İsrail, Evanjelikler ve Trump’ın İran stratejisi

Açık Görüş Haberleri

Trump yönetiminin İran stratejisi, tek kanatlı ve istikameti net olmayan bir kuşa benziyor. Trump bu kuşun ekonomik, Netanyahu da askeri gücüne güveniyor olabilir; fakat henüz Suriye ve Venezuela’da hemen hiçbir şeyi çözemeyen ABD’nin İran meselesini kendi adına “çözmesi” pek kolay olmayacaktır.

Hakan Çopur - Araştırmacı, Yazar

ABD ile İran arasında kökeni İran İslam Devrimi’ne dayanan ve dalgalı şekilde bugüne kadar devam eden gerginlik, Donald Trump’ın başkan olmasıyla had safhaya ulaşmış durumda. Barack Obama’nın nükleer anlaşma yoluyla “sisteme dahil etmeye” ve nükleer silahtan uzaklaştırmaya çalıştığı İran, Trump yönetiminin bir numaralı düşmanı haline geldi. Özellikle ekonomik yaptırımlarla Tahran’ı “boğmaya” çalışan Trump yönetimi, son olarak İran Devrim Muhafızları Ordusunu “yabancı terör örgütleri” listesine alarak oldukça sert bir adım attı. İran’ın da Amerikan askeri unsurlarını “terör örgütü” olarak sayan bir karar alması süreci biraz daha gerginleştirdi. Gelinen noktada ABD yönetimi İsrail-Suudi Arabistan-BAE ile tam bir işbirliği içinde İran’ı mümkün olan en uç noktaya itmek ve mümkünse rejim değişikliğini gerçekleştirmek istiyor. 

Obama’dan Trump’a  

Barack Obama’nın nükleer anlaşma imzalayarak ve ekonomik yaptırımları askıya alarak yeniden “sisteme dahil etmeye” İran, o günkü koşullarda Ortadoğu’da kendisine geniş bir hareket alanı kazanmıştı. Hatta öyle ki Obama, Ortadoğu’yu İran’ın şii jeopolitiğine teslim eden isim olarak dahi anıldı. Önemli ölçüde haklılık payı olan bu tespit, ABD’deki Cumhuriyetçileri çok kızdırmıştı. Ancak özellikle İsrail ve ABD’deki evanjelikler bu durumdan oldukça rahatsızdı. Seçim kampanyasında birçok kesimin olduğu gibi evanjeliklerin de desteğini alan Cumhuriyetçi Trump, dış politikadaki en önemli vaatlerinin başına İran’ı koydu. 

İran ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) beş daimi üyesi (ABD, İngiltere, Çin, Fransa ve Rusya) ve Almanya tarafından Temmuz 2015’te imzalanan anlaşmayı yırtıp atacağını söyleyen Trump, 8 Mayıs 2018’de İran’la nükleer anlaşmadan ayrıldıklarını açıkladı. 2015’te kaldırılan ekonomik yaptırımların geri getirileceğini de belirten Trump, Obama dönemini tam tersine çevirmek için adeta yemin etmiş gibiydi. 

Trump ne yapmak istiyor?

Obama dönemindeki İran politikasının oluşumunda Ben Rhodes gibi isimler rol oynarken Trump döneminde Mike Pence, Mike Pompeo ve John Bolton gibi “şahin” isimler başrol aldı. Trump’ın etrafındaki evanjelik ekibin etkisi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun güçlü teşvikleriyle Trump, zaten uzunca süredir iç dünyasında büyüttüğü “Obama etkisini tersine çevirme” anlayışını hayata geçirmeye başladı. İran ile Obama dönemindeki tüm süreci çöpe atan Trump yönetiminin bu dönemde ekonomik yaptırımların ötesinde gerçek bir İran stratejisine sahip olmadığı ise temel eleştiri başlığı oldu. 

Esasen birçok dış politika başlığında olduğu gibi Trump yönetiminin gerçek bir İran stratejisine sahip olup olmadığı ve eğer sahipse bunun ne olduğu konusu halen çokça tartışılıyor. Washington’daki temel tartışma konusu şu: Obama, İran’ı nükleer silahlardan uzak tutmak için nükleer bir anlaşma planı yapmıştı. Bunun ne kadar başarılı olup olmadığı büyük oranda yorum yapan kişinin ideolojik duruşuna göre değişir. Fakat Trump yönetiminin attığı adımlarla İran’ı nükleer silahlardan uzaklaşmaya değil, bu silahları edinmeye yaklaştırdığı iddia ediliyor. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunun olumlu raporlarına rağmen İran’ın nükleer anlaşmaya aslında uymadığını iddia eden Trump yönetimi, anlaşmadan çekilerek iki ülke arasına kocaman bir uçurum koydu. Ardından alınan her ekonomik yaptırım kararı Tahran’ı içeride kendi halkına karşı zor durumda bırakırken İran’ı nükleer konusunda daha da hırçınlaştırdı. Son Devrim Muhafızları kararı ise adeta yarı savaş kararı gibi bir adım olarak değerlendirildi. 

Görünen o ki, Trump yönetiminin tüm bu adımları, salt ekonomik yaptırımlarla Tahran yönetimini pes ettirme amacına dayanıyor. Özellikle petrol ticaretinin yasaklanmasıyla İran’ın ciddi bir ekonomik darbe yemesine kesin gözüyle bakılıyor; fakat bu adımların İran gibi bölgesel derinliği olan bir ülkeyi rejim değişikliğine götürmesi pek gerçekçi bulunmuyor. Kaldı ki ABD’nin ve aslında tüm Batı dünyasının ana endişe kaynağı olan “İran’ın nükleer silahlara sahip olması” konusunda tüm bu adımlar İran’ın motivasyonunu daha da artırıyor. Garip bir şekilde, İran’ın nükleer silahlara sahip olmasından en fazla çekinen ülke gibi gözüken İsrail’in önemli ölçüde şekillendirdiği Trump yönetiminin İran politikası, bu ülkeyi nükleer silah edinmeye daha fazla yaklaştırıyor. İşte ABD’de Trump’ı eleştiren isimler bu noktaya işaret ediyor ve Trump’ın İran politikasının geri tepeceğini savunuyor. 

Ekonomik yaptırımlar  

Trump yönetiminin İran politikasının temelinde yatan ekonomik yaptırımlar, kuşkusuz sadece İran’ı değil, Türkiye de dahil Çin, Rusya ve bazı Avrupa ülkelerini de etkileme potansiyeline sahip. Özellikle İran’la petrol ticareti yapan ülkeleri etkileyecek olan son yaptırımlar, ABD’nin İran planının son halkası. Bir ülkeyi sadece ekonomisinden vurarak devirmenin mümkün olup olmadığını anlamak için tarihteki ve bugünkü örneklerine bakmak yeterlidir. ABD, askeri ve teknolojik güçle desteklenmiş ekonomik gücünü “cezalandırmak istediği” ülkelere karşı Demokles’in kılıcı gibi kullanırken, bu yöntemin İran üzerinde başarılı olma ihtimali, Kongredeki birçok kişiye göre dahi çok yüksek değil. 

İran’la nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesinin ardından ABD, İran’a yönelik ilk yaptırım paketini 7 Ağustos 2018’de, ikinci aşama yaptırım paketini ise 5 Kasım 2018’de devreye soktu. ABD, bu tarihte aralarında Türkiye’nin de olduğu 8 ülkeye İran’a yönelik yaptırım paketinde petrol ithalatı konusunda 180 gün muafiyet tanıdı. Bu kararla 2 Mayıs’a kadar Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan, Türkiye, İtalya ve Yunanistan, söz konusu yaptırımdan muaf tutuldu. Trump yönetimi önceki hafta yaptığı açıklamayla söz konusu ülkelere tanınan muafiyet hakkının uzatılmayacağını bildirdi. Bu kararlar 2 Mayıs’tan itibaren İran’dan petrol almak isteyen ülkeler artık ABD’nin yaptırımlarına maruz kalabilecek. 

Söz konusu kararın sadece İran yönetimini değil, daha fazla İran halkını ve ABD’nin birçok müttefikini de olumsuz etkilediği açıktır. Bu karar hayata geçtiğinde bunun elbette bölgede yansımaları olacaktır. İran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu düşünen AB ülkelerinin yeni durumdaki İran ekonomi politikaları önemli olacaktır. 

Bu süreçte ortaya çıkacak petrol arzı sorununu Suudi Arabistan ve BAE ile aşacağını vaat eden ABD’nin bu yaklaşımı henüz uluslararası piyasaların satın aldığı bir tutum değil. Tek taraflı ve istişaresiz bir adım atan Trump yönetiminin bu “ekonomik kumarı” bakalım ABD ile İsrail’in istediği sonucu verecek mi? Fakat kesin olan bir şey varsa o da şudur: Trump yönetiminin İran stratejisi, tek kanatlı ve istikameti net olmayan bir kuşa benziyor. Trump bu kuşun ekonomik, Netanyahu da askeri gücüne güveniyor olabilir; fakat henüz Suriye ve Venezuela’da hemen hiçbir şeyi çözemeyen ABD’nin İran meselesini kendi adına “çözmesi” pek kolay olmayacaktır. 

@hakancopur1

Tüm Açık Görüş haberleri için tıklayın