Nükleer düzenin çözülmesi: Belirsizlik, caydırıcılık ve sistem krizi
ABONE OL

Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan/ Kırıkkale Üniversitesi

Uluslararası sistem, Soğuk Savaş sonrası dönemde nükleer silahların yayılması ve caydırıcılık dengeleri açısından yeni bir evreye girmiştir. Ancak bu evrenin en dikkat çekici yönlerinden biri, klasik nükleer güç tanımının dışında kalan ve "belirsiz nükleer aktörler" olarak tanımlanabilecek devletlerin sistemde giderek daha merkezi bir rol üstlenmesidir. Bugün bu bağlamda iki kritik aktör öne çıkmaktadır: İsrail ve İran. Her iki aktör de farklı düzlemlerde nükleer kapasite ile ilişkilendirilmekte; ancak bu kapasitenin kapsamı, sınırları ve operasyonel doktrini tam olarak bilinmemektedir. Bu durum, uluslararası sistemde yeni bir nükleer belirsizlik rejimi üretmektedir. Bu çerçevede asıl kritik eşiklerden biri, ABD ile Rusya arasında stratejik nükleer dengeyi belirli bir çerçeveye oturtan New START Antlaşması'nın fiilen işlevsiz hale gelmesi ve sona eriş sürecine girmesidir. Söz konusu anlaşma, yalnızca iki büyük güç arasındaki nükleer başlıkların sınırlandırılmasını değil, aynı zamanda uluslararası sistemdeki genel caydırıcılık mimarisinin istikrarını sağlayan bir "çerçeveleyici düzen" işlevi görmekteydi. Bu düzenin aşınması, nükleer güçler arasındaki öngörülebilirliği azaltırken, sistemde kontrolsüz belirsizlik alanlarını genişletmektedir. Başka bir ifadeyle, artık nükleer denge yalnızca kapasite üzerinden değil, belirsizlik ve niyet okuma üzerinden şekillenmektedir.Keza küresel nükleer denetim mimarisinin temel kurumsal aktörü olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın etkinliği de ciddi biçimde tartışma konusudur. IAEA her ne kadar teknik denetim ve doğrulama mekanizmaları açısından merkezi bir role sahip olsa da denetim kapasitesinin siyasi sınırlar tarafından belirlenmesi, ajansın etkinliğini sınırlamaktadır. Özellikle bazı kritik nükleer faaliyetlerin ya denetim kapsamı dışında kalması ya da sınırlı erişimle izlenebilmesi, "küresel nükleer şeffaflık" iddiasını zayıflatmaktadır. Bu durum, denetim ile egemenlik arasındaki gerilimi yeniden görünür kılmaktadır.

NPT'nin yapısal sınırlılıkları

Bu tartışmanın bir diğer boyutu ise Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması ekseninde ortaya çıkmaktadır. NPT, teorik olarak küresel nükleer düzenin temelini oluştursa da, pratikte ciddi yapısal sınırlılıklar içermektedir. İsrail'in antlaşma dışında kalması ve İran'ın "eşik nükleer aktör" konumu, bu rejimin kapsayıcılığı ve bağlayıcılığı konusunda önemli soru işaretleri doğurmaktadır. Dolayısıyla mesele yalnızca nükleer silahların yayılması değil; aynı zamanda bu yayılmayı düzenleyen normatif çerçevenin aşınması haline geldi. Tüm bu gelişmeler, İran–İsrail–ABD hattında yaşanan gerilimi bölgesel bir kriz olmaktan çıkararak, küresel nükleer caydırıcılık sisteminin sınırlarını zorlayan bir sürece dönüştürmekte ki özellikle Natanz ve Dimona ekseninde ortaya çıkan riskler, tarafların giderek simetrik misilleme mantığına dayalı yeni bir caydırıcılık formuna yönelimi göstermekte. Ancak biz öncelikle var olan sistemi sorgulamlıyız.

Nükleer düzenin paradoksu: Güvenlik mi, hiyerarşi mi?

Nükleer söz konusu olduğunda bilinmesi gereken en temel husus, ortada "kusursuz bir düzen" olmadığıdır. Aksine mevcut yapı, küresel nükleer sistemin hem taşıyıcısı hem de en kırılgan noktasıdır. Bununla birlikte, bu kırılgan yapıya rağmen nükleer silahların herkesin elinde bir "oyuncak" haline gelmesinin de önüne geçilmiştir. "Oyuncak" ifadesini özellikle kullanıyorum; çünkü insanlık, II. Dünya Savaşı'nın sonunda Hiroşima ve Nagazaki'de yaşanan yıkım ile nükleer silahın ne anlama geldiğini, nasıl bir felaket ürettiğini ve bu kapasiteye sahip olmanın sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini doğrudan tecrübe etmiştir. Bu tarihsel kırılma, nükleer silahların kontrol altına alınmasını bir tercih değil, zorunluluk haline getirmiştir. Tam da bu zorunluluğun bir sonucu olarak 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması ortaya çıkmıştır. NPT, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak amacıyla oluşturulmuş küresel bir anlaşmadır ve üç temel sütun üzerine inşa edilmiştir. İlk olarak, yayılmanın önlenmesi çerçevesinde nükleer silaha sahip olmayan devletlerin bu kapasiteyi geliştirmemesi hedeflenirken ikinci olarak da silahsızlanma ile mevcut nükleer güçlerin zaman içerisinde bu silahları azaltması amaçlanır. Son olarak da barışçıl kullanım konusu karşımıza gelir ki burada nükleer enerjinin sivil amaçlarla kullanılmasına izin verildiği görülür. Ancak burada özellikle altını çizmek gerekir ki NPT yalnızca bir güvenlik rejimi değildir; aynı zamanda açık biçimde bir hiyerarşi üretmektedir. Daha net bir ifadeyle, NPT teorik olarak yayılmayı önlemeyi amaçlarken, pratikte nükleer gücü belirli aktörlerin elinde meşrulaştıran bir yapı ortaya koymaktadır. Nitekim NPT, bir yandan nükleer silahların kontrolsüz yayılmasını engelleyen bir mekanizma sunarken, diğer yandan uluslararası sistemde asimetrik bir güç dağılımını kurumsallaştırmaktadır.

Yani ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık "meşru nükleer güçler" olarak kabul edilmektedir; ki bunlar aynı zamanda BMGK'nın daimi üyeleridir. Diğer tüm devletler ise nükleer silah geliştirmesi yasaklı aktörler olarak konumlandırılmakta ve yalnızca sivil nükleer faaliyetler öne çıkarılmaktadır. Bu durum, nükleer düzenin temel paradoksunu ortaya koymaktadır: NPT, küresel güvenliği sağlamak için vardır; ancak bunu eşitlik üzerinden değil, hiyerarşi üzerinden gerçekleştirir. Bu nedenle nükleer düzeni anlamak, yalnızca silahların sayısını ya da teknik kapasiteyi analiz etmekle sınırlı değildir. Asıl mesele, bu silahların kimler için meşru kabul edildiği ve kimler için yasaklandığıdır.

Ne kadar "barış" hedefleniyor?

İkinci olarak, NPT ile birlikte küresel nükleer düzenin uygulanabilirliğini sağlayan kurumsal yapıya, yani Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na bakmak gerekmektedir. Ajansın doğuşu, ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower'ın 8 Aralık 1953'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı "Barış İçin Atomlar" konuşmasına dayanmaktadır; ancak bu sürecin ne kadar "barış" ürettiği de ayrıca sorgulanmalıdır. IAEA, 1957 yılında kurulmuş olup, nükleer enerjinin barışçıl kullanımını teşvik etmek ve aynı zamanda nükleer faaliyetlerin askeri amaçlara kaymasını engellemek üzere tasarlanmış teknik bir denetim ve iş birliği kurumudur. Bu yönüyle NPT'nin sahadaki uygulayıcısı ve doğrulayıcı mekanizması olarak işlev görmektedir. IAEA'nın teknik iş birliği projelerine bakıldığında ise kurumun yalnızca bir denetim organı olmadığı, aynı zamanda nükleer teknolojinin sivil kullanımını yaygınlaştıran bir kapasite üretim merkezi olduğu görülmektedir. Kurum, nükleer tekniklerin diğer yöntemlere göre avantaj sağladığı ya da mevcut yöntemleri tamamladığı alanlarda üye devletlere uzmanlık ve teknik destek sunmaktadır. IAEA, bir yandan nükleer teknolojiyi yaygınlaştırarak kalkınma ve teknik kapasite üretimine katkı sağlarken, diğer yandan bu süreci belirli sınırlar içerisinde tutarak kontrol etmektedir. Yani kurum, sadece bir "teknik destek sağlayıcısı" değil; aynı zamanda nükleer bilginin nasıl, kimlere ve hangi ölçüde aktarılacağını belirleyen bir filtre mekanizmasıdır.

Ancak burada özellikle NPT kapsamında olma ya da antlaşmaya taraf olma ekseninde ciddi eksiklikler söz konusudur. Bu eksiklikler, denetim ve kontrol mekanizmalarının kapsayıcılığını sınırlamakta ve sistemde gri alanlar oluşturmaktadır. Bu nedenle bugün İran ve İsrail arasında devam eden savaşın boyutları ve etkileri, nükleer belirsizlikler nedeniyle öngörülemez bir noktaya ulaşmış durumdadır denilebilir.

Bugün İran–İsrail savaşı, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; aksine küresel nükleer mimarinin sınırlarını açığa çıkaran bir kırılma alanı olarak okunmalıdır. NPT'nin kapsayıcılık sorunu ve IAEA'nın denetim kapasitesinin siyasi sınırlarla çevrelenmiş olması, sistemde denetlenemeyen ve tanımlanamayan alanlar üretmektedir. Tam da bu nedenle, İran'ın "eşik nükleer aktör" konumu ile İsrail'in "belirsiz nükleer güç" yapısı karşı karşıya geldiğinde, ortaya klasik caydırıcılığın ötesine geçen yeni bir nükleer gerilim evresi çıkmaktadır. Bu savaş, bize açık biçimde şunu göstermektedir: Mevcut nükleer düzen, yayılmayı sınırlamakta belirli ölçüde başarılı olsa da, belirsizlikleri yönetme konusunda yetersiz kalmakta; bu da sistemin kendi içinde ürettiği boşlukların sahada kriz olarak geri dönmesine neden olmaktadır.

  • Merve Suna Özel Özcan
  • açık görüş
  • iran