Suriye oyununda son perde: Güvenli bölge anlaşması

Açık Görüş Haberleri

Türkiye Suriye ile halen sınır komşusudur ve işler ters giderse YPG/PKK kontrolündeki bölgelere askeri bir operasyonu yine yapabilir. Ancak şartlar o yönde geliştiğinde Türk-Amerikan ilişkilerindeki Suriye yaraları bir kez daha kanayacak ve ilişkideki güvensizlik derinleşecektir.

Hakan Çopur / Araştırmacı, Yazar

Türk-Amerikan ilişkilerinde Suriye düğümü, 2011 yılından bu yana ilişkilerin seyrini ve doğasını etkileyen temel unsurlardan biri oldu. “İnişli-çıkışlı” diye tanımlanabilecek bu sekiz yıllık dönemde güven (ya da güvensizlik) sorunu, ilişkilerin rengini belirledi. ABD’nin verdiği ama tutamadığı sözler, vermediği için can yakan kararlar ve tutarsız adımları ikili ilişkilerdeki Suriye istikrarsızlığının da ana kaynağı oldu. Gelinen noktada Fırat’ın doğusunda güvenli bölge konusunda varılan anlaşma, Suriye konusunda bugüne kadarki istikrarsız ilişki biçiminin son halkası olmaya da, yeni ve daha sağlıklı bir ilişki biçiminin ilk adımı olmaya da aday. Bu noktada Washington’ın meseleyi ele almadaki ciddiyet ve tutarlılığı turnusol kağıdı görevi görecektir. 

Tam da Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon hazırlıklarının son günlerinde Washington’ın devreye girerek bugün üzerinde konuştuğumuz anlaşmaya kapı aralaması önemlidir. Açıktır ki ABD yönetimi Ankara’nın Fırat’ın doğusunda daha önceki Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları gibi bir operasyon daha yapmasını istememektedir. Bunu ister yıllardır “yatırım” yaptığı PKK/YPG’yı korumak, ister Türkiye’nin Moskova ile olan “yakınlığını” zayıflatmak, isterse Suriye’deki dengenin yeniden değişmesinden korktuğu için yapmış olsun fark etmez; günün sonunda ABD Türkiye ile bir anlaşma yapmak zorunda kalmıştır. ABD’yi buna iten temel husus, Türkiye’nin net mesajlarla Fırat’ın doğusuna gireceğini ilan etmesidir. Daha önceki operasyonları yakından takip eden ABD tarafı, herhangi bir adım atmaması durumunda Ankara’nın yeni bir operasyondan geri durmayacağını net bir şekilde görmüştür. Bu bakımdan bugün içeriğini halen net olarak bilemediğimiz anlaşma, esas itibariyle Washington’ın kendini mecbur hissettiği bir anlaşmadır. 

Kapıları açık tutmak

Ancak yine de unutmamak gerekir ki dış politikada ulusal çıkarlar tek bir ülkeyle olan ilişki üzerinden tanımlanamaz. S-400 bağlamında Moskova ile yakın bir ittifak kuran Ankara’nın Rusya’ya “gereğinden fazla yaklaşmamak” için ABD ile köprüleri atmamaya dikkat ettiğini de vurgulamak lazım. Bu bakımdan son anlaşma, bir yönüyle Türkiye’nin “müttefik ABD ile kapıları açık tutma” yaklaşımının da bir yansımasıdır. Eğer Türkiye ABD ile köprüleri atmış olsaydı muhtemelen bu anlaşma da gündeme gelmezdi. Bu bakımdan ABD Başkanı Trump’ın S-400 meselesinden sonra Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarını (en azından henüz) uygulamamış olmasının önemi anlaşılabilir. Kuşkusuz CAATSA ile Suriye’de muhtemel askeri harekat birbirinin doğrudan muadili şeyler değildir; fakat ABD S-400 meselesiyle ilgili olarak mesela Temmuz ayında ülke ekonomisini hedef alan birtakım yaptırımları uygulamaya soksaydı o atmosferde bu tür bir anlaşmanın kapısı dahi aralanamazdı. Şunu vurgulamak gerekir ki, özellikle ABD’nin YPG/PKK’ya desteği gibi faktörlerin Türkiye’deki anti-Amerikancılığı net bir şekilde artırdığı psikolojik koşullarda hiçbir siyasi aktör ABD ile masaya oturmak istemezdi. Dolayısıyla Türkiye’ye (en azından şimdilik) yaptırım uygulanmaması ve Trump’ın bu konuda Obama’yı suçlayıp Türkiye’ye hak vermesi, ilişkilerdeki psikolojik gerginliği azaltmış ve belki de bu anlaşmaya zemin hazırlamıştır. Bu anlaşma aynı zamanda Türkiye’ye, toplamda Rusya ile ilişkilerindeki ağırlık merkezini biraz daha dengeleme ve tüm yumurtalarının tek bir sepette olmadığını gösterme imkanı da vermiştir. Bu anlaşmanın hemen akabinde Rusya’nın Esed rejimine İdlib’de verdiği askeri desteği artırması da dikkate değer bir konu olup, ayrıca bir yazıyı hak etmektedir. 

Güvenli bölge mi değil mi? 

Tüm bu başlıkların yanı sıra halen cevap bekleyen bazı önemli sorular, mevcut olumlu psikolojik faktörlerin ne kadar dayanıklı olduğunu gösterecektir. Örneğin üzerinde konuştuğumuz anlaşma bir güvenli bölge anlaşması mıdır yoksa güvenlik mekanizması anlaşması mıdır? Ankara’nın “güvenli bölge” söylemine mukabil özellikle Pentagon’un ilk günden itibaren anlaşmayı “ortak güvenlik mekanizması” olarak kodlaması dikkate değerdir. İkinci olarak üzerinde konuşulan derinlik ve genişlik konusunda da henüz bir mutabakatın oluşmadığı görülmektedir (ya da kamuoyuna açıklanmamıştır). 

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM) son birkaç gündür “güvenlik mekanizmasının gerektirdiği yerlerdeki YPG unsurları mevzilerini yıkıp geri çekiliyor” şeklindeki basın açıklamaları ilginçtir. Söz konusu basın açıklamalarına bakıldığında sanki ABD ile Türkiye 5 kilometrelik derinlik konusunda anlaşmış ve YPG de buralarda çekiliyor gibi bir algı ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin 30 km derinlik istediği, bu rakam olmasa bile buna yakın bir derinliği talep ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla ya Pentagon bir algı oyunu oynamakta, ya da henüz detayı netleşmemiş bir konuda ön almaya çalışmaktadır. 

Buna ilaveten YPG unsurlarının yerel yönetim birimlerine sızıp oralardaki konseylerde konumlandıkları yönünde de ciddi bilgiler gelmektedir. Bu, başından beri Türkiye’nin karşı çıktığı bir durumdur. YPG/PKK’yı Suriye’de bir “siyasi aktör” olarak görmek isteyen Amerikan yönetiminin YPG’li militanların bölge yöneticisine dönüşmesinden memnun olacağı, hatta bunu teşvik ettikleri söylenebilir. Fakat bu sorunun da mevcut anlaşmada nasıl çözüme bağlanacağı konusu tartışmalara açık olacaktır. 

İkinci Münbiç olmamalı 

Dolayısıyla iki ülkenin kritik bir dönemde bu tür bir anlaşmaya varması çok önemli olsa da, bu anlaşmanın ikinci Münbiç olup olmayacağını anlaşma maddeleri ve bunların sahadaki uygulamaları gösterecektir. Bu anlaşmada içinde YPG/PKK unsurlarının olmadığı bir güvenli bölge çıkması Ankara’nın temel beklentisidir. Dolayısıyla anlaşmada varılacak güvenlik bölge derinliği temel dayanak noktası olacaktır. İkinci olarak da ABD, YPG militanlarının yerel siyasi/yönetici unsurlarına dönüşüp bu bölgelerde kalmasına izin vermemelidir. Bu da özellikle CENTCOM’un bugüne kadar ciddi “yatırım” yaptığı YPG unsurlarını kızağa çekmesi anlamına gelecektir. ABD yönetimi buna gerçekten hazır mıdır ve bu konuda samimi midir? Yoksa Türkiye’nin gönlünü hoş edecek bazı adımlar atıp günün sonunda Suriye’deki “yatırımını” elinde tutmaya devam mı edecektir? ABD’nin bu konudaki kararı, anlaşmanın başarı derecesini belirleyecektir. 

Sonuçta Türkiye Suriye ile halen sınır komşusudur ve işler ters giderse YPG/PKK kontrolündeki bölgelere askeri bir operasyonu yine yapabilir. Ancak şartlar o yönde geliştiğinde Türk-Amerikan ilişkilerindeki Suriye yaraları bir kez daha kanayacak ve ilişkideki güvensizlik derinleşecektir. Bu bakımdan, özellikle akim kalan Münbiç Yol Haritasının ardından bu anlaşmanın iyi-kötü uygulanması, ilişkilerdeki güvenin kısmen de olsa tamiri açısından önemlidir. Bu noktada da Amerikan yönetimine büyük iş düşmektedir. Eğer ABD bu anlaşmada samimiyse bunu maddelerden ve uygulamadan görebiliriz; yok eğer sadece Türkiye’nin askeri operasyonunu durdurmak istediyse Ankara’nın bunu okuyamayacağını düşünmek bile komiktir. ABD’nin Suriye politikasındaki strateji belirsizliği ve tutarsızlıktan yeterince çekmiş olan Türkiye’nin uzun süredir “boş sözlere” karnı toktur. Bu sebeple söz konusu anlaşma, Türk-Amerikan ilişkilerinin Suriye perdesindeki son sahnedir ve Amerikan tarafının ciddiyeti ile samimiyetine muhtaçtır. 

@hakancopur1

Tüm Açık Görüş haberleri için tıklayın