Ortadoğu kamuoyu İsrail sorununu çözmeye hazır mı?
ABONE OL

İsrail'in Gazze üzerindeki mezaliminin hız kesmeden devam ettiği günleri yaşıyoruz. 7 Ekim 2023 tarihinde Hamas'ın askeri kanadı olan İzeddin El-Kassam Tugaylarının Aksa Tufanı operasyonundan bugüne neredeyse 2 aylık bir zaman geçmiş bulunmakta. Bu süreçte İsrail'in uygulamalarına bakıldığında sivillerin hedef alınması, hastanelerin, okulların bombalanması gibi uluslararası hukukun ve savaş suçu olarak nitelendirilebilecek normların tamamıyla ayaklar altına alınarak defalarca çiğnendiğine tanık olmaktayız. Bu yazının kaleme alındığı 24 Kasım tarihinde yürürlüğe girmesi beklenen ateşkesin de savaşı bitirecek bir eylem olarak değil, İsrail'in katliamlarının yavaşlatılacağı geçici bir süreç olarak değerlendirilmesi gerekir. Zira daha önce ateşkesin mevzubahis olmadığını dile getiren, Hamas'ın kökünü kazımadan bu işin bitmeyeceğini söyleyen bir İsrail hükümeti söz konusu.

Olaya insani açıdan bakıldığında son derece karamsar bir tablo karşımıza çıkmakta. Zira çocuk, kadın, erkek, yaşlı, yetişkin demeden soykırım suçu işleyen bir İsrail var. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Filistin meselesinin halli ancak ve ancak İsrail'in bu topraklar üzerindeki varlığının sorgulandığı, bir devlet olarak meşruiyet zemininin kalmadığının kabul edildiği bir düzeyde mümkün olabilir. Bunun için ise ne uluslararası ortamın ne de özelde Ortadoğu kamuoyunun hazır olmadığını görmekteyiz. Dolayısıyla birtakım ateşkes kararları ya da başka türlü girişimlerin kısa ve uzun vadede insani boyutta yaşanan sorunlara merhem olmayacağını görmek gerekir.

Karizmatik liderlik

İsrail'in varlığının sorunsallaştırıldığı bir dönem olmuştu. 1948 Arap İsrail Savaşı ile başlayıp takribi olarak 1970'lerin ortalarına kadar geçen zaman diliminde, Arap kamuoyu için Filistin meselesi bir Arap davası olarak görülmüş ve İsrail'in asla tanınmadığı ve kayıtsız şartsız bir düşman olarak tanımlandığı bir süreç yaşanmıştı. Mısır'da 1950'li yıllarda iktidarda olan Cemal Abdünnâsır, Arap milliyetçiliğinin bayraktarlığını üstlenmiş, hitabeti, karizması ve birtakım iktidar araçlarıyla (Bütün Arapların hayranlıkla dinlediği Ümmü Gülsüm'ün ses ve hitabet kabiliyetinin bir propaganda aracı olarak kullanılması gibi) yalnızca Mısır'da değil neredeyse bütün Arap kamuoyunda etkili bir lider olmuştu. Uluslararası alanda Bağlantısızlık politikasını benimsemiş, antiemperyalist söylemlerle İngiltere'nin Süveyş üzerindeki hakimiyetini bitiren bir lider karizmasını elde etmiş, dolayısıyla, Batı yanlısı rejimlerin hâkim olduğu Irak, Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerde dahi Nâsırizm'in tesirleri görülmüştü. Her ne kadar antiemperyalist bir yaklaşımla Soğuk Savaş şartlarında Batı ve Doğu bloklarıyla belirli bir mesafe tutmuş olsa da bu pozisyonunu aynı zamanda kendi lehine araçsallaştırarak her iki bloğun da yanına çekmeye çalıştığı bir isim olmuştu. Öyle ki örneğin 1956 yılında Süveyş'i millileştirdiğini ilan ettiğinde İngiltere, Fransa ve İsrail'i de yanına alarak askeri müdahalede bulunmuş ve ilk etapta Mısır ordusu hezimete uğramıştı. Sovyetler Birliği ve ABD'nin gösterdikleri tepki (bu gelişme soğuk savaş sürecinde iki blok liderinin aynı doğrultuda hareket ettiği nadir örneklerdendir) nedeniyle İngiltere ve müttefikleri geri adım atmak ve Süveyş üzerindeki Mısır hakimiyetini kabul etmek zorunda kalmışlardı. Bu gelişme aynı zamanda dekolonizasyon sürecinde İngiliz hegemonyasının büyük ölçüde ABD'ye devredilmesinin de bir göstergesi olmuştur. Askeri alanda büyük bir başarı gösteremese de uluslararası rekabetteki bu gelişme Nâsır'ın yıldızını parlatmış ve bundan sonraki süreçte İsrail karşısında duruş gösteren lider yapmıştı.

Nâsır iktidara gelirken Mısır kamuoyunu arkasına almasını sağlayan şey müstemlekeciliğin bitirilmesi konusundaki ortak kanaatti. Bu bağlamda Müslüman Kardeşler hareketinin de büyük ölçüde desteğini almıştı. 1952 darbesiyle iktidara geldikten sonra ise Müslüman Kardeşler'i sindirmek yaptığı ilk hamlelerden olmuştur. Bu durum, iç siyasi çatışma ve otoritesini sağlamlaştırma temellerinde izah edilebilse de, Ortadoğu açısından daha makro çerçeve olan dekolonizasyon çerçevesinde değil, gelişmelerin Arap milliyetçiliği çerçevesinde ele alınması sürecine vesile olmuştur. Nitekim 1967 yılındaki 6 gün savaşlarında İsrail'in Araplar karşısında beklenmedik hamlelerle kaydettiği ilerleme meselenin salt Arap davası olarak görülmesinin bir hata olduğunu ortaya koymuştur. Bundan sonradır ki Nâsırizm gözden düşmeye başlamıştır.

Filistinliler yalnız bırakıldı

Fakat Arap milliyetçiliği temelinde İsrail'in varlığını sorunsallaştırmanın yerini yeniden anti kolonyalizm ya da Müslüman kardeşler temelindeki gibi İslâmcı bir anlayış almamıştı. Bunun yerine Arap ülkelerinin kendi çıkarlarının peşine düştükleri, İsrail karşısında sert söylemlere sarılsalar da öncekiler gibi cephe mücadelesine girişmeyi göze alamamışlardı. 1973 savaşı bir istisna gibi görülse de, esasında Nâsır'dan sonra iktidarı devralan Enver Sedat'ın parlatılması için araçsallaştırılmıştır. 1967 sonrasında Filistinliler İsrail karşısında Arap soydaşları tarafından yalnız bırakılmışlardı. Nitekim FKÖ'nün kuruluş süreci ve Yaser Arafat'ın Filistin davasının bayrağını eline alması da bu süreçtedir. Arap milliyetçiliği ya da Arap sosyalizmi temelinde yürütülmek istendiğinde bu davaya artık diğer Arap memleketlerinin son derece sınırlı destekleri söz konusudur. FKÖ ve diğer Filistinli irili ufaklı örgütlerin her türlü faaliyetleri de İsrail'in Batı kamuoyunda etkin propaganda faaliyetleri sayesinde terör çerçevesine alınmıştı. Bu arada İsrail'in yerleşimci müstemlekecilik politikaları da hızla devam etti.

1980'li yılların sonlarına doğru Siyonizm'in amacının Filistin topraklarını tamamen ele geçirmek olduğunu vurgulayan ve bu müstemlekecilik faaliyetine karşı bir eylem olarak İntifada hareketi başlatılmıştı. Bu hareket silahsız bir sivil direniş hareketi olarak uluslararası kamuoyunda son derece etkili olmuştu. Bu eylemlerle birlikte Hamas'ın da yükselişe geçtiğini söylemek gerekir. Ve bundan sonraki süreçte Gazze öncelikli olmakla birlikte Filistin toplumunun genelinde hızla yayılan bir destek gördüğü de açıktır...

1. ve 2. İntifada hareketleri de İsrail yayılmacılığını durduramamış ve bugün herkesin bildiği o harita görüntüsü söz konusudur. Hamas'ın Filistin'de büyük ölçüde destek bulmasına neden olan şey, Filistin meselesini esas saiki olan dekolonizasyon temelinde ele alması olmuştur. Nitekim bugün yaşanan gelişmelerin uluslararası kamuoyu nezdinde tartışıldığı zemin de bir bakıma bu boyuttadır. İsrail ve onu destekleyen güçler Hamas'ı, daha önceleri Filistin'de yürütülen her direniş hareketi gibi terör çerçevesine sıkıştırmak isterken, Hamas'ın bir siyasi oluşum olarak hareket etmesi bu propagandayı boşa çıkarmaktadır. Hamas'ın askeri kanadına ismini veren İzzeddin El-Kassam'ın hayat hikayesine bakıldığında, Trablusgarp'ta İttihatçılarla birlikte Libya direnişinin örgütlenmesinde bulunmuş, 1. Dünya Savaşında Osmanlı askeri olarak savaşmış, Savaş sonrasında Suriye'de Fransız Mandasına karşı savaşmış, daha sonra Filistin'deki Yahudi yerleşimine karşı mücadele etmiş ve İngilizler tarafından şehit edilmiş olduğu görülür. Bugün Hamas'ın o isme atıfta bulunması boşuna değildir. Önceki İntifada hareketleri bir nevi pasif direniş eylemleri iken bugün karşı karşıya olduğumuz manzara, yerlilerin kolonyalist güçlere karşı yaptığı bir atak olarak tezahür etmektedir. Nitekim sadece askeri hedeflere yönelik eylemlerde bulunulması da bugünkü gelişmeleri terör çerçevesine sokma çabasını boşa çıkarmaktadır. Zira 1970'li yıllardan itibaren Filistin meselesi etrafında yürütülen birtakım eylemler (uçak kaçırma, intihar bombası gibi), bu propagandaya malzeme teşkil ediyordu. Fakat bugün durum farklıdır.

7 Ekim milat değil

7 Ekim'i bir milat gibi görmek sorunludur. Durup dururken, herşey güllük gülistanlıkken Hamas, üstelik İsrail'in neler yapabileceğini bile bile böyle bir eyleme girişti gibi bir yaklaşım, tarihsel boyutu göz ardı eden ve İsrail'in sanki yayılmacılığının bir noktada durduğunu varsayan bir yaklaşımı ifade eder. Halbuki İsrail'in Filistinliler üzerindeki baskı ve katliamları yeni başlamış değildir ve duracak gibi de görünmemektedir. Ama evet, 7 Ekim önemli bir kırılmayı ifade eder. Zira Gazze özelinde de olsa Filistinlilerin ilk defa askeri bir operasyonla İsrail'i vurabildiğini gösteren bir gelişme olmuştur Aksa Tufanı Operasyonu. Devamındaki gelişmelere bakıldığında da, İsrail'in her türlü bombardımanla Gazze'ye zarar verebilirken bir türlü kara harekâtına girişemediği, yeltendiği noktalarda da kayıp verdiği ya da geri püskürtüldüğü sahneler yaşanmaktadır. Bu, 1967'den beri oluşan İsrail'in bir türlü yenilemeyeceği gibi bir algının yıkılmasının ipucudur.

Gazzelilerin vatan müdafaası, müstemlekeciler açısından hiç beklenmedik bir duruma işaret eder. Zira yerleşimci kolonyalistler, her daim boyun eğmiş ya da eğdirilmiş, teslim olan ve yönetilmeyi bekleyen yerlilerle muhatap olacaklarını farz ederler. Batılı devletlerin apar topar İsrail'e destek yarışına girmeleri bir panik halini göstermektedir.

Bugün dünya kamuoyunda toplumlar, Filistinlilerin haklı mücadelesini görüyor ve destekliyor. Siyasi otoriteler tarafından bir takım yasaklama ve engellemelere rağmen sokaklara dökülüyor ve o otoritelerin de söylem değişikliğine gitmesine vesile olabiliyorlar. Gazze direnişini kimi dekolonizasyon, kimi İslâmi cihat çerçevesinde görse de, kesin olan İsrail'in katliamlarına karşı bir refleksin oluştuğudur. Bu durum İsrail başta olmak üzere birçok Batılı devletin, aynı zamanda Batı ile ilişkileri ölçüsünde var olabilen Ortadoğu rejimlerinin de istikbalinin sarsıntıda olduğunu gösteriyor...

[email protected]