İhanetten casusluğa, darbenin 10. yılında FETÖ: Tehdit bitti mi?
ABONE OL

Prof. Dr. Kudret Bülbül/ Medipol Üniversitesi

Asrın ihanet girişimi olarak adlandırılabilecek FETÖ darbe girişiminin üzerinden 10 yıl geçmiş durumda. Bilge lider Aliyaİzzet Begoviç'in "Unutulan soykırım tekrarlanır" sözünden mülhem, unutulan her ihanet ya da ihanet girişimi tekrarlanır. Bu çerçevede bu makalede tarihimizin belki de en fazla içerden kuşatma, teslimiyetçilik, ihanet ve casusluk şebekesinin unutulmaması için belirli başlıklar ve sorularla FETÖ terör örgütünün ne olduğu gelecek nesillere aktarılmaya çalışılacaktır.

FETÖ: Bir darbeden ve terör örgütünden daha fazlası

FETÖ konusunda ilk işaret edilmesi gereken noktalardan biri, bu terör örgütünün toplum ve bireyler üzerinde uzun yıllar boyunca oluşturduğu karabasan etkisinin artık büyük ölçüde ortadan kalkmış olması; örgütün ihanetlerinin ve ölümcül amaçlarının bugün açık biçimde konuşulabiliyor hâle gelmesidir. FETÖ zulmüne bizzat maruz kalanlar bu özgürlüğün anlamını çok daha iyi takdir ederler.

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) nedir? FETÖ, 1978 yılında ABD'de müritlerini topluca intihar ettiren (918 kişi) Jim Jones liderliğindeki Halkın Tapınağı Tarikatı, Japonya'da metrolara sarin gazı ile saldıran Shoko Asahara liderliğindeki AumŞinrikyo Tarikatı (FETÖ'den farklı olarak üyeleri idam edildi)gibi kült bir harekettir. Kült hareketler, genellikle "karizmatik bir lider" etrafında toplanan, içerisinde yer aldıklarını iddia ettikleri ana akım din veya inanç sisteminden farklılaşan, yoğun bir endoktrinasyon, sıkı bir itaat ve izolasyon ile üyelerini toplumdan soyutlayan, "kurtuluş", "cennet" gibi sadece kendilerinin inandığı bir dünya yaratmak vaadiyle geleneklerinden, tarihlerinden, ailelerinden kopararak üyelerini doğrudan liderine bağlayıp ona sorgusuz ve sonsuz itaate hazır hâle getirip mankurtlaştıran terörize yapılanmalardır.

FETÖ, amacına ulaşmak için sadece klasik yol ve yöntemlere başvuran terör örgütlerinden farklı olarak bu tür eylemlerin yanı sıra faaliyet gösterdiği ülkelerde "ılımlı", "diyalogcu", "eğitim odaklı" bir yapı ve görüntü içerisinde hedefine ulaşma yolunu seçmiştir. Bunu yaparken de yine diğer örgütlerden farklı olarak kendisini gizlemeyi, olduğu gibi görünmemeyi, göründüğü gibi olmamayı temel bir yöntem olarak benimsemiştir. İçerisinde yer aldığı ya da birlikte hareket ettiği uluslararası istihbarat örgütlerinin bir uzantısı olarak onlarca ülkede örgütlenmiştir.

Liderini "kâinat imamı" olarak gören, tüm dünyada örgütlenmeyi hedefleyen, devletlerin ordu, polis, yargı, merkez bürokrasisi gibi stratejik kurumlarına sızıp kendi örgütlerinden olmayanlara kumpas kurarak devletleri içeriden ele geçirmeyi amaçlayan, iş dünyası, medya gibi sivil alanlarda da örgütlenen, her durumda kendisini gizleyen bir örgüt olarak FETÖ,yaptıklarıyla bir darbe girişiminden ve bir terör örgütünden çok daha fazlasıdır.

Soğuk savaş vesayetinden FETÖ vesayetine

Siyasetçilere, askerlere, bürokratlarına operasyonlar çekerek, iş dünyasını baskı ve korkularla dizayn ederek, yargıyı, eğitimi amaçlarına ulaşmak için araçsallaştırarak, ÖSYM üzerinden soruları ve dolayısıyla gençliğin geleceğini çalarak, stratejik kurumlara sızarak, her türlü istihbari yöntemi kullanarak yüzden fazla ülkede devletleri içeriden ele geçirme çabasındaki bir yapılanma herhâlde örgüt mensuplarının kendilerini ifade ettikleri bir "hizmet hareketi", "gönüllü kuruluş" "ya da "sivil toplum örgütü" olma misyonu ile izah edilemez. Küresel düzeyde bir ağ kuran, ABD'de yaşayan terör örgütü elebaşının Türkiye'nin tüm itiraz ve baskılarına rağmen iade edilmediği bir mekanizma olarak FETÖ ve 15 Temmuz darbe girişimi, pek çok darbe girişimi gibi, CIA'nın küresel operasyonlarının dışında açıklanamaz. Değilse sıradan bir cemaat ve sivil toplum kuruluşu görünümündeki bir örgütün her türlü istihbari faaliyeti profesyonelce kullanabilmesini, pek çok ülkeden vize almak bile imkânsızken ifade edildiği gibi, yüzden fazla ülkede örgütlenebilmesini, o ülkelerin merkezi ve stratejik kurumlarında kolaylıkla görev alabilmelerini açıklayabilmenin bir başka yolu yoktur. Kuşkusuz bu durumdan tüm ABD yönetimi suçlanamaz. ABD'de de küresel istihbarat faaliyetlerine yönelik farklı yaklaşımlar söz konusudur.

Türkiye, sonuncusu 15 Temmuz'da olmak üzere sıklıkla darbeler ya da darbe girişimleri ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye'nin bu tür girişimlerle karşı karşıya kalmasının nedenleri nelerdir?

Küresel dünya düzenine bakıldığında, bugün, eskinin çekilmekte olduğu ama yeninin henüz doğmadığı bir küresel alacakaranlık çağında, küresel bir kaos düzeni içinde yaşamaktayız. Dün ise soğuk savaş düzeni içindeydik. Soğuk savaş düzeni ülkelerin ABD ve SSCB eksenli hizaya dizildiği, birer süper güç olarak bu iki aktöre göre vaziyet aldığı, aksi takdirde daha önceden oluşturulan vesayet mekanizmaları üzerinden ve/veya darbe girişimleriyle ülke yönetimlerinin değiştirildiği düzenin adı olarak görülebilir.

Soğuk savaş düzeninde Türkiye, Almanya gibi oyun kurucu ya da sonuç değiştirici ülkeler hiçbir şekilde başıboş bırakılmamışlardır. Bu tür ülkelerde, küresel aktörler açısından istenmeyen demokratik tercihlerin oluşmaması ve oluşanların baskılanması için vesayet rejimleri oluşturmuştur. Almanya iki defa kendisi lehine olmadığını düşündüğü küresel düzeni değiştirme çabasına girmiş ve kaybetmiştir. Küresel düzenin sahipleri gerek 1. ve gerekse 2. Dünya Savaşı'ndaki gibi tekrar bir kalkışmaya girişmemesi için zor yönetilen, ordusu sınırlandırılmış, sanayisi denetlenen, açık denizlere çıkabilecek gemi, silah ve savaş uçağı yapımını yasaklayan antlaşmaları Almanya'ya dayatmışlardır.

Benzer bir vesayet süreci bu topraklarda da işlemiştir. Türkiye'de demokrasi tarihi 1876'da yapılan seçimlerle başlamıştır. Osmanlı son döneminde yapılan çok partili seçimleri saymazsak Türkiye'de çok partili siyasal hayata 1945 ile geçilmiş ve Cumhuriyet döneminde ilk kez bir muhalefet partisi 1950'de iktidara gelmiştir. Çok partili siyasal yaşam maalesef uzun sürmemiş, 1960 askeri darbesi ile bu demokratik döneme son verilmiştir. 1961 Anayasası ile millî iradenin ve milletin seçtiklerinin kontrol edilme çabası içerisine girilmiş, bu doğrultuda yeni kurumlar oluşturulmuştur. Halk tarafından seçilmeyen ya da seçilmişlerin çok etkin olmadığı kurum ve kuruluşlar aracılığı ile bir tür vesayet sistemi oluşturulmuş, böylelikle darbe ile getirilen sistemin millî irade tarafından değiştirilememesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede 1961 Anayasası ile MGK kurularak anayasal bir kuruluş hâline getirilmiştir. Yine 1961'de Anayasa Mahkemesi, Yüksek Hâkimler Kurulu, Yüksek Savcılar Kurulu kurulmuştur. 1961 Anayasası insan haklarına dayanan, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkelerine de yer vermesine rağmen getirdiği yeni kurum ve kurullarla milletin iradesini sınırlayan bir işlev görmüştür. Oluşturulan kurum ve kurullarda milletin doğrudan ya da dolaylı olarak temsilcisi söz konusu olmadığından, verilen kararlar milletin, demokrasinin, özgürlüklerin önünü açmaya yönelik değil, daha çok bunları bireylere ve millete karşı sınırlamaya, devleti korumaya yönelik olmuştur. Atatürk'ün, "Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir." (Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.) sözü 1961 ve 1982 Anayasası'nda ifade edilen "egemenliğin, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılacağı" ifadesiyle sınırlandırılmıştır. Böylelikle millî irade üzerinde vesayet kurumsal ve yapısal hâle getirilmiştir.

61 Anayasası ile kurulan vesayet düzeni 28 Şubat sürecine kadar devam etmiştir. 1971 Muhtırası, 1980 askeri darbesi küresel güçlerle ilişkili bu vesayet düzenini koruma müdahaleleridir. 12 Eylül 1980 askeri darbe gecesi ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Danışmanı Paul Henze'nin dönemin ABD Başkanı Jimy Carter'a sevinçle söylediği belirtilen, "Bizim çocuklar başardı." ifadesi,darbelerin ve darbe girişimlerinin küresel güçlerle ilişkisini gösteren bir mottoya dönüşmüştür.

Postmodern olarak anılsa da yine somut bir askeri müdahale olan 28 Şubat 1997'de başlayan ve 28 Şubat süreci olarak bilinen süreçte ise Türkiye'de soğuk savaş vesayetinin artık daha fazla sürdürülemeyeceği görüldü. Çünkü millete tepeden bakan, küreselleşme ve bilişim süreçleri ile artık arkaik görünen, üsttenci, baskıcı, milletin değerleri ile çatışan eskimiş soğuk savaş vesayeti, zamanın ruhu ile uyumlu olmadığından, Türkiye gibi dışa açık bir ülke açısından artık sürdürülebilir değildi. Küresel aktörler için vesayetin kaynağı ya da meşruiyeti değil, önemli olan vesayetin kendisiydi. Bu nedenle yeni dönemle, daha açık, daha yumuşak görünen, milletin değerleri ile daha barışık bir yaklaşım üzerinden yeni vesayetin kurgulanması gerekiyordu. Esasen bu çerçevede FETÖ hazırlanmış, ağır ağır sisteme yerleştirilmeye başlanmıştı. 28 Şubat süreci ve sonrasında, eski soğuk savaş vesayeti ağır ağır sistemden çekilirken, onunla mücadele ediyor görünen yeni FETÖ vesayeti devletin, iş dünyasının kılcal damarlarına ağır ağır yerleşiyordu. AK Parti döneminde bu sürecin hızlanması için kötü polis rolü ile eski soğuk savaş vesayeti sürekli olarak demokrasiyi, millî iradeyi, AK Parti'yi tehdit ederken iyi polis rolündeki FETÖ, kurtarıcı edasıyla sistemi ele geçiriyordu. Daha genel bakıldığında ise yaşanan küresel istihbarat servisleri ile iş birliği içerisinde, eski vesayet sistemden çekilirken, yeni vesayetin sisteme yerleştirilmesi süreciydi.

Baştaki soruya tekrar dönmek gerekirse Türkiye gibi ülkelerdeki darbelerin ve darbe girişimlerinin önemli bir nedeni, bu ülkelerin oyun kurucu ya da sonuç değiştirici kapasiteleri nedeniyle başıboş bırakılmak istenilmemesidir.

O gece ne oldu?

15 Temmuz 2016'da on yıllara sari "sızıntı"larıyla, kumpaslarıyla, planlı faaliyetleriyle sistemi yeterince ele geçirdiği öz güvenine erişen, ilerleyen süreçlerde kendisine karşı adımlar atılacağını öngören FETÖ harekete geçti. Ordu içerisindeki yapılanmalarıyla ülkenin pek çok şehrinde darbe yapmaya kalkıştı. Düşmana karşı kullanılması gereken uçakları, tankları, silahları milletimize karşı kullandılar. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM başta olmak üzere devletin çeşitli kurumları ile meydanlar bombalandı. TRT ve bazı yayın kuruşları ele geçirilmek istendi.

Bir taraftan bu ağır ve kanlı süreçler yürürken diğer taraftan daha önce hiç olmayan bir gelişme gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, milleti sokaklara, havaalanlarına, meydanlara davet etti. Bu çağrıya çok büyük bir katılımla cevap veren Türk milleti adeta bütün meydanları doldurdu. Bazı bölgelerde, daha önceki hiçbir darbe girişiminde olmadığı şekilde, milletin üzerine ateş açmış olsa da milletimizin kararlı, onurlu ve destansı direnciyle darbe yönetimi çaresiz kalmış ve girişim ertesi sabah püskürtülmüştür.

253 şehit ve binlerce yaralı pahasına püskürtülen bu darbe girişimine karşı gösterilen cesaretin herhâlde dünya tarihinde pek bir örneği yoktur. 1989'da Çin'de Tiananmen Meydanı'nda tankların önünde tek başına duran gencin kahramanlığı ve Boris Yeltsin'in 1991'de SSCB'de (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği), Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov'a karşı düzenlenen darbe girişimine karşı tankın üzerine çıkması tüm dünya medyasında gündem olmuştu. 15 Temmuz gecesi, canını hiçe sayarak darbe girişimini engelleyen milletimizin her bir ferdi en az Çinli o genç kadar cesurdu. Ama söz konusu Türkiye ve karşı çıkılan şey küresel aktörlerle ilişkili bir darbe girişimi olunca dünya medyası bu destansı kahramanlığı görmezden geldi. Başta o günkü ABD yönetimi olmak üzere pek çok Batılı ülkenin tepkisi "taraflara itidal tavsiye etmek" şeklinde oldu. Milli iradenin meşru bir temsilcisi olarak hükûmet ve onun arkasında duran Türk milleti ile bu iradeyi devirmeye çalışan gayri meşru darbecileri taraflar olarak görmek herhâlde bu darbe girişiminin arkasında olanların yapabileceği bir davranış türü olsa gerek.

Türkiye imajının ve geleceğinin çalınması

Türkiye'nin tarihsel birikimi, mirası, gönül ve kültürel sınırları, belki de başka hiçbir devlette görülmeyecek şekilde, siyasal sınırlarını fersah fersah aşmaktadır. Uzun zamanlardır kendisinden beklenenin çok uzağında olsa da Türkiye'nin oynadığı ve oynayacağı tarihi rol, bilmesi gerekenlerce yakından bilinmektedir. Bu çerçevede Türkiye'nin kendisinden beklendiği şekilde tarihi, coğrafyası ve bölgesi ile barışık bir biçimde bölgesel ve küresel barışa katkı sunacak bir yola girmesi, dostlarının beklentisi, küresel emperyalist aktörlerin korkusudur.

Gerek Türkiye'de ve gerekse "Türk Okulları" adı altında FETÖ okulları üzerinden Türkiye'ye müzahir coğrafyalarda FETÖ yapılanması ile yönetici elitlerin emperyalist ülkelerin taşeronluğuna dönüştürülmesi esasen Türkiye'nin geleceğinin, Türkiye imajının çalınmasıdır. Guguk kuşlarının kendi yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakarak o yuvalarda yavrularını yetiştirmesi gibi, Türkiye imajı, sevgisi, algısı kullanılarak dost ve kardeş ülkelerde, FETÖ üzerinden başka ülkelerin taşeronluğunu yapacak yönetici elitler yetiştirilmektedir. Emperyalist ülkeler açısından sömürü mekanizmalarını bozabilecek ve mirası/imajı çarpıtılarak kendisinden bu kadar faydalanılabilecek bölgemizde başka bir devlet bulunmamaktadır.

Böylelikle hem Türkiye'nin geleceği tekrar vesayet altına alınırken hem de Türkiye imajının sahip olduğu pozitif algı üzerinden dost ve kardeş ülkelerde küresel emperyalizm taşeronları yetiştirilmektedir.

FETÖ bir sivil toplum örgütü müdür ya da guguk kuşlarına teslim mi olmalı?

Yoğun eğitim ve sivil görünümlü faaliyetleri, kendisini öyle lanse etmesi nedeniyle FETÖ bir cemaat, bir sivil toplum örgütü gibi görülüp, bazı kesimlerce diğer cemaat ve sivil toplum örgütlerine karşı suçlayıcı bir dil kullanılmaktadır.

Toplumlarda dini, seküler ya da ideolojik, çok farklı sivil toplum örgütlerinin bulunması, gelişmenin ve medeniyetin bir göstergesidir. Medeni toplumlarda sivil toplum örgütlerinin açık ve şeffaf olması, konusu suç teşkil eden herhangi bir amaç taşımaması ve sivil alanda kalması beklenir. FETÖ'ye bakıldığında, suç ve terör örgütlerinin her türlü eylemini içermekte olduğu, sivil görünümlü faaliyetlerinin de yasal olmayan belirli amaçlara yönelik ve bu illegal amacı örtme niteliği taşıdığı görülür.

Diğer taraftan bu sapkın hareketten hareketle diğer sivil toplum örgütlerini ya da dini cemaatleri suçlamak FETÖ'nün isteyeceği bir şeydir. Böylelikle FETÖ'nün yaptığı illegal faaliyetler herkes tarafından yapılıyormuş gibi bir algı oluşacak, FETÖ terör şebekesinin yaptıkları sıradanlaşmış olacaktır. Keza gizli, uluslararası istihbarat örgütleri ile yakından ilişkili, kendisini olduğundan farklı gösteren bir mekanizma ile açık, şeffaf, olduğu gibi görünen sivil toplum örgütleri bir tutulduğunda, diğer sivil örgütlenmeler bu durumdan çok fazlasıyla zarar görecek, kendisini gizleyerek ya da daha farklı göstererek faaliyet yürüten FETÖ'ye daha fazla alan açılmış olacaktır. Nitekim 28 Şubat döneminde tüm dini gruplar ve cemaatler baskı altına alındığında, meydan daha çok FETÖ'nün o zamanki uzantılarına kalmıştı. İlerleyen zamanlardaki gelişmelere bakıldığında bu durumun, yani dini grupların baskılanarak FETÖ'nün önünün açılmasının bilinçli bir şekilde tasarım olduğunu düşünebiliriz.

FETÖ'nün diğer sivil toplum örgütleri, partiler ve kurumlar ile ilişkisi guguk kuşunun diğer kuşlarla ilişkisine benzetilebilir. Guguk kuşları doğrudan bir yuva yapmayıp kendi yumurtalarını gizlice diğer kuşların yuvalarına bırakmaları ve yavrularını onlara besletmeleri ile bilinir. Guguk kuşu, kuluçkaya yatmak ve yuva yapmak yerine, diğer kuşların yuvalarını uzunca gözetler. Anne guguk kuşu, yumurtasını sızdıracağı, yerleştireceği başka bir kuş yavaşından geçici olarak ayrılınca, yuvadaki yumurtalardan birini aşağı atarak kendi yumurtasını yerleştirir. Guguk kuşları yavruları yumurtalarından diğer kuş yavrularından daha erken çıkarlar. Daha iri de olduklarından diğer yumurtaları veya yavru kuşları yumurtadan dışarı atarlar. Kendisini besleyen üvey anne-babasından daha iyi boyutlara ulaşsalar bile onları kendisine baktırmaya devam eder. Bu durumun farkına varamayan diğer kuşlar, kendi yavrularını beslediklerini sanarak aslında kendi nesillerini yokeden bir yaratığı beslemiş olurlar.

Kendi kimlik ve kişiliğiyle, kendisi olarak asla ortalıkta görünmeyen, militanlarını daima diğer STK'ların, kurum ve kuruluşların içine yerleştiren ve her daim onlardan biri imiş gibi görünen (onlar gibi solcu, sağcı, feminist, eşcinsel, liberal, Kemalist, Atatürkçü, İslamcı, ülkücü, ilgili partiden ...görünebilen ama asla kendi kimliğiyle görünmeyen), süreçte de o STK'ların gerçek sahiplerini saf dışı bırakan FETÖ yapılanmasını anlamak için guguk kuşlarının hayat felsefesi çok öğretici olsa gerekir. Daha vahim olanı ise, içerisine sızdıkları örgütlerin kurum ve kuruluşlarının resmi yetkilerinin, bu sızmaları fark edemeyerek yapay kimlikli kişileri kendi üyeleri sanıp sonuna kadar savunabilmeleridir. Bu sızmaların farkına varılmazsa tüm kuş yuvalarının guguk kuşu yuvalarına, tüm stk, kurum ve kuruluşların, farklı görünümler altında da olsalar FETÖ yapılanmasının uzantılarına dönüşmesi riski oldukça yüksektir. Yapılması gereken guguk kuşlarını, FETÖ terör örgütleri mensuplarını bulundukları tüm yerlerden temizlemektir. Ancak böylelikle yaşanabilir bir toplum inşa edilebilir.

FETÖ sadece Türkiye için mi tehdittir?

Gerçek yüzü ve niyeti fark edilmediğinde en fazla örgütlendikleri ve zemin buldukları ülke olduğu için FETÖ en fazla Türkiye için bir tehdit idi. Ama gerçek amaçları ortaya çıktıktan ve örgütün kapalı yapısı deşifre edildikten sonra FETÖ'nün artık belki de en az Türkiye için tehdit olduğu söylenebilir. Çünkü örgüte dair uzun yıllar oluşamayan farkındalık artık fazlasıyla oluşmuştur.

Yapılanması itibarıyla örgütün hedef coğrafyasının sadece Türkiye olmadığı açıktır. Hedef sadece Türkiye olsaydı 170 ülkede var olduğu söylenen örgütlenmesi söz konusu olmazdı. Bu çerçevede örgüt, mevcut yapısı ve yöntemleri itibarıyle, faaliyet gösterdiği tüm ülkeler açısından potansiyel bir güvenlik ve istikrar tehdidi olarak değerlendirilebilir.

Ya başarılı olsaydı?

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türk ordusu, yargısı ve bürokrasisi daha fazla millîleşmiştir. Küresel istihbarat örgütlerinin uzantısı olarak görülebilecek FETÖ'cüler pek çok kurumdan da olabildiğince temizlenmiştir. Başta ordumuz olmak üzere daha fazla yerlileşen ve millîleşen kurumlarımız bu temizlikten sonra daha başarılı çalışmalar gerçekleştirmeye başlamıştır. Ordudan atılan FETÖ'cülerden sonra Türk ordusunun zayıflayacağı propagandasına rağmen Türk ordusunun Suriye'de terör örgütü PKK'ya karşı yürüttüğü son derece başarılı operasyonlar ortadadır. Türkiye daha sonra Irak'ta, Suriye'de Libya'da bölgesel barışa katkı sunacak önemli çalışmalar gerçekleştirmiştir. Son olarak "Terörsüz Türkiye" süreci kapsamında terör örgütü PKK'nın silah bırakması hedeflenmekte; böylece yalnızca Türkiye'nin değil, aynı zamanda bölgenin de terör tehdidinden arındırılması amaçlanmaktadır. Diğer taraftan Filistin, Lübnan, Suriye, İran'daki saldırıları ve diğer bölge ülkelerine yönelik gizli açık operasyonları ile bir bozucu güç olarak İsrail bölge ülkelerinin tamamının altını oyan ve bölge ülkelerini zayıflatan politikalar izlemektedir.

15 Temmuz darbe girişimi başarılı olmuş olsaydı, söz konusu olacak olan sadece Türkiye'nin parçalanması değil, İsrail'in yayılmacı ve istilacı politikalarının önünde bölgemizde neredeyse hiçbir güç kalmamış olacaktı. 15 Temmuz darbe girişiminin başarısızlığa uğratılmasının ardından Türkiye, Suriye, Irak ve Libya gibi Orta Doğu ülkelerinde yerel dinamiklere dayalı siyasi yapıların ve yönetim anlayışlarının güçlenmesine yönelik politikalar geliştirmekte ve çeşitli katkılar sunmaktadır.

FETÖ laiklik eksikliğinin mi eseri midir? Yoksa katı laikçiliğin mi?

Ülkemizin ve dünyanın karşı karşıya kaldığı FETÖ tehdidinden sonra elbette çıkarılması gereken dersler yoğun bir biçimde tartışılmalıdır. Bu yapılırken yanlış dersler çıkarılırsa FETÖ gibi örgütlere daha fazla alan açılmış olur.

FETÖ bağlamında yapılan tartışmalardan, dile getirilen tezlerden biri, yeterince laik olmaması, laikliğin yeterince katı uygulanmaması nedeniyle Türkiye'nin FETÖ gibi bir bela ile karşı karşıya kaldığıdır. Oysa FETÖ'nün en fazla örgütlendiği kurumlara bakıldığında Ordu, yargı, merkez bürokrasisi, polis gibi Türkiye'nin laiklik konusunda en hassas kurumları olduğu görülür.

FETÖ'nün Türkiye'nin laiklik konusunda en fazla hassas görünen kurumlarında en fazla örgütlenmesinin nedenleri neler olabilir? Herhalde bu meselenin hem bu kurumlara hem de FETÖ'ye dönük bir yüzü olsa gerekir.

FETÖ açısından meseleye bakıldığında bu örgüt öncelikle hiçbir zaman kendisini dini bir örgüt gibi göstermemiş, kurumlara sızabilmek için o kurumlarca makbul görülen her türlü davranışı ve yaşam biçimini sergilemiştir.

Bu kurumlar açısından bakıldığında karşılarında hiçbir zaman dini görünümlü bir yapı söz konusu olmamış, tam tersine örgüt kurumların onay verdiği yaşam biçimleri içerisinde kendisini lanse etmiştir. Bu açıdan bakıldığında meselenin laiklikle fazla bir ilgisi yoktur.

Ama katı bir laiklik anlayışı nedeniyle sadece belirli yaşam biçimlerinden insanların bu kurumlarda çalışmasına izin verilmesi belki de kendisini gizleyerek, olduğundan farklı göstererek hedefine ulaşmayı amaçlayan örgütler için oldukça işlevsel bir alt yapı sunmaktadır. Çünkü kendi halinde, dindar ya da dini ile barışık samimi insanların bu tür kurumlara giremediği ya da girişlerinin yasaklandığı bir durumda bu tür kült hareketlere, mesiyanik yapılara daha fazla kapı açılmaktadır. Dolayısıyla FETÖ konusunda çıkarılacak derslerden biri katı laikçilik uygulamasının gizli örgütlere daha fazla sızma imkânı sunmasıdır. FETÖ'nün en fazla en katı laikçi kurumlarda örgütlenmesinden hareketle katı laikçilik değil, çoğulculuk, dini/toplumsal değerlerle barışık bir anlayış, özgürlük, adalet, eşitlik gibi değerlerin daha fazla önemsenmesidir.

Sonuç yerine: FETÖ ya da darbe tehdidi bitti mi?

FETÖ'ye yönelik başka ülkelerde yeterince bir farkındalık oluşmadığı için bu ülkelerde FETÖ tehdidinin fazlasıyla devam ettiği söylenebilir. Türkiye'nin Çektiği onca acıdan, ödediği onca bedelden sonra sahip olduğu oldukça maliyetli tecrübeyi bu ülkelerle de paylaşması, dostluğunun ve kardeşliğinin bir gereğidir.

Türkiye'de ise FETÖ'nün gerçek yüzüne ve niyetine yönelik yeterince bir farkındalık oluştuğundan örgütün Türkiye içinde tekrar eski gücüne ulaşması artık neredeyse imkânsız gibidir. FETÖ'nün Türkiye'deki örgütsel kapasitesi çökertilmiştir. Örgütün kendileri gibi frenkeştanylardan oluşan bir devlet inşa etme kapasitesi artık söz konusu değildir. Bununla birlikte canlı bomba haline getirilmiş üyeleri üzerinden bireysel olarak yıkıcı faaliyetler gerçekleştirme kapasitelerinin hala mevcut olduğu söylenebilir. Toplum içerisinde ya da kurumlarda dolaşan gizli hücreler emir aldıklarında, Rus büyükelçinin öldürülmesi gibi,her şey yapabilirler.

FETÖ, PKK, DEAŞ, DHKPC gibi ülkemizi tehdit eden terör örgütlerinin ve uzun yıllara sari karşı karşıya kaldığımız darbelerin ve darbe girişimlerinin özellikle Batılı istihbarat servisleri ile yakından ilişkili olduğu söylenebilir. Bugün için Türkiye'de örgütsel bir FETÖ tehdidinin oldukça azaldığı söylenebilir. Bununla birlikte, bölgesindeki emperyalist arayışlar ya da ameliyatlar için bir oyun bozucu, barış ve huzur iklimi için ise bir oyun kurucu ülke olarak Türkiye'yi zaptu rapt altına alma, başına bir vesayet geçirme çabaları kuşkusuz devam edecektir. İddialı, potansiyeli yüksek ve bu potansiyelini milletinin refahı, bölgesel ve küresel barış ve huzura katkı için kullanma iradesinde bir Türkiye söz konusu olduğu sürece, Türkiye'nin darbe girişimleri ile karşı karşıya kalmayacağını düşünmek safdillik olacaktır. Türkiye'nin küresel adalete katkısını engellemek, nizamı alem, kızıl elma, ılayı kelimetullah gibi tarihinde ifa ettiği tüm dünyaya huzur getirilmesine yönelik çabalarına ket vurmak için küresel şer odakları asla boş durmayacaktır

Belki bu noktada sadece pasif, edilgen, savunmacı bir tutumu terkedip daha proaktif, ön alıcı, etkin politikalar üzerine düşünmek gerekir. Ancak böylesi bir proaktif politika ile küresel barış ve huzura daha fazla katkı sağlanabilir. Nasıl ki küresel şer odakları kendi emperyal politikaları doğrultusunda tüm dünyadan kendileri ile uyumlu politikacılar, akademisyenler, iş adamları, sanatçılar vb etkin isimleri ve emperyalizmle uyumlu fikirleri, örgütleri destekliyor, öne çıkarmaya çalışıyorlarsa, küresel adalet ve huzur için, çok benzer şekilde tüm dünyada küresel adalet koalisyonları oluşturmak, küresel adalet, merhamet, huzur, barış, kardeşlik ve özgürlük gibi ideallere inanan insanların daha etkin pozisyonlarda bulunmasını hedeflemek gerekir. Bu çerçevede Türkiye'nin (ve mazlum milletlerin) savunması Washington'dan, Londra'dan, Moskova'dan, Pekin'den başlar diye düşünmek ve buna uygun stratejiler geliştirmek gerek bu ülke milletleri ve gerekse tüm dünya milletleri için daha faydalı bir vizyon ve çabadır.

Meselenin vesayet altına alınmak istenen ülke yönetimlerinin rejimlerine yönelik bir boyutu da bulunmaktadır. Vesayet altına alınmak istenen milletler genellikle Müslüman ve mazlum milletlerdir. Bu ülkelerin yönetim biçimlerine bakıldığında, demokratik bir yönetim biçimine sahip olsalar da olmasalar da yer yer, halkına dayanmayan, yer yer halkını tehdit olarak gören, istenildiğinde devlet yöneticilerine suikastların düzenlenebildiği ya da darbe yapılabildiği, iç faktörlerin rahatlıkla birbirlerine karşı kullanılmasıyla ya da parlamento aritmetiği ile oynanarak istenmeyen iktidarların rahatlıkla değiştirilebildiği siyasal sistemlere sahip oldukları dikkat çeker. Bu açıdan, bu milletlerin belki de en temel özelliği kendileri için yönetilebilir bir siyasal sisteme sahip olmamalarıdır. Bir başka deyişle sahip oldukları yönetim sistemlerinin ya da siyasal iktidarların, arzu edilmediğinde, emperyalist güçler tarafından rahatlıkla değiştirilebilecek bir niteliğe sahip olmalarıdır. Siyasal sistemlerinin, ülkeleri için değil daha çok küresel aktörler için rahatlıkla yönetilebilir olmasından hareketle siyasal iktidarların dış güçlere gebe bir biçimde ülkelerini yönetmek durumunda kalmalarıdır. Malik bin Nebi'nin işaret ettiği gibi, bu ülkelerin sahip oldukları siyasal sistemler ve iktidarlarla, sömürülebilirlikpotansiyelinin ve pratiğinin oldukça yüksek oluşudur.

Sömürülebilirlik katsayılarını düşürmeden ya da kendileri için yönetilebilirlik potansiyellerini artırmadan Müslüman ve mazlum milletlerin/ülkelerin herhangi bir konuda varlık gösterebilmeleri, kalıcı başarılar elde edebilmeleri, kendi ülkelerinin çıkarları doğrultusunda hareket edebilmeleri neredeyse imkansızdır. Çünkü bir siyasal iktidarın bu doğrultuda hareket etmesi durumunda, iktidarda kalabilmesi çok zordur. Küresel aktörler çoğu kez iç dengelerle oynayarak o ülkede rahatlıkla at koşturabilmektedirler. Bu ülkelerin siyasal sistemleri, çoğu kez, küresel aktörlerin o ülkeyi daha rahat yönetebilmelerine imkân sunacak şekilde kurgulanmıştır.

Türkiye başkanlık sistemine geçerek, küresel aktörler için değil, kendisi için yönetilebilir bir ülke olma yolunda çok önemli bir adım atmıştır. 15 Temmuz'dan sonra, yaptığı değişiklikler ve geçtiği başkanlık sistemi ile ülkesine müdahale edilebilirlik katsayısını oldukça düşürmüştür, dış mihraklar için kolay yönetilebilirlik durumunu oldukça zorlaştırmıştır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle, Türkiye, ülkedeki farklı güçleri birbirine karşı kullanarak dış mihraklar için kolay yönetilebilir bir ülke olma devrini büyük oranda geride bırakmıştır. Başkanlık sistemi ile Türkiye yakın tarihinde olmadığı kadar artık kendisi için daha kolay yönetilebilir bir ülkedir.

Son olarak, FETÖ'ye ve arkasındaki küresel istihbarat örgütlerine karşı destansı bir mücadele ortaya koyarak dünya milletlerine örnek olan milletimize ve ona liderlik eden Cumhurbaşkanımıza şükranlarımı sunuyorum. Gazilerimize minnetlerimi arz ediyor, şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyorum.

  • güvenlik tehdidi
  • istikrar tehdidi
  • FETÖ