Çok krizli dünyada Türkiye: Arabuluculuk, güç ve diplomasi
ABONE OL

Av. Ramazan Turan/ Arabulucu, Hukuk Danışmanı & Doç. Dr. Mürsel Doğrul/ Milli Savunma Üniversitesi

Körfez'de savaş davulları çalıyor, Ukrayna'da barış görüşmeleri durmuş bekliyor, İsrail ise her geçen ay savaşı yeni bir coğrafyaya taşıma riskini büyütüyor. Böyle bir tabloda "kim konuşturabilir, kim masayı kurabilir, kim Washington'u frenleyebilir?" sorusu her zamankinden daha kritik bir hale geldi.

Bu soruya son yıllarda tutarlı bir yanıt veren az sayıda başkentin içinde Ankara var. Türkiye'nin arabuluculuk sicili soyut bir iddia değil. Bosna-Hersek, Sırbistan ve Hırvatistan arasında üçlü mekanizmalar kurdu; Afganistan-Pakistan hattında diyalog zeminleri oluşturdu; Somali-Somaliland temaslarından Sudan-Güney Sudan adımlarına kadar pek çok coğrafyada kolaylaştırıcı rol üstlendi.

Ukrayna-Rusya savaşında hem tahıl koridorunu hayata geçirdi hem esir değişimlerinde somut sonuç aldı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın 2022'de yayımladığı arabuluculuk politika çerçevesi, bu rolün tesadüfi değil, sistemli bir stratejinin ürünü olduğunu ortaya koyuyor. Ankara, "barış istiyoruz" demekle yetinen ülkelerden değil, konuşmayan tarafları konuşturan ülkelerden biri.

Türkiye'nin çatışma yönetimindeki yetkinliği

Bu listenin içindeki belki de en çarpıcı örnek Gazze'dir. Yıllarca birbirini tanımayan tarafları aynı masaya oturtmak, çok az ülkenin yapabileceği bir gelişme oldu. Türkiye bunu başardı. Hamas ile doğrudan temas kurabilen, İsrail ile kanalları işletebilen ve Katar ile eşgüdüm içinde hareket eden Ankara, ateşkes müzakerelerinin kritik bir halkasına dönüştü.

Ocak 2025'te imzalanan ateşkes anlaşmasının ardından Başkan Trump, Türkiye'yi ve Katar'ı bu süreçteki katkıları için kamuoyu önünde teşekkürle andı. Bu küçük bir jest değil, aynı zamanda dünyanın en güçlü ülkesinin (askeri kapasite anlamında), kimin gerçekten sonuç üretebildiğini tescil etmesidir. Hamas'ı ikna eden, İsrail'i masaya oturtan aktörler arasında Türkiye'nin adının geçmesi, Ankara'nın bölgedeki özgün konumunu tüm açıklığıyla gösteriyor. Ama Türkiye'nin bu roldeki değeri ateşkesi sağlamakla bitmiyor. Asıl mesele, bundan sonrası. İsrail'in Gazze'de sürdürdüğü kara operasyonlarını Lübnan'a, Suriye'ye ve nihayetinde İran'a uzatma eğilimi, bölgesel savaşın tırmanma riskini canlı tutuyor. Washington'un bu tırmanmayı frenleyip frenlemeyeceği ise kritik bir belirsizlik olarak masada duruyor. İşte tam burada Türkiye'nin işlevi salt arabuluculuğun ötesine geçiyor.

Ankara, hem NATO müttefiki olarak Amerika ile güvenilir bir hat tutabilen hem de bölgenin tüm aktörleriyle aynı anda konuşabilen nadir ülkelerden biri. Bu ikili erişim, İsrail'in savaşı genişletme adımlarına karşı Washington'u ikna etme sürecinde Türkiye'ye başka hiçbir aktörün dolduramayacağı bir yer açıyor. Türkiye bu hattı doğru kullandığında hem Orta Doğu'daki dengeleri hem de Atlantik ittifakının iç tutarlılığını etkileyen bir güce dönüşebilir. İran'ın ABD ve İsrail tarafından vurulmasıyla başlayan savaşta da Türkiye'nin tutumu önemli. Ankara bu dosyayı salt bir nükleer yayılma sorunu olarak değil, bölgesel savaş riskini büyüten stratejik bir kırılma noktası olarak okudu. ABD, İsrail'in asılsız iddialarının peşinden gitmeye devam eder ve İran merkezli bölgesel gerilim alevlenirse, etkilenen sadece Tahran ile Washington değil, Doğu Akdeniz, enerji güvenliği, Körfez dengesi ve küresel ticaret hatlarının tamamı sarsılır. Nitekim son saldırılar çoktan enerji güvenliğinin fay hatlarının küresel anlamda tetikledi. Türkiye bu nedenle ABD ve İsrail, İran'a saldırmadan önce bile diplomatik çözüm için kapının açık kalmasını savundu ve resmî açıklamalarında kolaylaştırıcı rol üstlenmeye hazır olduğunu net biçimde ifade etti. İstanbul'un daha önce İran nükleer müzakerelerinde olduğu gibi yeniden temas zeminine dönmesi tesadüf değil, bu şehrin ve bu ülkenin stratejik konumunun dayattığı bir zorunluluk.

Caydırıcılık olmadan diplomasi havada kalır

Peki bu arabuluculuk kapasitesi nereden geliyor? Yalnızca iyi niyetten değil, çünkü taraflar sizi dinlemiyorsa arabuluculuk yapamazsınız. Caydırıcılık olmadan diplomasi havada kalır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) 2025 Silah Transferleri Raporu, Türkiye'nin 2020-2024 döneminde silah ihracatını bir önceki beş yıla kıyasla dramatik biçimde artırdığını ve küresel ihracatçılar sıralamasında ciddi ölçüde yükseldiğini belgeliyor. Savunma ve havacılık ihracatı 2024'te 7,2 milyar dolara ulaştı. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (IISS) 2024 Askeri Denge raporu da Türkiye savunma sanayiinin geçen on yıl içinde "müşteri konumundan rakip konumuna" geçişini vurguluyor. İHA ve SİHA teknolojilerinden deniz platformlarına, füze sistemlerinden elektronik harp kabiliyetlerine uzanan bu birikim, Türkiye'ye yalnızca askeri değil, siyasi alan da açıyor. Güvenlik sağlayabilen ülkeler dinlenir; güvenlik ihraç edebilen ülkeler daha çok ciddiye alınır. Ankara'nın masaya güçlü oturabilmesi bu dönüşümle doğrudan bağlantılı.

Türkiye'nin etkisini Orta Doğu'ya sıkıştırmak eksik bir okuma olur. Dışişleri Bakanlığı'nın 2019'da başlattığı "Yeniden Asya" girişimi, Ankara'nın ufkunu çok daha geniş çizdiğini erkenden gösterdi. Bu yaklaşım Asya'yı yalnızca ticaret pazarı olarak değil, diplomatik, teknolojik ve stratejik ortaklık alanı olarak tanımladı. CSIS'ın Mart 2025'te yayımladığı analiz, Türkiye'nin çok kutuplu düzende farklı bloklarla eşzamanlı ilişki kurabilme becerisini stratejik özerkliğin en belirgin örneklerinden biri olarak nitelendiriyor. Bu beceri, çatışma çözümünde hayati önem taşır. Taraflardan yalnızca birine yaslanmış bir arabulucu değil, her iki dünyaya da erişimi olan bir aktör. Bu, Türkiye'yi bölgede rakipsiz kılan özellik.

Asya'dan Körfez'e uzanan diplomatik ağ

Pakistan, Endonezya ve Malezya ile derinleşen ilişkiler bu stratejik resmin ayrılmaz parçası. Pakistan ile Mart 2025'te yapılan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısında iki ülke, güvenlikten ticarete, teknolojiden bölgesel barış gündemine kadar geniş bir çerçevede ortak çalışma iradesini kurumsal düzeyde kayıt altına aldı. Ortak açıklamada bölgesel barış ve istikrar için birlikte hareket etme vurgusu özellikle dikkat çekici. Türkiye-Pakistan hattı yalnızca kardeşlik söylemine değil, ortak stratejik akla dayanıyor.

Endonezya ile ilk kez düzenlenen aynı formattaki toplantı ise savunma dahil çok sayıda alanda imzalanan anlaşmalarla taçlandı. İki ülkenin ortak açıklamasında bu ortaklık "yeni dünyada güçlendirilmiş ortaklık" olarak tanımlandı. Malezya ile Şubat 2025'te yapılan zirvenin ardından yayımlanan bildiri de siyasi, ekonomik ve teknolojik alanlarda ilişkilerin yeni bir düzeye taşındığını ilan etti. Malezya, ASEAN içindeki ağırlığı ve İslam dünyasındaki entelektüel etkisiyle Türkiye için ayrı bir önem taşıyor. Pakistan, Endonezya ve Malezya ile kurulan bu üçlü derinlik, Türkiye'nin Güney Asya'dan Güneydoğu Asya'ya uzanan geniş coğrafyada güvenilir ve meşru bir ortak olduğunu somut biçimde ortaya koyuyor. Arabuluculukta yalnız kalmayan, arkasında temas kurabildiği geniş bir siyasi çevre bulunan aktörler çok daha etkili olur. Krizlerin çözümünde meşruiyet tek tek devletlerden değil, bu tür ağlardan devşirilir.

Türkiye'nin biricik konumunu anlamak için şunu düşünmek yeterli: Ankara aynı anda NATO üyesi, Avrupa güvenlik mimarisinin bütünleyici parçası, Karadeniz'in merkez ülkesi, Orta Doğu'nun köklü oyuncusu ve Şanghay İşbirliği Örgütü ile kurumsal diyalog içinde olan bir devlet. ŞİÖ ile bu ilişki 2012 kararı ve 2013 mutabakatıyla tesis edilen diyalog ortaklığına dayanıyor. NATO'nun son dönem belgeleri ise Türkiye'nin ittifakın caydırıcılık ve savunma mimarisindeki merkezi yerini teyit ediyor. Kısacası Türkiye, doğudan batıya uzanan fay hatları üzerinde sıkışmış bir "ara ülke" değil, iki sistemi aynı masada buluşturabilecek bir "merkez ülke." Bu köprünün rolüne bir savrulma ne de belirsizlik, çok katmanlı diplomasinin jeopolitik karşılığı.

Bu tablo, özellikle İsrail'in çatışma genişletme eğilimi bağlamında ele alındığında daha da anlamlı. Washington'u bölgesel tırmanmaya karşı ikna etmek için Batı kulübü içinden konuşabilen ama aynı zamanda Müslüman dünyasında geniş meşruiyeti olan bir sese ihtiyaç var. Bu sesin kime ait olduğu sorusunun cevabı giderek daha net. Türkiye, hem Amerikalı müttefiklerini hem Körfez ülkelerini hem Hamas'ı hem de İran'ı aynı anda muhatap alabilen tek NATO üyesi. Bu eşsiz erişim, savaşın yayılmasını önleme konusunda Ankara'yı vazgeçilmez kılıyor.

Arabuluculuk iyi niyetle değil, güvenle inşa edilir. Güven de tutarlılıkla kazanılır. Türkiye son yıllarda kapasitesini belirgin biçimde artırdı. Şimdi bunu daha sistematik bir diplomatik mimariye dönüştürme zamanı. İstanbul, Ankara ve Antalya sessiz müzakereler ve gayriresmi temas kanalları için çok daha yoğun kullanılabilir. Türkiye, İran ile Batı arasında nükleer diplomasinin yeniden canlanmasına zemin hazırlayabilir; İsrail'in genişleme adımlarına karşı Washington nezdinde etkili bir ses olabilir; Hamas'tan Körfez'e, Moskova'dan Tahran'a uzanan geniş ilişki ağını barış gündemine seferber edebilir.

Bugünün çok krizli dünyasında tecrübeli arabulucu ve hakemlere daha çok ihtiyaç duyuluyor. Türkiye'nin bu rolü üstlenebileceğinin kanıtı, Trump ve Putin'in teşekkür konuşmalarında, SIPRI tablolarında, İstanbul'daki müzakere salonlarında ve Pakistan'dan Endonezya'ya uzanan zirve masalarında zaten mevcut. Diplomatik birikim, askeri caydırıcılık, savunma Sanayii'ndeki dönüşüm ve geniş coğrafyadaki ilişki ağı bir araya geldiğinde Ankara'nın önünde gerçekten eşsiz bir imkân penceresi açılıyor. Türkiye, savaşın tam ortasında bile barış masasını kurabilecek siyasi akla sahip. Bu sadece bir yetenek değil, içinde bulunduğumuz çağın bu coğrafyada tekrar tekrar en çok ihtiyaç duyduğu işlev.

İran'a açılan savaş, dünyayı henüz kesin çizgilerle ikiye ayırmamışken

Savaş değil, barış!

Çatışma değil, diyalog!

  • Mürsel Doğrul
  • açık görüş
  • savaş