Türkiye'nin Gazze'deki oyun bozucu rolü
ABONE OL

Dünya kamuoyunda ve uluslararası medyada 7 Ekim sonrası büyük bir akıl tutulması yaşandı. İsrail devletinin ve ABD merkezli Yahudi sermayesine ait büyük medya gruplarının da bu algıyı körüklemesiyle İsrail kurban, Hamas ise acımasız hatta DEAŞ'tan bile daha kötü bir terör örgütü olarak resmedildi.

İsrail'in Filistin toprakları üzerinde 1948'den beri devam eden işgali ve zulmü nedeniyle; yüzbinlerce Filistinli yerlerinden edilmiş, on binlercesi katledilmiş, tüm kutsallarına müdahale edilmiş ve en temel insan haklarından mahrum bırakılmışken, Hamas'ın 7 Ekim'de gerçekleştirmiş olduğu Aksa Tufanı saldırısı İsrail'in 11 Eylül'ü ve hatta ikinci Holokost'u olarak tanımlanarak özellikle Batı bloğunun şartsız-koşulsuz olarak İsrail'in yanında ve arkasında durması sağlandı.

Sahip olduğu geniş istihbarat ağına ve askeri güce rağmen Aksa Tufanı saldırısını fark edemeyen ve hazırlıksız yakalan İsrail, yaşadığı büyük istihbarat ve güvenlik hezimetini örtebilmek için bir taraftan askeri hazırlık yaparken diğer taraftan da Hamas'a karşı küresel bir koalisyon oluşturma gayretine girdi.

Dezenformasyona sarıldılar

İsrail bu kapsamda, 7 Ekim'den itibaren medyaya tamamının kurgu ve dezenformasyon olduğu sonradan ortaya çıkan haberler, görüntüler ve fotoğraflar servis etmiştir. Özellikle 7 Ekim sabahı Gazze'nin yaklaşık 6 km doğusunda bulunan Kibbutz Re'im isimli yerleşim yerinde gerçekleştirilen Süper Nova festivalinin özellikle hedef alındığı ve kaçırılma veya öldürülme olaylarının büyük kısmının da bu bölgeden olduğu şeklinde bir bilgi yayıldı. Bundan murat edilen ise Hamas'ın sadece topraklarını savunmadığı, tıpkı DEAŞ gibi modern yaşam biçimini de hedef aldığı algısını yaratmaktı.

Saldırıların hemen sonrasında bölgeye intikal eden İ24 News kanalı muhabirinin de sözde bölgedeki bir askeri yetkiliye dayandırarak yaptığı yayında, 40 bebeğin başlarının kesilmiş olarak bulunduğu şeklindeki yalan haber çok kısa bir süre içerisinde yayıldı. Bu haber doğrudan İsrail ordusu tarafından yalanlansa bile, hem İsrail medyası hem de bütün Batı medyası bu yalan haberi manşetlerden vermekte bir beis görmedi. Hatta ABD başkanı Biden bile, asılsız olduğunun Beyaz Saray tarafından bilinmesine rağmen yaptığı bir konuşmada bu yalanı tekrar etti.

İsrail'in kullanmış olduğu dil, ortaya atmış olduğu argümanlar ve servis ettiği kaynağı belirsiz görüntüler nedeniyle Batılı yöneticiler nezdinde ve kamuoylarında Hamas'a yönelik büyük bir öfke ve öç hissi yaratıldı. "Hamas=DEAŞ" ve "Hamas=Nazi" gibi seçilmiş anahtar kelimeler ile uluslararası toplumun travmatik hafızası harekete geçirildi ve bu sayede İsrail kendi yaptığı zulümlerin üzerini örterek, sözde Hamas'a ama aslında tüm Gazze'ye yönelik başlatacağı korkunç saldırılar için haksız da olsa bir meşruiyet zemini oluşturdu.

İsrail'in bu propagandası o kadar etkili oldu ki, göreve geldiğinden beri Netanyahu ile yüz yüze görüşmekten imtina eden ABD başkanı Biden başta olmak üzere neredeyse tüm Batılı liderler koşar adım İsrail'e gelip, İsrail'in sonuna kadar yanında olduklarını ve İsrail'in kendini savunma hakkını desteklediklerini ifade ettiler.

İsrail, arkasına aldığı ABD'nin askeri ve siyasi desteği sayesinde Gazze'ye yönelik yoğun bir hava saldırısı başlattığında, aynı zamanda Batı medyasının sayfalarını sözde İsrailli kurbanların hikâyeleri kaplamaya başlamıştı bile. İsrail Gazze'ye yönelik hava saldırılarında hedef gözetmeksizin okullar, hastaneler, camiler ve hatta Birleşmiş milletler tesisleri de dâhil tüm üst yapıyı vurup, binlerce sivili katlederken Batı medyası hala İsrail'in servis ettiği yalan hikâyeleri işlemekle meşguldü.

"Bir daha asla" söylemi

İsrail hükümeti Batı'yı kendi istediği şekilde dizayn ederken kendi iç kamuoyundaki çatlak sesleri de bastırmak için farklı bir yöntem denedi. Bu kapsamda Yahudilerin Holokost sonrası motto haline gelen "bir daha asla" söylemi İsrail'de bir histeri haline getirildi. Öyle ki Cumhurbaşkanı Herzog gibi liberal olarak bilinen aktörler dahi Netanyahu liderliğindeki aşırı sağ hükümetin yürüttüğü katliamlara sessiz kalıyor hatta Gazzeli binlerce sivilin öldürülmelerine haklı gerekçeler bulma gayretine giriyorlardı.

Saldırıların onuncu gününe gelindiğinde, ne bölgeden ne de dünyadan, sürdürdüğü katliamın sonlandırılmasına sebep olacak somut bir baskı görmeyen İsrail, pervasızlığını en üst seviyeye çıkararak El Ehli hastanesini vurdu ve 500'e yakın kişiyi katletti. Ancak El Ehli hastanesi saldırısı dünyadaki İsrail yanlısı tutumun sorgulanmasına ve İsrail'in aslında sadece kendini savunmaya çalışmadığı aksine Gazzelileri tamamen ortadan kaldırmaya çalıştığına yönelik kaygıların da yükselmesine yol açtı.

Tüm bunlar yaşanırken Türkiye ısrarla ve sabırla itidal tavsiye ediyor ve bu katliamın bir an önce sonlandırılması için samimi uyarılarda bulunuyordu. İsrail ile henüz Ağustos 2022'de yeniden normalleşildiği için ilişkileri koparmamak ama Gazzelilerin katledilmesine de göz yummamak isteniyordu.

Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Dışişleri Bakanı Fidan tarafından yoğun bir diplomasi yürütülüyor ve saldırıların sonlandırılması için büyük çaba harcıyorlardı. Ancak Türkiye bir şekilde sürecin dışında tutuluyor ve arabulucu olmasını bırakın, Hamas ile iletişim kurarak rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamasına bile izin verilmiyordu.

Çünkü Türkiye'nin İsrail'e karşı Holokost'tan kaynaklı herhangi bir borcu bulunmamakta ve bu durum da İsrail'in Türkiye'yi tarafsız ve adil arabulucu olarak kabul etmesi hususunda sorun teşkil etmekteydi. Zira arabulucu veya müzakereci olarak sürece dâhil olanların hepsi- Katar hariç- İsrail yanlısı politikalar takip etmekteydi. Dolayısıyla Hamas'ı terör örgütü olarak kabul etmeyen, 7 Ekim'deki sivil kayıplar için Hamas'ı eleştirirken, İsrail'i de müteakip saldırılarında sivil hassasiyet göstermemesi nedeniyle yaşananlar zayiatlar nedeniyle eleştiren Türkiye'ye böyle bir rol verilmesi İsrail'in işine gelmemekteydi.

Zaten buna da gerek kalmadı ve özellikle El Ehli hastanesi saldırısı sonrası Türkiye'den İsrail'e yönelik eleştirilerde yoğun bir artış oldu. Türk kamuoyundaki Filistin hassasiyetinin de etkili olduğu bu süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yaptığı grup toplantısında "Hamas'ı terör örgütü olarak değil vatanını savunan mücahitler olarak gördüğünü" açıklaması, Türkiye'nin sürece dair politikasında da belirgin bir değişim olacağının işaretini verdi.

Akabinde 28 Ekim'de Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi'nde yapılan "Filistin'e Destek" mitinginde bir konuşma yapan Erdoğan, Hamas'ın bir terör örgütü olmadığını tekrar ederken o gün itibariyle 7700'e ulaşan sivil ölümler nedeniyle İsrail'i sivilleri öldürmekle suçlayıp, İsrail'in bir terör devleti ve savaş suçlusu olduğunu söyledi. İsrail'in savaş suçları nedeniyle yargılanması için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını açıklayan Erdoğan, dünyaya da bir çağrı yaparak İsrail'in katliamlarına karşı seslerini yükseltmelerini istedi.

Bu çağrıdan sonra İsrail Dışişleri Bakanlığı daha önce güvenlik gerekçesiyle ülkesine çağırdığı büyükelçisinin geri çekildiğini duyurdu. Türkiye'de Tel Aviv büyükelçisini istişareler için geri çağırdı. Böylelikle Ağustos 2022'de başlayan Türkiye-İsrail yeniden normalleşeme süreci, resmi olarak kopmasa bile yine en düşük seviyeye indi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Hamas'ın terör örgütü olmadığına ve İsrail'in savaş suçlusu olduğuna dair sözleri, o vakte kadar katliamları dehşetle seyredip bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünen ama kendi yöneticilerinin İsrail yanlısı tutumları nedeniyle seslerini çıkaramayan milyonların önündeki bariyerleri kaldırmıştır.

İsrail ve işbirlikçilerinin tüm baskılarına ve karartmalarına rağmen gerek Batı'da gerekse diğer bölgelerdeki milyonlarca kişi, Türkiye (başta TRT ve AA olmak üzere neredeyse tüm kanallar bu konuda büyük hassasiyet göstermiştir) ve Katar (Al Jazeera) gibi birkaç ülkenin can siperhane görev yapan medya organları sayesinde, sahada yaşananların İsrail'in söylediği gibi olmadığını gördü ve tepkisini göstermek için sokaklara çıktı.

İşte İsrail'in tam da bu noktadan itibaren algı savaşını kaybetmeye başladığını söyleyebiliriz. Zira akabinde; Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, Anadolu Ajansı bünyesindeki Ayrımcılık Hattı ve Teyit Hattı ile bağımsız içerikler üreten EHA Medya, Gündeme Dair Herşey (GDH) ve Osint Türk gibi platformlar İsrail'in yayınladığı içeriklerin gerçek olmadığını gösteren kanıtları tüm dünyayla paylaşmaya başladı.

Bu gelişme AFP, AP ve hatta BBC gibi medya organlarının da İsrail'den aldıkları her görüntüyü doğruymuş gibi yayınlamak yerine sorgulamalarına yol açtı. Böylelikle İsrail'in dezenformasyon çabaları boşa gitti ve sahadaki çatışmalarda net bir askeri başarı sağlayamadığı gibi algı savaşını da kaybetti.

Bunun en somut örneği ise, Şifa Hastanesi basıldıktan sonra Hamas tüneli diye servis edilen görüntülerin Batılı medya organları tarafından bile gerçekçi bulunmaması ve bu görüntülerin alay konusu olmasıdır.

Gelinen noktada, İsrail'in bundan sonra sürece nasıl devam edeceğine dair farklı yorumlar bulunmakla birlikte, kesin olan bir şey var ki İsrail'e yönelik uluslararası kamuoyunun desteği eskisi olmayacak. Bunun emarelerini de görmeye başladık. İsrail halkı bile kendi yöneticilerini sorgulamaya, kendilerine söyledikleri yalanlar nedeniyle hesap vermelerini talep etmeye başladı. Özellikle insani ateşkes ve rehine takası sürecinde servis edilen görüntüler İsrail'in tüm yalanlarını çürüttüğü gibi, İsrail'in işlediği savaş suçlarına yönelik küresel vicdanı da harekete geçirdi.

Türkiye ve özel olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu süreçte küresel vicdanın sesleri olarak öne çıkıp yaşanan değişimde önemli rol oynadılar. Bu değişim sonucunda İsrail üzerindeki baskı artmış ve kerhen de olsa ateşkese zorlanmıştır. Bu sayede de en azından bir Gazzelinin hayatı dahi kurtarılmış olsa, bu insanlığın geleceği için büyük bir kazanç olmuştur.

  • Haydar Oruç
  • açık görüş
  • israil