Gazze'deki çatışmalar Orta Doğu sathına yayılır mı?
ABONE OL

İsrail'in orantısız güç üzerinden yürüttüğü harekât çerçevesinde Gazze'deki çatışmalar 46. gününe girerken, gelişmelerin, bölgenin tümünü içine alacak bir savaşa dönüşme ihtimali uluslararası kamuoyu açısından en önemli gündem maddelerinden biri olmaya devam etmektedir. Zira Gazze'deki çatışmanın, esasen Gazze'nin ötesinde, bölgesel ve küresel aktörlerin Orta Doğu'ya dair ulusal güvenlik ve çıkar algılarını içeren çok boyutlu denklemin ve projeksiyonların sonucu olduğunu ifade etmek mümkündür. Gazze'de yaşanan olayların insani yönünün vahametinin yanı sıra, bu tür bir şiddet döngüsünün bölge geneline yayılması, kronik istikrarsızlık sorunlarından muzdarip Orta Doğu ve çevresindeki birçok aktörü ve bölgeyle yakın çıkar ilişkileri bağlamında küresel aktörleri içine alması muhtemel büyük bir çatışma potansiyeline işaret etmektedir. Dolayısıyla gelişmelerin İsrail-Filistin sorununun ötesinde nedenleri bulunması itibarıyla, sonuçlarının da Gazze sınırlarına sıkıştırılamayacağının altını çizmek gerekmektedir. Keza savaşın bölgeye yayılmasının anahtarı, İsrail-Lübnan sınır hattında sürmekte olan düşük/orta yoğunluklu çatışmanın büyümesi ve topyekûn bir savaşa evirilme ihtimaline binaen merkezi rol oynayacak olan Lübnan Hizbullahı'dır. Hali hazırda İran ve Hizbullah tarafından çatışmanın büyümemesi yönünde bir çabanın izlenmesine karşılık, Gazze'deki çatışmaların sona ermesi sonrası sürecin, bölgesel çatışmanın tetiklenmesi potansiyeli açısından daha kritik olduğu değerlendirilmektedir.

İsrail-İran mücadelesinin vekalet savaşı boyutu

Ani ve öngörülmesi güç değişimlere sahne olan Orta Doğu'daki güvenlik dinamiklerine bakıldığında, uzantıları bölgesel tansiyonu besleyen en sıcak mücadelenin, ABD başta olmak üzere Batılı müttefiklerinin desteğiyle İsrail ve İran arasında devam ettiğini ifade etmek mümkündür. Dolayısıyla, son yıllarda bölgesel güvenlik ilişkilerinin en önemli belirleyicilerinden birisi, söz konusu iki ülkenin çıkar odaklı ittifak ilişkileri kapsamında devam eden gerilimler olagelmiştir. Bu gerilimlerin bölgedeki en önemli ağırlık merkezlerinden birisi ise "görünürde" İran'ın vekalet savaşı odağında süren çatışmalardır. İran, nicelik ve nitelikli askeri üstünlüğün yanı sıra teknoloji gibi birçok güç parametresi açısından arasında büyük bir asimetri bulunan hasımlarını dengelemek adına mücadeleyi bölgeye yaymaya, bu doğrultuda Basra Körfezi'nden Akdeniz'e kadar nüfuzunu artırmaya ve stratejik derinliğini genişletmeye çalışmaktadır. Söz konusu mücadelenin ise tartışmasız en önemli aktörü Lübnan Hizbullahı'dır ki bu örgütün bekasının, İran'ın Suriye iç savaşına dahli ve halen yürüttüğü stratejinin şekillenmesinde büyük payı olduğunu ifade etmek yerinde olacaktır. Söz konusu vekalet savaşının bir başka önemli ayağı ise İran'ın Gazzeli gruplarla kurduğu ilişkiler üzerinden yürütülmektedir. Bu kapsamda belirginleşen senaryo ise taraflar arasındaki gerginliğin aktif bir şekilde askeri boyut kazanması durumunda İsrail'in çok cepheli bir savaşa çekilmesidir ki İsrail ordusunda 2006 Savaşı sonrasında asimetrik tehditlerin dengelenmesi adına yapılan reformlar ve son iki genelkurmay başkanının toplumsal algıyı bu doğrultuda yönetme çabası, söz konusu tehditlerin mahiyeti doğrultusunda tutarlı görünmektedir.

7 Ekim saldırısı sonrası Nasrallah'ın pozisyonunu anlamlandırılmak

İran'ın bölgesel vekalet savaşı, her ne kadar saldırgan bir doğaya sahip gibi görünse de temelde savunmacı bir karakter taşımaktadır ve hasımları üzerinde caydırıcılık tesis etmek üzere kurgulanan çok katmanlı bir stratejidir. Bu çerçevede, İran'ın ulusal güvenliği adına tesis ettiği bölgedeki uzanımına ait öğelerin ve elindeki araçların kullanılması, hassas bir metodoloji çerçevesinde yürütülmektedir. Hizbullah'ın, Lübnan'ın güneyindeki varlığı ve kapasitesi, bu strateji doğrultusunda İsrail üzerinde kuzeyden kurulan baskının devamlılığına duyulan ihtiyaç itibarıyla son derece kritiktir. Diğer bir deyişle, söz konusu ağırlığı üzerinden Lübnan Hizbullah'ı, Tahran'ın, ulusal güvenliğini konsolide etmek adına sınırlarından bin km uzaklıkta tesis ettiği bir sigorta işlevi görmektedir. Dolayısıyla Hizbullah, 7 Ekim sonrasında başlayan çatışmaların bölgeye yayılmasında bir anahtar olma potansiyeli taşımaktaysa da bu anahtarın İran'ın elinde olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Sonuç olarak bu kapının açılıp açılmaması kararını Tahran verecektir.

Bunlar ışığında Lübnan Hizbullahı Lideri Hasan Nasrallah'ın, açıklamalarında örgütü 7 Ekim saldırısından soyutlaması, bunun "tamamen bir Filistinli planı" olduğunu ifade etmesi ve İsrail'in, örgüte yönelik "önleyici saldırılardan" kaçınması uyarısında bulunurken, diğer yandan "hali hazırda İsrail'le çatışmakta" olduklarını söyleşmesinin ise iki şekilde anlamlandırılması mümkündür. İlk olarak, 7 Ekim saldırısı sonrasında İsrail tarafından mevcut harekatın amacı olarak belirtilen "Gazzeli grupların tamamen yok edilmesi hedefi", bunun başarılması durumunda İran'ın stratejisinin güneydeki ayağının yok edilmesi anlamına gelecektir. Bu durum, kuvvetle muhtemelen İsrail'in, Hizbullah ve Suriye'deki İran destekli gruplar üzerindeki baskısını artıracaktır. Ancak örgütün kuzeyden yeni bir cephe açmasının, Gazzeli gruplara yönelik harekâtı akamete uğratması hususu tartışmalı görünmekle birlikte, hali hazırda ABD ve İngiltere gibi ülkelerin uçak gemileri ile bölgede Hizbullah ve İran'a yönelik verdiği caydırıcı mesaj da açıktır. Bu noktada İran açısından olası bir diğer menfi sonuç Tahran'ın bölge sathına yayılan diğer vekillerinin Gazzeli grupların akıbeti üzerinden alacağı mesaj olacaktır. Zira, İran'ın doğrudan vekilleri olduğu gibi, bölgede "Direniş Eksenine katkı verme kapasitesine sahip" birçok grupla ortaklıkları söz konusudur. Gazzeli grupların yalnız bırakılmaları durumunda, bunlar üzerinde, "İran ve Hizbullah'ın olası bir çatışmada kendi güvenliğini öncelediği ve kendilerinin de yalnız bırakılacağı" algısının oturması, mezkur vekalet savaşının etkinliğini olumsuz etkileyecektir. Nasrallah'ın, hali hazırda İsrail'e karşı savaştıkları ifadesi ve Tel Aviv'e yönelik tehditlerinin bu görüntüyü dengelemek üzere bir çaba şeklinde okunması mümkündür. Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani'nin Gazzeli gruplara açıkladığı desteğe dair mektubun da benzer bir çabaya işaret ettiği düşünülmektedir. Dolayısıyla İran'ın, İsrail'e yönelik Hizbullah üzerinden yeni bir cephe açma olasılığı, son derece pratik ve gerçekçi gerekçelere dayanmaktadır. Bu olasılık, Tahran'ın, Gazzeli gruplara kendi bölgesel vekalet savaşı stratejisi çerçevesinde biçtiği rol ve atfettiği önemle orantılı olacaktır.

Mevcut durumda, 7 Ekim saldırısı sonrasında ortaya çıkan manzarada Tahran'ın, savaşın bölgeye yayılmasına taraf olmayacağı düşünülmektedir. Keza yeni bir cephe açılması, daha önce de vurgulanan "Hizbullah'ın bekası"nın riske atılması anlamına gelecektir. Ancak, Nasrallah'tan başlayarak hali hazırda "Direniş Ekseni"nde izlenen tereddüdün, mevcut durumda İsrail'in, Hizbullah'ı hedef alan saldırılarında manevra alanını genişlettiği değerlendirilmektedir. Bölge çapında ABD unsurlarına yönelik saldırılar ise bu eksikliğin giderilmesi ve psikolojik düzeyde hasımların yıpratılmasına yönelik bir çabadır.

Çatışma sonrası süreç

Güneydeki çatışmanın sona ermesinin İsrail'in güvenliği ve caydırıcılığının tekrar tesisi için nihai olmayacağı düşünülmektedir. Gelinen noktada, 7 Ekim saldırısıyla beraber Tel Aviv'in Hizbullah'a ve Suriye'deki İran destekli gruplara yönelik stratejisinin çöktüğü ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla kuzey cephesinde İsrail'in hem Hizbullah'a hem de Suriye'deki İran destekli gruplara yönelik angajmanı değişecektir. Bunun, taraflar arasındaki mücadele bağlamındaki her boyutta devam edeceği değerlendirilmektedir. Diğer taraftan söz konusu hamlelerin, İsrail'in, siyasi, askeri ve istihbari aygıtlarında büyük bir reform ve hesap sorma sürecinin sonrasına kadar ertelenmesi kuvvetli bir olasılık olarak görülmektedir. Bütün bunlar ışığında, savaşın bölgeye yayılması riskinin, Gazze'deki çatışmalar sonrasında da potansiyelini devam ettireceği değerlendirilmektedir.

  • Gökhan Batu
  • açık görüş
  • gazze