Hiç kimsenin hayatında asla değişmeyen bir geçmiş yoktur
ABONE OL

Fatma Barbarosoğlu'nun son romanı 'Müjgan: İmkansıza Komşu' raflarda yerini aldı. Barbarosoğlu'nun 2004 yılında yayımlanan ilk romanı Hiçbiryer'de "gizli özne" olarak varlığını tüm ağırlığıyla hissettiren, Şahin'in "yaralı yüzü" Müjgan yıllar sonra kendi hikayesini tamamlamak üzere müstakil bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Hiçbiryer okuyucusu için bir müjde olan Müjgan aynı zamanda tekniği, yeni karakterleri, bugünün derdini ihtiva etmesi hasebiyle ilk romandan bağımsız kendi okuyucusunu da inşa edebilecek kıymette bir roman. Fatma Barbarosoğlu ile son romanı Müjgan'ın izleğinde, roman karakteri, aile içi deyimler, olumluluk toplumu, "gerçek hayat hikayesi" mottosuyla piyasayı domine eden romanlar/diziler ve köy üzerine hasbihal ettik.

-Sadık okuyucularınız son romanınızı görür görmez Müjgan'ı hatırlayacaklardır. Hiçbiryer'in gizli öznesi, Şahin'in yaralı yüzü, onu dermansız dertlere duçar eden Müjgan'ı. Hiçbiryer romanınızda Müjgan'ın hikayesini tam okuyamasak da romandaki duygusu en yoğun karakterlerden biriydi benim için. Şahin'e yazdığı veda mektubunda onun kelimelerine yansıyan ruhunu görmüştük, belki de bu yüzden öyleydi... Yıllar sonra, şimdi, hikayesini tamamlamaya, kendi hikayesinde özne olmaya geldi Müjgan. Müjgan'ı Hiçbiryer'den çıkarıp bağımsız bir roman haline getirmeye nasıl karar verdiniz? Bir romandaki her karakter kendi romanını da beraberinde getirir mi?

Hiç öyle bir niyetim ve kararım yoktu esasında. Ama okuyucunun merakı kahramanın kendini yazdırma sürecini inşa ediyor galiba. Benim romanlarımda, romanda yaşayan ama romanda kahraman olarak ortaya çıkmayan karakterler çok merak ediliyor. Hiçbiryer'de Müjgan, Fatma Aliye Uzak Ülke'de Fatma Aliye Hanım'ın tanassur eden, Katolik rahibe olarak ömrünü tamamlamış olan kızı İsmet Hanım, Son On Beş Dakika'da Dr. Sami'nin merhum eşi. En son Hakikat İncinmesin'de Müberra'nın oğlunu ve kayınpederini merak etti okuyucu. Merak deyip geçmeyelim. Durup durup sorulunca ister istemez ben de üzerinde düşünüyorum farkında olarak ya da olmayarak.

-Hiçbiryer'de hikayesi yarım kalan Müjgan'ın hikayesi bu romanda benim için bir cevaba kavuştu. Pek çok okuyucunuz için de öyle olacağını zannediyorum. Bazı hikayeler tamamlanır bazıları yarım kalır, bazılarını okuyucu kendisi tamamlar. Peki ya Psikiyatrist Zehra Çölen'in hikayesi? Zehra Çölen'in yani Maviş'in hikayesini başka bir romanda okuyabilecek miyiz? Zira okuyucu hep dahasını ister, merak eder.

Bilmiyorum. Hiçbiryer yayınlanır yayınlanmaz bana Müjgan'ı yazacak mısınız diye sorulsaydı muhtemelen böyle bir niyetim yok diye cevaplardım. Belki Zehra Çölen bir hikâye kahramanı olarak düşer kalemime. Okuyucuların isteği bazen kahramanı yazara yoldaş ediyor. Konya'dan bir okuyucum Hiçbiryer'deki bütün kahramanların böyle Müjgan gibi müstakil anlatımları olsa ne güzel olur diye yazdı. O da Hiçbiryer'in Şaban'ını merak ediyormuş. Birden aklıma düştü sahiden dedim Şaban acaba ne yapıyor? Hangi kelimelerle konuşuyor? Yıllarca susmuş bir adam o gün Şahin'in babasının kabri başında Yasin-i Şerif okuyarak esasında sağır olmadığını ortaya koyup köyü terk ettikten sonra ne yaptı? Hayatı boyunca çobanlık yapmış bir adam sonra hayata nasıl karıştı? Yazarın başına konan talih kuşu, kahramanların izini süren iyi okuyuculara sahip olmak diye düşünüyorum. Şunun da farkındayım, yazar hangi meşrebin okuyucu ise onun nasibine düşen okuyucular da o meşrepten oluyor. Mesela ben gençlik yıllarımda Ya Tahammül Ya Sefer'in, Dava Delisi Kerim'ini çok düşünürdüm. Şimdi ne yapıyor, hayatın bu hızlı temposunda hangi ağacın gölgesine sığındı/saklandı diye... Benim okuyucum aynı soruyu bana sorunca hiç yadırgamıyorum, aynı nehirde salınan kâğıttan sandallarız diye düşünüyorum.

-Kitabınızın alt başlığı "İmkânsıza Komşu." Müjgan'ın bir aile deyiminden hareketle kendisini böyle tanımladığını kitabınızda okuyoruz. Aile içi deyimler günümüz okuyucusu için biraz uzak galiba... Belki ilk defa bu kitapta karşılaşmış olacaklar aile içi deyim tabiriyle...

Her ailenin her köyün kendine mahsus bir deyimi, atasözü olurdu eskiden. Sadece bize mahsus değil bütün toplumlarda köylerin kendine mahsus duygu aktarımı olduğunu biliyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam Wittgenstein'da geçiyordu. Bir köy kilisesinde papaz vaaz ederken, bir nükte söyler ve herkes kahkahalarla güler. Yaşlı bir kadın hariç. Papaz yaşlı kadına neden gülmediğini sorar. Kadın karşı köyden olduğunu söyler. Aile içi deyimler genellikle bir olayın ardından kadınlar tarafından deyim haline getirilir. Böylece o olay hafızada muhafaza altına alınır. Birkaç gün önce psikiyatrist Prof.Dr. Erol Göka "aynen" ifadesini kadınların daha çok kullandığını gözlemlediğini aktaran bir tweet paylaştı. Birkaç yıl önce yazmıştım "aynen, aynen, aynen" diyerek katılımını aynen kelimesinin tekrarı üzerinden ifade eden kadınları. Dolayısıyla aile içi deyimler, köylere mahsus atasözleri her şeyin standartlaştığı bir dünyada yerini koruyamıyor maalesef.

-İmkânsıza Komşu olmak üzerine düşünürken buldum kendimi. Byung Chul-Han'ın Şeffaflık Toplumu kitabında da ifade ettiği gibi "Olumluluk toplumunda" yaşıyoruz. Enerjilerin, olumlamaların yaşadığımız çağın mottoları haline geldiği, hemen her şeyin mümkün olduğu bu zamanda kitabınızın kapağında negatif bir ifadenin geçmesi riskli bir şey aynı zamanda...

Sosyal medya insanına bakarsanız imkânsız diye bir şey yok. "Sen iste olur. Ben istedim oldu"cular cemiyetinin her meşrepten, her yaştan seküler şeyhleri takipçilerine sesleniyor. Bir ara hatırlar mısınız iki çocuk annesi bir kadın vardı. Ekran ekran geziyordu nasıl bir hayat istediğinize karar verin o zaten olur diyordu. İki çocuk istedim bir erkek bir kız diyerek kendi başarı ve tasarım odaklı hayatını anlatıyordu. Sonra ne oldu? Eşi, çocuklarının çocukluğunu harcadığı gerekçesi ile yayın yasağı getirdi YouTube videolarına.

-Dizilerde de böyle bir anlayış var...

Evet. Mesela bir dizide kullanılan sonra diğer dizilerde de durmadan tekrarlanan bir cümle dikkatimi çekiyor: "Zoru hemen yaparım imkânsız biraz vakit alır." Bir zamanlar "kamyon edebiyatı" olarak küçümsenen, mizahı yapılan cümleler, sosyal medya çağında "hayat felsefesi" olarak derin bir şeymiş gibi sunuluyor.

Sorunuza geri dönecek olursam... Kitle için başlık davetkar olmayabilir ama benim öyle bir okuyucum yok zaten. İlk kitaplarımdan biri için verdiğim söyleşinin başlığı "okuyucularıma eğlence vaat etmiyorum"du. Dolayısıyla ilk kitabımdan bu yana katlanma, kabullenme, kabullenerek sorunları aşma üzerine kendisiyle diyaloğa çağırıyorum okuyucuyu. "Defterime istediklerimi yazıyorum bir de bakıyorum onlar birkaç vakte kadar olmuş" diyenlere inanan, onların takipçisi olan insanlar benim okuyucum olamaz zaten.

-Romanınızın ana karakterlerinden biri de Psikiyatrist Zehra Çölen. Müjgan'ın hikayesini bir proje olarak gören, onu kendisi için kullanışlı hale getirmeye çalışan bir psikiyatrist. Birkaç yıldır, bir psikiyatristin edebiyat "piyasasını" ve yerli dizileri "gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanmıştır" ibaresiyle nasıl domine ettiğini ve bunda ne kadar başarılı olduğunu takip ediyoruz. Müjgan'ın alt metninde buna dair pek çok eleştiri okumak da mümkün. Bir hayat hikayesini başkası için kullanışlı hale getiren şey nedir sizce? Kurgu olduğunda çok da rağbet görmeyen bir hikâyeyi "gerçekten yaşanmış" olarak pazarlayınca neden bu kadar rağbet görüyor?

Hatırlarsınız eski Hollywood filmlerinde "buradaki kişilerin gerçek hayattaki insanlarla benzerliği tamamen tesadüfidir" tarzında açıklamalar olurdu filmin başında. Seyirci olarak gardımızı alır bu filmde anlatılan kişinin kime tekabül ettiğinin izini sürmeye çalışırdık. Çünkü bu ibare "o kişi" nin "Bu benim hayatımdır kullanılmasına iznim yoktur diyerek" dava açmasını engellemek üzere yerleştiriliyordu.

Sosyal medya çağı ile birlikte 2010'lardan itibaren bütün dünyada "gerçek hikâye" etiketi modalaştı. Sözüm ona kendi "gerçek hayatını" başkalarına sunarak "hayran ekonomisi" oluşturmaya çalışanlardan bahsediyorum. "Sıradan insan" kendisine en yakın kişinin "ışıltısına" talip. Eğitimli olmayan, herhangi bir yeteneği olmayan ama milyonlarca kişinin takibi sonucu kurulan sahne ışığından bahsediyorum. Milyonlarca kişinin takip ettiği kişiler üzerinden tezgahlanan "hayran ekonomisi" ile rezil olunmayan, rezaletin bile üne katkısının hesaplandığı bir süreç başladı. Mesela ceza almış, suçlu bulunmuş kişiler hikayelerini bazı platformlara satarak para kazanıyor ve bütün dünyada bu giderek yaygınlaşıyor. Inventing Anna dizisini hatırlayın.

-Kitapta farklı karakterler üzerinden farklı bir geçmiş inşa ettiğiniz halde, hiçbir karakter geçmişi didiklemiyor/deşmiyor. Olanın kabul edilişi üzerinden korunan bir mahremiyet söz konusu adeta... Bunu inşa etmenizin sebebi nedir?

Hiç kimsenin hayatında kronolojik olarak kaydı tutulan asla değişmeyen bir geçmiş yoktur... Mutlu ile mutsuzun, hasta ile sağlıklı olanın dünü birbirine denk değildir. Dünde kalanların güne dahil olmasının bilinen bir formülü yoktur. "Kurumsal dün" diyeceğimiz tarihi metinler bile bundan azade değil. Çünkü hatırlanan hikâye dünden bugüne gelmiyor çoğu zaman bugünden geriye doğru inşa ediliyor. Bugün neye ihtiyacımız var ise, neyin meşruiyetini kanıtlamak istiyorsak... Dolayısıyla geçmişi deşmek yerine "Dün dünde kalsın cancağızım bugün yeni şeyler söylemek gerek" diyen Hz. Mevlana'nın düsturuna sadık kalmaya niyet ettim bu romanda.

  • Fatma Barbarosoğlu
  • açık görüş
  • Beyza Karakaya