Prof. Dr. Pelin Karatay Gögül/ Dicle Üniversitesi , İİBF Dekanı
Küresel ekonomi tarihinde bazı krizler yalnızca yıkım üretmez; aynı zamanda uzun süredir kilitlenmiş uluslararası denklemleri yeniden kuran kırılma anlarına dönüşür. Bugün Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gerilim tam olarak böyle bir momentumu temsil ediyor. Görünürde mesele; İran'ın nükleer programı, ABD yaptırımları ve enerji güvenliğidir. Ancak derin yapıda yaşanan dönüşüm, küresel güç mimarisinin yeniden tanımlanmasıdır. Çünkü artık tartışma yalnızca uranyum zenginleştirme kapasitesiyle ilgili değildir; aynı zamanda yaptırımların ekonomik bir hegemonya aracı olarak sürdürülebilirliği ve enerji jeopolitiğinin küresel enflasyon dinamikleri üzerindeki etkisiyle ilgilidir.
"Yüksek teknolojili askeri üstünlüğün kısa sürede siyasi sonuç üreteceği" varsayımı bugün söz konusu tabloda çökmektedir. ABD ve İsrail'in İran'a karşı sergilediği hava üstünlüğü, taktik düzeyde etkili olsa da stratejik düzeyde belirleyici bir sonuç doğuramadı. Tam tersine, İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki asimetrik kapasitesini koruması, küresel enerji piyasalarının ne kadar kırılgan olduğunu yeniden ortaya koydu. Bu durum, modern savaşların artık yalnızca askeri cephede değil; enerji arz zincirleri, lojistik koridorlar ve finansal beklentiler üzerinden de yürüdüğünü gösteriyor.
Jeopolitik risk primi
Özellikle Trump yönetiminin "Özgürlük Projesi" adıyla ticari gemiler için güvenli koridor oluşturma girişiminin yalnızca 50 saat içinde fiilen çökmesi, ABD'nin deniz gücünün bile enerji jeopolitiğinde tek başına yeterli olmadığını ortaya koydu. Suudi Arabistan'ın projeye mesafeli yaklaşması ve bölgesel aktörlerin yeni bir tam ölçekli savaştan çekinmesi, Körfez'de ABD merkezli güvenlik mimarisinin eski kapasitesini kaybetmeye başladığını gösteriyor. Daha önemlisi, büyük denizcilik şirketlerinin bile projeye güvenmemesi, piyasalarda "jeopolitik risk primi"nin kalıcı hale geldiğini işaret ediyor. İktisat teorisinde beklentiler kanalı çoğu zaman reel şokların kendisi kadar belirleyicidir. Bugün petrol fiyatlarını yükselten yalnızca fiili arz kaybı değil; gelecekte arzın kesileceğine dair oluşan kolektif beklentidir.
Modern iktisatta enerji fiyatları yalnızca bir emtia değişkeni değildir; üretim maliyetleri, beklentiler, finansal risk primi ve enflasyon kanalları üzerinden tüm makroekonomik sistemi etkileyen stratejik bir değişkendir. Bu nedenle Hürmüz'deki her gerilim, sadece petrol piyasalarını değil; küresel enflasyonun yönünü, merkez bankalarının faiz patikasını ve büyüme beklentilerini de belirlemektedir.
Bugün dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu dar su yolundan geçmektedir. İran'ın boğazı kapatma tehdidi ile ABD'nin askeri baskısının birleşmesi, enerji arz güvenliğini yeniden küresel ekonominin merkezine taşımıştır. Özellikle petrol fiyatlarında yaşanan her sıçrama, maliyet enflasyonu mekanizması üzerinden küresel ekonomiye hızla yayılmaktadır. İktisat literatüründe "cost-push inflation" olarak tanımlanan bu süreçte enerji maliyetleri; ulaştırma, sanayi üretimi, tarım ve lojistik fiyatlarını zincirleme biçimde artırır. Böylece enerji şoku yalnızca akaryakıt fiyatlarını değil, tüketici fiyat endeksinin tamamını yukarı iter.
1970'lerin petrol krizlerinden beri bilinen temel gerçek şudur: Enerji arz şokları, stagflasyon üretme kapasitesine sahiptir. Yani aynı anda hem yüksek enflasyon hem düşük büyüme yaratabilir. Bugünkü küresel ekonomi için risk tam da budur. Zaten pandemi sonrası kırılganlaşmış tedarik zincirleri, yüksek borçluluk ve jeopolitik parçalanma ortamında yeni bir enerji şoku; dünya ekonomisini yeniden düşük büyüme-yüksek enflasyon sarmalına sürükleyebilir.
Hürmüz krizi artık klasik bir bölgesel güvenlik sorununun ötesine geçmiş durumda. Küresel enflasyonun yeni dalgasını tetikleyebilecek sistemik bir risk alanına dönüşüyor. Özellikle Asya ekonomileri açısından enerji maliyetlerindeki artış, üretici fiyatları üzerinden yeniden dünya ticaretine yayılıyor. Çin, Hindistan, Güney Kore ve Japonya gibi enerji ithalatçısı ekonomiler için Körfez'deki her gerilim; büyüme oranlarının düşmesi, cari açık baskısının artması ve enflasyonun yeniden hızlanması anlamına geliyor. Bu da küresel merkez bankalarının son iki yıldır vermeye çalıştığı dezenflasyon mücadelesini zora sokuyor.
Bu nedenle Hürmüz'de yaşanan kriz, yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda parasal bir krizdir.
İran'ın direnci artıyor
Özellikle Federal Reserve System ve European Central Bankaçısından enerji fiyatlarındaki yükseliş ciddi bir politika açmazı yaratmaktadır. Çünkü merkez bankaları talep kaynaklı enflasyonu faiz artırımlarıyla kontrol edebilir; ancak enerji arz şokları karşısında para politikası oldukça sınırlı etkiye sahiptir. Faiz artırımları petrol arzını yükseltmez. Buna rağmen yükselen enerji fiyatlarının enflasyon beklentilerini bozması, merkez bankalarını daha uzun süre sıkı para politikası uygulamaya zorlayabilir. Bu ise küresel büyüme üzerinde ilave baskı yaratır.
Tam da bu noktada İran yaptırımlarının ekonomik etkinliği yeniden tartışılmaya başlanmaktadır. İran'a yönelik yaptırımlar son kırk yılda modern ekonomik tarihin en ağır kuşatma rejimlerinden birini oluşturdu. Ancak paradoks şudur: Yaptırımlar İran ekonomisini küçültürken İran rejimini çökertemedi. Aksine, İran'ı daha kapalı, daha güvenlikçi ve daha dirençli bir ekonomik yapıya itti. Bu durum, kurumsal iktisadın temel tezlerinden birini doğruluyor: Uzun süreli dış baskılar, piyasa reformlarından çok devlet kapasitesini ve güvenlik aygıtını büyütür.
İran ekonomisinin bugün Türkiye ekonomisinin oldukça gerisine düşmesi yalnızca yanlış ekonomi politikalarının sonucu değildir. Aynı zamanda küresel finans sisteminden dışlanmanın, teknoloji transferinin engellenmesinin ve sermaye erişiminin kesilmesinin sonucudur. Bir başka ifadeyle yaptırımlar, İran'da rekabetçi büyüme ekonomisi yerine "hayatta kalma ekonomisi" üretti.
İran açısından ise ortaya çıkan tablo bir "direniş ekonomisi" paradoksudur. Rejim askeri olarak ayakta kalmayı başarıyor olabilir; ancak bunun ekonomik maliyeti giderek ağırlaşıyor. ABD'nin paralel deniz ablukası nedeniyle petrol ihracatının baskılanması, İran ekonomisini yüksek enflasyon, işsizlik ve ücret erozyonu sarmalına itiyor. Bu noktada İran ekonomisi, savaş ekonomilerinde sık görülen bir ikili yapı sergiliyor: Güvenlik kapasitesi korunurken sivil refah hızla aşınıyor. Kurumsal iktisat perspektifinden bakıldığında bu durum, devletin "zor kullanma kapasitesi" ile "ekonomik meşruiyet kapasitesi" arasındaki farkın giderek açıldığını gösteriyor. Ancak Washington açısından da maliyet küçümsenebilir değil. ABD'nin yüksek teknoloji füze stoklarının ciddi ölçüde azaldığına yönelik değerlendirmeler, modern savaşların ne kadar pahalı hale geldiğini ortaya koyuyor.
Fakat şimdi denklem değişiyor.
Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin can damarıdır. Küresel enerji arzının yaklaşık beşte biri bu dar su yolundangeçmektedir. İran'ın fiili kapatma hamlesi ile ABD'nin deniz ablukası birleşince ortaya yeni bir gerçek çıktı: İlk kez yaptırımların maliyeti yalnızca İran'a değil, küresel sisteme de yayılıyor.
İşte bu nedenle mevcut kriz, ironik biçimde, son yılların en gerçekçi diplomatik fırsatını yaratabilir.Geçmiş müzakerelerin en büyük problemi "zaman tutarsızlığı" idi. İran geri dönüşü olmayan tavizler veriyor; ABD ise daha sonra yaptırımları yeniden devreye sokabiliyordu. 2015 nükleer anlaşmasının çöküşü, Tahran açısından tam olarak böyle okundu. Bu nedenle İran açısından yeni bir anlaşmanın güvenilir olması için yalnızca yaptırım kaldırımı değil, geri dönülmesi zor ekonomik entegrasyon mekanizmaları gerekiyor.
Çin'in rolü
Bugün Hürmüz'de oluşan karşılıklı kırılganlık tam da bunu sağlayabilir.
Çünkü artık ABD'nin de maliyeti yükseliyor. Petrol fiyatlarındaki her sıçrama, yalnızca Çin ve Avrupa'yı değil Amerikan seçmenini de etkiliyor. Enerji enflasyonu, küresel tedarik zinciri baskısı ve finansal oynaklık Washington açısından da sürdürülebilir olmayan sonuçlar üretiyor. Böylece ilk kez iki tarafın da masaya oturmak için ekonomik gerekçeleri simetrik hale geliyor.
Bu noktada devreye Çin giriyor.
Pekin, İran petrolünün en büyük alıcısıdır. Aynı zamanda Körfez enerji akışının devamına en fazla ihtiyaç duyan ekonomidir. Dahası Çin, Batı'dan farklı olarak İran'da "rejim değişikliği" söylemi üretmeyen tek büyük güç konumundadır. Bu nedenle Çin'in olası bir uzlaşının mimarı olması şaşırtıcı olmayacaktır.
Ancak yeni bir anlaşma, eski anlaşmalar gibi dar kapsamlı olamaz.
Bugünün siyasi gerçekliği tarafların yalnızca teknik tavizlerle iç kamuoylarını ikna etmesine izin vermiyor. İran yönetiminin "nükleer programı sınırlandırdık ama karşılığında birkaç yaptırım kaldırıldı" demesi artık yeterli değil. Aynı şekilde Washington da sadece "zenginleştirme kapasitesi azaltıldı" diyerek siyasi başarı hikâyesi yazamaz.
Bu nedenle yeni denklem muhtemelen çok daha büyük bir ekonomik paket gerektirecektir:
-İran'ın enerji altyapısına büyük ölçekli yatırımlar,
-Petrol ve doğalgaz üretiminin modernizasyonu,
-Küresel finans sistemine kontrollü yeniden entegrasyon,
-Hürmüz'de kesintisiz seyrüsefer garantisi,
-Ve nükleer faaliyetlerin sıkı denetimi.
Aslında bu model, klasik yaptırım diplomasisinden çok "karşılıklı ekonomik bağımlılık" üretme stratejisidir.
Burada asıl dikkat çekici olan ise şudur: Küresel ekonomi artık çatışmaları askeri üstünlükle değil, maliyet paylaşımıyla çözüyor. Çünkü modern dünyada enerji yollarını kapatmanın bedeli sadece hedef ülkeye değil, bütün sisteme yayılıyor.
Hürmüz Boğazı bugün yalnızca petrol tankerlerinin geçtiği bir coğrafya değildir. Aynı zamanda yeni küresel düzenin test alanıdır.
Eğer taraflar bu krizden bir uzlaşma çıkarabilirse, bu yalnızca ABD-İran ilişkilerini değiştirmeyecektir. Aynı zamanda yaptırım çağının sınırlarını, Çin'in diplomatik yükselişini ve enerji güvenliğinin yeni jeopolitiğini de yeniden tanımlayacaktır. Çünkü modern küresel ekonomide enerji yollarını sonsuza kadar militarize etmek mümkün değildir. Bir noktadan sonra savaşın maliyeti, uzlaşmanın maliyetini aşar. Bugün ABD, İran, Çin ve Körfez ülkelerinin aynı denklemde buluştuğu nokta tam olarak budur.
Ve belki de tarihin ironisi burada saklıdır: Yıllardır dünyayı tehdit eden boğaz, sonunda diplomasinin çıkış kapısına dönüşebilir.