Türkiye’de milliyetçiliğin sosyolojik-siyasal temelleri

Açık Görüş Haberleri

Mustafa Çalık’ın MHP hareketi adı verilen fenomeni bir cümleyle özeti önemlidir: “MHP hareketi, Türkiye’de 1950’lerde hızlanan sosyo-kültürel ve politik değişme sürecinde, yerleşik sosyo-kültürel yapıdaki muhtelif sembol, değer ve davranış kodlarının reaksiyoner bir ideolojik politizasyonla buluşarak eyleme dönüşmesidir.”

Dr. Öner Buçukcu - Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

1960’lı yıllar biterken daha önce CHP karşısında Demokrat Parti içerisinde bulunmuş daha sonra Adalet Partisi içerisinde konumlanmış uç konumlanmaların özgül ağırlıklarının artmaya başladığı gözlenmektedir. Sonraki dönemde bazı kimselerin, tüm dünyada İslâmî hareketler düzen karşıtı olmaklığı dolayısıyla sağ dışı konumlandırılırken Türkiye’de sağda konumlandırılıyor olmasının çarpıklığına ilişkin tespitine sebep olan durumu da Demokrat Parti’nin ve Adalet Partisi’nin düzen karşıtı konumlanıp Tek Parti iktidarından rahatsızlık duyan kesimlerin toplandıkları mecra olmasında anlamlandırmak mümkündür. Bu bağlamda 1960’lı yılların ikinci yarısında Adalet Partisi içerisindeki uç konumlanmaların yavaş yavaş müstakil örgütlenmeye gitmekle birlikte, örgütlenme öncesinde tarihsel önderlerinin Adalet Partisi içerisinde siyaset şansını denemeleri de daha anlamlı hâle gelmektedir. Aslında burada da Tek Parti ideolojisinin Türkiye’de hem siyasal alanı hem de düşünsel alanı biçimlendirme kapasitesi hakkında çıkarımda bulunmak mümkün gözükmektedir. 

27 Mayıs darbesinin de en önemli figürlerinden olan, 1944 yılında Türkçülük-Turancılık Davasından da yargılanmış Alparslan Türkeş de yurda döndükten sonra önce Adalet Partisi’nden milletvekilliği imkânlarını araştırmış, bu mümkün olmayınca daha evvel liderliğini Osman Bölükbaşı’nın yaptığı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde (CKMP) siyaset yapmaya başlamıştır. CKMP’nin tercih edilmesi önemlidir çünkü parti 1948’de siyasal alanın önemli milliyetçi-muhafazakâr figürlerinden Fevzi Çakmak tarafından kurulmuş, 1950’lerde de Demokrat Parti’ye yönelen taşranın muhafazakar popülist söyleme sahip orta sınıflar tepkisinin sembolü haline dönüşmüştür. Partinin ele avuca sığmayan lideri Osman Bölükbaşı daha sonra 29 Milletvekili ile CKMP’den ayrılıp yeniden Millet Partisi’ni kurmuş, CKMP İstanbul milletvekili Ahmet Oğuz’un liderliğinde yola devam etmiştir. Diğer bir deyişle Türkeş ve arkadaşlarının CKMP’de örgütlenmesi hem DP-AP çizgisinin uzağında hem de onların hinterlandında bir arsada yükselmelerinin zeminini hazırlamıştır. 

Burada CKMP’yi Türkeş liderliğinde ele geçiren kadrolara dikkat çekmek ufuk açıcı olabilir. 31 Mart 1965’te törenle CKMP’ye katılan isimler Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Ahmet Er ve Dündar Taşer’dir. 19 Haziran 1965’te ise Mustafa Kaplan, Fazıl Akkoyunlu, Şefik Soyuyüce ve Numan Esin; 23 Haziran 1965’te Münir Köseoğlu partiye katılacaktır. Bu isimlerin tamamı 27 Mayıs’tan sonra oluşan Milli Birlik Komitesi’nin üyeleri olup bir kısmı sonraki dönemde 14’ler olarak bilinen grupla MBK’dan tasfiye edilerek yurtdışı görevlere gönderilmiş isimlerdir. 

Milli olma vasfı 

1967 Kongresinde toplumcu milliyetçi “Dokuz Işık” doktrinini resmen kabul eden parti 1969’da gerçekleştirilen Adana Kongresi’nde de partinin ismini Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirmiştir. 1969, lider Alparslan Türkeş’in aynı zamanda ünlü “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” cümlesini de kurduğu döneme tesadüf etmektedir. Türkeş’in İslâmiyet’e yaptığı vurgu Adalet Partisi içerisinde iyiden iyiye uçlaşan İslâmcılığın taşradaki tabanına mesaj kaygısı da taşımaktadır. O dönem Konya’dan bağımsız milletvekili olan Necmettin Erbakan öncülüğünde Milli Nizam Partisi’nin kurulmasıyla Adalet Partisi’nin belli belirsiz bir vurguyla ve büyük ölçüde CHP-Komünizm karşıtlığı jargonuyla bünyesinde tuttuğu unsurların ayrışması büyük ölçüde tamamlanmış olacaktır. 

Milliyetçi düşüncenin bu tarihten itibaren siyasal bir ajanda vasfının daha belirginleştiği, reflekslerinin konjonktürel bir hâl aldığı söylenebilir. Bu bakımdan Darendelioğlu’nun “27 Mayıs’a kadar Türkiye’de aksiyoner halde olan milliyetçilik 1960’dan sonra reaksiyoner hale gelmiştir” tespiti önemlidir. Yanı sıra Tanıl Bora’nın MHP’nin İslâm ve milliyetçiliğin MHP’deki terkibi için yaptığı “İslâmiyet’i Türklüğü güçlendirici, millî kimliği pekiştirici bir unsur olarak say”dığınıa ilişkin tespiti de isabetlidir. Benzer bir tespit Milli Görüş hareketinin İslâmiyet ve Türklük için kurguladığı terkip için de söylenebilir: Türklük İslâmiyet’i güçlendirici, “millî” olma vasfını pekiştirici bir unsur olarak değerlendirilmektedir. 

1970’li yıllara girerken beliren bu tablo siyasal alanı da düşünce alanını da biçimlendirecektir. Özellikle Bülent Ecevit’in milliyetçi-popülizmle birkaç kere soslanmış sosyal demokrat söyleminin marjinalleşmeye açık kentli-eğitimli orta sınıfları ve dolayısıyla marjinal sol örgütleri hareketlendirmesi; “Ortanın Solu Moskova’nın yolu” sloganında en kristalize biçimini gözlemlediğimiz CHP ile birleşik/bütünleşik anti-komünist vurgunun 1970’li yıllarda da belirleyici vasfını sürdürmesine sebep olacaktır. Adalet Partisi’nin özellikle taşra seçmenleri nezdinde oldukça kullanışlı iki aparatını, milliyetçiliği (MHP’ye) ve İslâmî vurguyu (MNP/MSP’ye) kaybetmesi Ecevit dalgasının yükseldiği bir dönemde hâlâ sağdaki büyük kitleyi tutan AP’yi savunmasız bırakmış gözüktüğünden aydınlar düzeyinde ilginç bir girişim kendisini göstermiştir. 

Türk-İslâm-Batı sentezi 

1970’te kurulan ve ilk genel başkanlığını Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun yaptığı Aydınlar Ocağı Türk-İslâm Sentezi fikrinin önemli mecralarından birisi haline gelmiştir. Ocak için Abdurrahman Dilipak’ın şu tespiti ufuk açıcıdır: “Ne AP kadar mason çevrelerin, ne MSP kadar dinî çevrelerin ve ne de MHP kadar milliyetçi çevrelerin etkisinde olan, her kesime yakın ama hiçbirini temsil etmeyen…” Tanıl Bora Ocağın bu durumunun AP ile MHP arasında köprü kurma işlevini ön plana çıkarmasında etkili olduğunu ifade etmektedir. Zira MNP hareketine Ocak çevrelerinin pek olumlu yaklaşmadıkları anlaşılmaktadır. Bu durumun belirmesinde Aydınlar Ocağının Türk-İslâm sentezini “Türk-İslâm-Batı sentezi” olarak tanımlamasının etkisi büyüktür. Bununla birlikte 1973 seçimlerinden CHP’nin zaferle çıkması önlenememiştir. 

Bu evrede Türkiye’nin hem düşünsel hem de siyasal atmosferini oldukça derinden etkileyen ve takip eden dönemde de şekillendirmeye devam edecek olan 1974 Kıbrıs Müdahalesi gerçekleşecektir. CHP-MSP Koalisyonu döneminde gerçekleşen müdahale hem siyasal alanda hem de düşünsel alanda milliyetçi jargonun yükselişini beraberinde getirecektir. Diğer bir deyişle milliyetçilik Kıbrıs müdahalesinin ardından siyasal alanın baskın kültürü halini alacaktır. Bu süreçte taşra ile bağın kopmaması için İslâmî vurguların artışı, İslâmcılığın özerk bir yapıda örgütlenmesinin mümkün olması milliyetçiliğe içkin (ya da milliyetçiliği çepeçevre kuşatan) “din” unsurunun da belirginleştiği gözlenmektedir. 1979’da gerçekleşen İran İslâm Devrimi, devrim dolayısıyla daha sert bir biçimde düşünce kamusunda yer etmeye başlayan İslâm’ın siyasal prensipleri meselesi 12 Eylül darbesi sonrasında çok daha derin kırılmaların başlıca amillerinden birisi olacaktır. Ancak bu süreçte Türk toplumunun geçirdiği dönüşümlerin de ciddi biçimde ele alınması gerekmektedir. 

Unut(tur)ulan bir çalışma 

Milliyetçilik üzerine yapılan çalışmaların önemli bir kısmı 1960’lı ve 1970’li yıllarda bu düşünce biçiminin en önemli özelliği olarak anti-komünist vurgunun yapıştırıcı etkisinden bahsetmektedir. Bu etki elbette oldukça önemlidir. Bununla birlikte genel olarak milliyetçi düşünceye ilişkin, özelde MHP etrafında örgütlenen milliyetçi hareketin sosyal tabanına ilişkin daha sağlıklı değerlendirmelerde bulunabilmek için bu yargıdan çok daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuz aşikârdır. Bu ihtiyacı karşılayan çok önemli çalışmalardan birisine 1960 sonrası milliyetçilik araştırmaları literatüründe gereken önemin verilmemiş olması ilgi çekicidir. 

Mustafa Çalık’ın 1992 Haziran ayında Prof. Dr. Ergun Özbudun danışmanlığında tamamladığı Siyasî Kültür ve Sosyolojinin Bazı Kavramları Açısından MHP Hareketi’nin Kaynakları ve Gelişimi başlıklı doktora tezi, 1965-1980 arası dönemde milliyetçi hareketin sosyal tabanına ilişkin oldukça ilginç, tartışmaları detaylandırıcı ve boyutlandırıcı veriler içermektedir. Çalık’ın bu ciddi çalışmasının üzerinde oldukça az durulması hatta neredeyse entelektüel kamu tarafından bir susuş kumkumasına terkedilmiş olması yadırganmalıdır. Zira bu çalışma ciddi bir sosyoloji çalışması olmasının yanı sıra yazarın hem doğup büyüdüğü muhiti, hem toplumsallaştığı muhiti “katılarak gözlemesi” dolayısıyla önemli bir antropoloji çalışması olarak da önemsenmelidir. Ortega y Gasset’e atıfla MHP hareketi için kurduğu ve orada 12 sene yaşadığını ifade ettiği “hem yuva hem de hapishane” ifadesi bu durumun net bir göstergesidir. 

Çalık’ın bu çalışmada Türkiye’de milliyetçilik düşüncesi üzerine tespitleri de oldukça önemlidir. Çalışma süresince Gökalp ve milliyetçilik anlayışı üzerine ciddi kafa yorduğu anlaşılan müellifin 1992 yılında kurduğu “Gökalp’i her bakımdan Türkçü ve Turancı fikir ve ideoloji geleneğinin hakiki kurucusu ve en büyük temsilcisi saymak ölümünden bu yana 66 yıl geçtiği halde hâlâ mümkündür” ifadesi öyle zannediyorum ki bugün de geçerliğini sürdürmektedir. Bu noktada yazarın esas gövdesini Gökalp’ten aldığı iddia edilen Tek Partinin 6 okla formülleştirdiği siyasî ideolojisindeki halkçılık ve devletçilik prensiplerinin Gökalp’in solidarist korporatizm ve devlet kavramlarına yüklediği anlamla ve halka doğru düşüncesindeki demokratik özle ilişkilendirilmesinin bir hayli zor olduğuna ilişkin tespiti hassaten kıymetlidir. 

Türk köyünün etkisi

Çalık bu çalışmasında anti-komünizm vurgusunu tespit etmekle birlikte bu vurgunun esasen “dinî-millî değerler” etrafında anlamlandığını tespit etmektedir. Diğer bir deyişle aslında insanların MHP’ye yönelirken motivasyon kaynaklarını parçalanan toplumsal yapılardan duydukları rahatsızlığı kanalize edebilecekleri bir mecra bulabilmiş olmaları oluşturmaktadır. Bu çerçevede Çalık’ın bir başka önemli tespiti bu dönemde milliyetçiliğin reaksiyoner vasfının da daha ağır bastığını göstermesi bakımından önemli olan anti-Batıcı hususiyetidir. Bu noktada da yönetici kadro-elitler ve taban arasındaki yaklaşım farklılıkları kristalize olmaktadır. Diğer bir deyişle milliyetçi düşüncede, özellikle taşrada, yönetici elitlerle seçmen arasındaki en önemli bölünme eksenini “Batı” adı verilen sosyolojik vasatın ifadesine karşı tavrın oluşturduğunu söylemek mümkündür. Çalık’ın üzerinde durduğu özgün taraflardan birisi de Türk köyünün bir takım hususiyetlerine odaklanması, Türk köyünün sosyolojik etkisini dikkate almasıdır. 

Çalık’ın MHP hareketi adı verilen fenomeni bir cümleyle özeti önemlidir: “MHP hareketi, Türkiye’de 1950’lerde hızlanan sosyo-kültürel ve politik değişme sürecinde, yerleşik sosyo-kültürel yapıdaki muhtelif sembol, değer ve davranış kodlarının reaksiyoner bir ideolojik politizasyonla buluşarak eyleme dönüşmesidir.” Diğer bir deyişle okumuş-yazmış”, “şehirli” tiplerin temsil ettiği “sol”a karşı yönelen “genel tepki, bir nevi ‘kenar’ın ‘merkez’e, ‘köy’ün ‘şehir’e ve ‘geleneksel’ olanın ‘modern’ olana karşı yönelttiği tabii tepki ile aynileşmiş veya bütünleşmiştir.” 

Mustafa Çalık’ın doktora tezi Türkiye’de 1960 sonrası milliyetçiliğin sosyolojik, politik temellerine odaklaşan çalışmalar için bir başvuru kaynağı niteliğinde. Ancak Ziya Gökalp çalışmalarında nasıl ki Hilmi Ziya Ülken’e atıf sınırlıysa MHP üzerine çalışmalarda da bu ciddi metne dikkat o derece sınırlı. Bu durumun sebepleri üzerinde uzun uzadıya düşünmek gerekir. 

@onerbucukcu

Tüm Açık Görüş haberleri için tıklayın