kaynağı yok. Ancak ahlaklı, yasal, şeffaf, çevreci, adil, barışçıl, milli ve yerli şirketleri ve markaları bulmak, tanımak ve desteklemek uygun olacaktır.

İsrail Gazze'de bebek, çoluk, çocuk, kadın, sivil demeden tam bir katliam yapıyor... Bu mazlum toplumlar için yeni bir şey değil... Hocalı... Srebrenitsa... Gazze... Evet ne yazık ki Gazze'de masum ve sivil insanlar yaşamlarını kaybediyor ama öyle görünüyor ki sonuçta İsrail kaybedecek... Çünkü cin şişeden çıktı, toplumlar uyanıyor...

  • Ufuk Batum
  • açık görüş
  • gazze