Şehirleri Aşan Şehirliler: Vulçıtrın ve Âşık Çelebi
ABONE OL

Gönlümde yer eden kadim şehirlerin neredeyse tamamını öncelikle oranın yetiştirdiği önemli isimler aracılığı ile tanıdım. Hayatımı uzunca bir süre meşgul eden Vardar Yenicesi'ni önce Usulî, sonra Hayalî, Günahî ve Hayretî ile keşfettim. Yenişehirli Avnî Bey sayesinde gündemimde Yenişehir Fener diye bir şehir oldu. Kızıldeli Sultan ve Balım Sultan dolayısı ile Dimetoka herkese her vesile ile anlattığım bir şehre dönüştü. Ali Şir Nevayî ve Molla Camî ile hala göremediğim Herat hayallerimi ve rüyalarımı süslüyor. Liste uzayıp gider. Bu hatırlatmalar da gösteriyor ki şehirlerin adını hem ölümsüzleştiren hem de tüm dünyaya tanıtan önemli unsurlardan birisi oranın yetiştirdiği önemli isimlerdir. Nitekim halk muhayyilesi, dini ve kültür tarihimizin önemli isimleri olan Yunus Emre gibi Nasrettin Hoca gibi adları benimseyip onlara kendi şehirlerinde mezar veya makamlar ihdas ederek hemşehriliklerinden gurur duyduğunu göstermiştir. Ben bugün sizlere yine bir kültür adamı aracılığı ile adını duyduğum az bilinen bir yerleşim yerinden, aynı zamanda onu bize tanıtan isimden söz edeceğim.

Bahsedeceğim şehir Arnavutlarca Vushtrri, Slav kökenli kaynaklarda Vučitrn, Türkler arasında Vıçıtırın/Vuçıtırın Osmanlı kaynaklarında ise Vulçıtrın şeklinde anılan yerleşim merkezi. Vulçıtrın, Kosova'nın başşehri Priştine'nin kuzeybatısında Kosova ovasının kuzey kenarında yer alır. Akdeniz kıyısındaki Dubrovnik'ten Balkanların iç bölgelerine giden yol üzerinde yer alması dolayısı ile stratejik bir konumda olan Vulçıtrın, tarihin erken çağlarından beri önemli bir yerleşim yeri oldu. Burası 1389 Kosova savaşının ardından Osmanlı yönetimine katıldı. Zaman zaman elden çıktıysa da 1455 yılında kalıcı olarak Osmanlı toprağı oldu ve 1912 yılına kadar bu durum devam etti. Özel konumu dolayısıyla da fetihten itibaren Rumeli Beylerbeyliğine bağlı Kosova bölgesinin önemli bir kısmını içine alan sancak merkezi oldu.

Evliya Çelebi ziyaret etmişti

Fethi izleyen yıllarda hızlı bir şekilde büyüyen Vulçıtrın bir yandan başka Balkan şehirleri gibi özellikle şehir merkezine iskân edilen Türk nüfus ve bölge halkından Müslüman olanlarla bir Türk Müslüman şehrine dönüşürken, Kosova Fatihi Murad Hüdavendigar'ın türbesinin sınırları içinde bulunması yüzünden Devletçe önemsenen bir merkez oldu. Nitekim bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi, burada 2000 evden, çarşılardan, cami, medrese, tekke ve mekteplerden söz eder. Vulçıtrın XIX. yüzyıldaki idarî değişiklikler sebebiyle sancak merkezi olma özelliğini kaybetti, izleyen dönemlerde Kosova bölgesindeki çalkantılardan etkilenip gerilemeye başladı. Balkan savaşları sırasında Vulçıtrın'daki Osmanlı hâkimiyeti sona erdi (1912) ve halkın büyük bölümü Türkiye'ye göç etti. Günümüzde Kosova'nın vilayet merkezlerinden biri olup Arnavutların yaşadığı ama belli oranda Türk nüfusa da olan bir şehirdir. Osmanlı döneminin zengin mimari eserlerinden günümüze az sayıda örnek ulaşmıştır. Bunlar cami, hamam, köprü, kale, tekke ve türbeden ibarettir. Bugün şehrin içindeki tarihi köprü eskiden Sitnica nehrinin üzerinde iken zamanla suyun mecrasını değiştirmesi sonucu altından su akmayan turistlerin ziyaret ettiği bir eser haline dönüşmüştür.

Ben Vulçıtrın adını ilk kez biyografi tarihimizin bitip tükenmeyen merakıyla bize eşsiz malzemeler sunan Âşık Çelebi (1520- 1572) vesilesi ile duydum. Babasının Vulçıtrın kadılığı sırasında burada doğan Çelebi, Vulçıtrın'da ne kadar kaldı bilemiyoruz ama Rumeli'ye aşk derecesinde bağlılık gösterdiği ve yetişkin bir konuma ulaştıktan sonra görevlerinin çoğunu bu bölgede yaptığı, hatta mezarının bile Yahya Kemal'in şehri Üsküp'te, yani bir başka Rumeli şehrinde olduğu hesaba katılacak olursa buradan iyi hatıralar ve intibalar taşıyarak ayrıldığı söylenebilir.

Âşık Çelebi neden önemli?

Geçtiğimiz ay gerçekleşen bir Balkan seyahatinde yolumuz Kosova'ya düştü (17-18 Eylül 2023). Priştine'de ilk ziyaretimizi Murad Hüdavendigar türbesine yaptıktan sonra kafile halinde Prizren'e geçecektik. Fakat bize refakat eden orada görevli arkadaşımıza bu yolculuğun Vulçıtrın'ı gördükten sonra mümkün olup olamayacağını sordum. Olumlu cevap alınca da sadece Âşık Çelebi'nin hatırasına hürmeten yola koyulduk. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra hedefimize ulaşmıştık. Şehirde tarihi arka planla ilgili pek bir şey bulamayacağımızı biliyordum. Sadece Çelebi'nin yürüdüğü yollarda yürümek, baktığı manzaralara bakmak, onun soluduğu havayı teneffüs etmek istemiştik. Şükür ki bu dileklerimiz gerçek oldu.

Peki kim bu Âşık Çelebi, niye bizim için bu denli önemli bir isim? Önemli bir Seyid ailesinin çocuğu olan Âşık Çelebi'nin hayat hikayesi Anadolu topraklarının yurt oluşu menkıbesiyle özdeştir. Bir Horasan ereni olan ve şimdi Bursa'da yatmakta olan Emîr Sultan (1368-1430) Anadolu'ya gelirken Bağdat'ta Âşık Çelebi'nin büyük dedesi Seyyid Natta'ın evine misafir olur. O gece aralarında nasıl bir sohbet gerçekleşir, nasıl bir dostluk teşekkül eder ki ertesi gün Seyyid Natta da Bağdat'taki kurulu düzenini bozup Emîr Sultan'la birlikte yola düzülüp Bursa'ya gelir. Böylesine önemli kişilerin kendi başkentine gelişine çok memnun olan devrin padişahı Yıldırım Bayezid, kendi kızını Emîr Sultan'a, veziri İshâk Paşa'nın kızını Seyyid Nattâ'a verip onları hoşnud ederek kendi ülkesine bağlar. Baba tarafından böylesine önemli bir aileye mensup olan Çelebi'nin annesi de soyu Ebû İshâk Kâzerûnî'ye (963-1034) çıkan ve II. Bayezid devrinde büyük bir nüfuz sahibi olan şair ve alim II. Bayezid'in kazaskerlerinden Müeyyedzade'nin (1456-1516) kızıdır.

Böylesine önemli bir aile ortamına doğan Âşık Çelebi'nin doğumu izleyen yıllarda talihi yaver gitmez; kırk günlükken annesini, on dört-on beş yaşlarında iken babasını kaybeder. Öksüz ve yetim olmanın bütün sıkıntılarıyla karşılaşarak büyüyen Çelebi, eğitimine İstanbul'da devam eder. Devrin ünlü hocalarından ders alarak çok iyi bir eğitim görür. Hiç şüphesiz Müeyyedzade'nin torunu olması, babasının çevresi ve teyzesinin kocası olan Rumeli kazaskeri Fenarî Muhyiddin Efendi ile yakınlığı bu münasebetlerde ona yardım eder. Bu imkanlarla İstanbul'da devrin meşhur şairleri ve belli başlı alimleri ile de tanışır. Zâtî (1471-1546), Taşlıcalı Yahyâ, (1488?-1582?) Hayâlî (?-1557), Rahikî (?-?), Kandî (?-1554) gibi şairler bunların bir kısmıdır.

Öğrenim sonrası çalışmaya başlayan Âşık Çelebi Bursa ve İstanbul'da memuriyet hayatına adım atar. Daha sonra Osmanlı bürokrasisi içinde önemli bir görev olan baba mesleği kadılığa başlar. Silivri ile başlayan bu kadılık görevi onu tekrar doğduğu topraklara götürür; doğduğu yere çok yakın olan ve artık Vulçıtrın'ı da gölgede bırakacak olan Piriştine'ye kadı tayin edilir. Daha sonra Serfice, Narda, Niğbolu, Rusçuk ve Kratova gibi Balkan şehirlerinde süren bu görevin Anadolu'daki tek mekânı Manavgat kadılığıdır. Rumeli şehirlerini çok benimseyip seven Aşık Çelebi buralara dair düşüncelerini eserlerinde sıklıkla ve özlemle dile getirir. Özellikle bölgenin simgesi olan Tuna nehri için yazdığı Tuna redifli şiiri bunun örneklerindendir. Klasik şiirde bu tür reel tabiat manzaralarını ele alan şiirler yok denecek kadar azdır.

Başarılı kadılık görevi yanında verdiği eserlerle dikkat çeken Çelebi'nin bu konumunu değerlendiren Osmanlı yönetimi onu hayatta olduğu sürece görev yapmak üzere Balkanların kalbi sayılacak Üsküp'e kadı tayin eder. Bu ayrıcalıklı ve taltif sayılacak görevlendirmeden mutlu olan Çelebi'nin sevinci uzun sürmez ve yakalandığı zatülcenp hastalığından kurtulamayarak 1572 yılında elli iki yaşında, eser verme açısından en verimli döneminde hayata veda eder. Üsküp'teki mezarına daha sonra bir türbe yaptırılır. Günümüzde bu alan halk arasında Gazi Baba veya Kadı Baba Türbesi olarak anılmaktadır. Türbenin bulunduğu semt Gazi Baba Belediyesi adını almıştır ve Üsküp'ün en büyük belediyesidir.

Âşık Çelebi Osmanlı toplumunda bilimin nasıl uygulama ile birlikte yürüdüğünün en karakteristik örneklerinden biridir. Bugünkü anlamda yargı ile belediye hizmetlerinin birlikte götürüldüğü bir görev olan kadılık sırasında çok sayıda önemli çalışma kaleme alır. Üstelik bunlar çok farklı alanları ilgilendiren örneklerdir. O bir yandan pek çok Osmanlı aydını gibi şiirler kaleme alırken öte yandan Kırk Hadis çevirileri tertip ve tercüme ediyor bir yandan da Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilmesi hadisesini konu alan bir eseri Farsçadan çeviriyordu. Bunlara ek olarak siyasetname tarzında bazı telif ve tercüme eserler yazarken kadılık tecrübelerini içeren çeşitli mahkeme ilamlarını derleyerek ilgililere sunmaktaydı. Bunlara Sigetvarnâme gibi Kanûnî'nin Sigetvar seferine ait manzum bir mesneviyi de eklemek gerekir.

Ama Âşık Çelebi'ni adını günümüze taşıyan ve onu unutulmaktan kurtaran çalışmaları bunlar değil biyografi alanında gerçekleştirdikleridir; Zeyl-i Şakâyık ama illa da Şairler Meydanı olarak günümüze aktarabileceğimiz Meşâ'irü'ş-Şu'arâ adlı biyografi kitapları. Bu çalışmaların ne anlama geldiğini iyi bilen Osmanlı yönetimi onu artık hayatta olduğu sürece görev yapacağı Üsküp kadılığı ile ödüllendirir.

Aslında Âşık Çelebi'ye gelinceye kadar İslam medeniyeti çerçevesi içinde biyografi ustadan çırağa geçen bir zanaat gibi kıvamını ve formunu bulmuş bir şekle dönüşmüştü. Ama Âşık Çelebi şahsi çabasıyla bunu bir adım daha ileriye götürdü. Yazmaya gösterdiği özenin arkasında seyyidlik alameti olarak gördüğü kekemeliğinin etkisi olduğunu düşünüyorum. Böylece o rahatça anlatamadığı düşüncelerini bize yazarak ulaştırmış olmaktadır. Böylece Meşâ'irü'ş-Şu'arâ'da bu meraklı adamın bütün tanıklıkları çok geniş bir biçimde yer bulur. Eserde çok canlı insan portreleri çizilir, bir psikolog gibi şairler ve olaylar tahlil edilir. Bu yönüyle eser bir biyografi kitabını çok aşan bilgilerle doludur. O yüzdendir ki Meşâ'irü'ş-Şu'arâ birçok çalışmaya malzeme olabilecek ürünlerle doludur. Bu özelliği dolayısı ile de tarihçileri, sanat tarihçilerini, coğrafyacıları, sosyologları, etnografları, antrepologları ilgilendiren bir eser ortaya çıkmıştır. İstanbul'un semtleri, kayıkçıları, meyhanecileri, bayramları, Rumeli şehirlerine dair tabiat ve mekân tasvirleri eserde çok canlı anlatılır.

Âşık Çelebi sadece kaleme aldığı biyografilere ilginç yaklaşımı ile değil, bunları yaşadığı dönemde artık durmuş oturmuş bir dil ve üslupla kaleme alışıyla da dikkat çeker. Estetik üslupla kaleme alınmış Meşâ'irü'ş-Şu'arâ metninde kelimelerin işlevi, öğretmekten çok sezdirmeye yöneliktir. Sanatlı anlatım, karşıt kavramlardan yararlanma, yinelemeler, benzetme ve aktarmalar, sesteş, eş ve zıt anlamlı kelimeler Çelebi'nin diline akıcılık ve canlılık kazandırır. Metinde aynı sesleri taşıyan kelimelerin bilinçli bir seçimle tekrarlanarak ikileme veya üçlemeler halinde kullanımı yoluyla elde edilen seciler ve başka edebi sanatlar bu anlatıma renk katar.

"Rivayet ederler ki, Prizren'de oğlan doğsa adından akdem (önce) mahlas korlar, Vardar Yenicesi'nde doğan oğlan baba diyecek vakit Farisî söyler, Priştine'de oğlan doğsa diviti belinde doğar, derler. Binâenalâzâlik, Prizren şair menbaı, Yenice Farisî ocağı ve Priştine kâtip yatağıdır" şeklindeki ifadelerle ortaya su gibi akıp giden bir metin çıkar. Okuyucu, konusu gereği didaktik olan bir biyografi kitabından çok bir edebi metin okuyormuş hissine kapılır. Bu yüzden Meşâ'irü'ş-Şu'arâ biyografi geleneğinde başka örneği olmayan eşsiz bir çalışma, Türk nesir tarihinin tekil örneklerinden biridir. Yazıldığı dönemden (1569) itibaren ilgiyle izlenip değerlendirilen ve içinde 426 şair barındıran Meşâ'irü'-Şu'arâ bu önemli konumuna denk bir araştırma ve yayınla okuyucu önüne çıktı (Kılıç, Filiz, (2010). İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yay. Veya http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-213614/h/asikcelebidivanifilizkilic.pdf). Merak edenlere de bu renkli dünyadan yararlanmak düşüyor.

Bazen şehirlerin yetiştirdikleri isimler, en azından bazı kültürler için, bu yerleşim yerlerinin önüne geçecek kadar öne çıkabilirler. Bu yolla da doğdukları yerin tanıtımına katkı sağlayabilirler. Âşık Çelebi ve Vulçıtrın bu durumun örneğidir.

[email protected]

  • Mustafa İsen
  • açık görüş
  • Âşık Çelebi