Algoritmaların göremediği

Sandık başında oy kullanan seçmenlerin büyük bölümü, algoritmik gündemin dışında kalan sessiz ağırlıktan oluşur. Bu sessiz ağırlığı ölçmek için ne bir etkileşim metriği ne de bir duygu analizi algoritması yeterlidir.

10 Haziran 2026 Çarşamba 17:34
Açık Görüş Haberleri

Dr. Yunus Şahbaz/Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi



Başta yapay zekâ olmak üzere teknolojik yenilikler hayatın her alanında olduğu gibi siyasette de dönüştürücü bir zemin haline gelmiş durumda. Veri analizi, algoritmik sınıflandırma ve otomatik karar mekanizmaları, siyasal süreçlerin giderek daha fazla sayısallaştırılmasına yol açıyor. Artık seçmen davranışından kamu düzenine, sosyal medyadan bürokratik işleyişe kadar pek çok alan, görünmez algoritmaların süzgecinden geçiyor. Bu durum, siyasetin doğasını doğrudan etkileyen yeni bir kırılma hattına işaret ediyor.

Bu tablo ilk bakışta siyaseti daha rasyonel, daha ölçülebilir ve daha öngörülebilir hale getiriyor gibi görünebilir. Nitekim sayısallaştırılmış bir siyaset, belirsizlikten arındırılmış bir yönetim vaadi taşır. Ancak meselenin derinlerine inildiğinde farklı bir tabloyla karşılaşırız. Yapay zekâ sistemleri, doğası gereği kesinlik değil olasılık üretir. Yani bu sistemler "ne olacağını" değil, "ne olabileceğini" hesaplar.

Ölçülemeyen insan

Diğer yandan, siyasetin bilimselleşmeye olan direnci üzerine bir ayrım yapmak gerekir. Ekonomi bilimi, günümüzde yüksek oranda bir "işlemselleşme" başarısı yakalamış ve bu süreçte büyük oranda insansızlaşmıştır; artık insanı değil, faiz-dolar-endeks gibi mekanik verileri konuşuruz. Oysa siyaset, her türlü algoritmik hesabı bir anda çökertebilen, öngörülmesi bambaşka akıl yürütmeleri gerektiren "kanlı-canlı" insan hallerini barındırır. İnsan, nihayetinde biraz da "ölçülemediği" için insan kalabilmektedir. Yapay zekâ temelli diskur, siyaseti bir laboratuvar deneyi gibi görme eğiliminde olsa da, siyasetin büyüsü her türlü rasyonel modeli boşa düşürecek o tahmin edilemez, insani tepkilerde gizlidir.

Buradan daha temel bir sorun doğar: kategorileştirmenin sınırları. Yapay zekâ sistemleri toplumsal davranışları belirli kategorilere ayırarak anlamlandırmaya çalışır; ancak bu kategoriler ne kadar gelişmiş olursa olsun siyasal olanı tam olarak yakalayamaz. Çünkü siyasal olan, yalnızca gözlemlenebilir verilerden değil; niyetlerden, duygulardan ve çoğu zaman öngörülemeyen tepkilerden beslenir. Bu nedenle siyasal davranış, algoritmaların sunduğu kategorilerden daima daha karmaşıktır.

Yanılsama makinesi

Özellikle büyük veri analitiği ve otomatik risk sınıflandırmalarında, analistler ve algoritmalar toplumu çoğu zaman sıfırdan kurgulanmış bir veri seti gibi ele alıp elde ettikleri verileri kendi dar kalıplarıyla yorumlarlar. Bu noktada "dip dalgaları" ıskalama riski doğar. Uzmanlar veya algoritmik sistemler, bu dalgaları genellikle görünmez veya tahmin dışı olarak nitelendirir. Oysa siyasal tercihler, algoritmanın önceden tanımlı kategorilerine sığmayan karmaşık dinamiklerden beslenir. Çoğu zaman kritik seçim dönemlerinde de sonucu belirleyen bu dip dalgalar olur. Dolayısıyla gerçek toplumsal karşılıklar gözden kaçtığında, verinin "makul" görünmesi siyasetin kendi sosyolojik gerçekliğini açıklayamaz.

Bu durumu sosyal medya alanında net bir şekilde gözlemleyebiliriz. Türkiye'de ve dünyada, algoritmaların "etkileşim" temelli çalışması, siyasal içeriklerin dolaşımını doğrudan şekillendirmektedir. Daha fazla dikkat çeken, daha fazla tepki üreten içerikler algoritmalar tarafından öne çıkarıldıkça, siyasal tartışmaların tonu da değişmektedir. Böylece algoritmalar, farkında olmadan siyasal gündemin çerçevesini çizen aktörlere dönüşür.

Bir diğer önemli nokta ise yeni teknolojilerin yarattığı "ölçülebilirlik yanılsaması"dır. Siyaset, tarih boyunca karmaşık toplumsal süreçleri sayılara dökme eğilimi taşımıştır. Yapay zekâ bu eğilimi daha ileri bir aşamaya taşımakta, toplumsal gerçekliği sayısal göstergelere indirgemektedir. Ancak ölçülen her şeyin gerçekten anlaşıldığını varsaymak ciddi bir hatadır. Çünkü ölçüm ile anlam arasında her zaman bir mesafe vardır. Bazen daha fazla veri, daha fazla bilgi değil; daha fazla yanılsama üretir.

Sonuç olarak, siyasetin "ölçümlenmesi" girişimi, aslında toplumu bir kobay, siyaseti de bir mühendislik problemi olarak görme yanılgısından beslenir. Oysa siyaset, matematiksel rasyonaliteye indirgenemeyecek kadar şaşırtıcı ve dinamiktir. Bu denge, sayılar ile toplumsal gerçeklik, algoritmalar ile insan davranışı arasındaki hassas ilişki üzerinde şekillenmeye devam edecektir. Yapay zekâ ile kurulan yeni siyasal düzende şaşırmayı, öngörülemezliği ve "insanlı" halleri muhafaza edebilenler, ölçülebilirlik yanılsamasının ötesini görebilenler olacaktır. Zira siyaset, en nihayetinde, insanla başlar ve tüm süreçlerin merkezinde insan vardır.

Sandığın sırrı

Bu meseleyi somutlaştıran yakın tarihli bir örnek, siyasetin ölçülemezliğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. 7 Haziran 2026'da Türkiye'nin altı küçük beldesinde ara seçim yapıldı. Kayyum tartışmalarının siyasi gündemde yarattığı dalgalanma, muhalefet partisi CHP'nin belde seçimlerinde güçlü bir performans sergileyeceği beklentisini beraberinde getirmişti. Sosyal medyada bu beklentiyi doğrular nitelikte bir söylem hâkimdi. Oysa sandıktan çok farklı bir sonuç çıktı: CHP altı beldeden yalnızca birini, o da son derece küçük bir farkla kazanabildi.

Bu tablo, yukarıda dile getirilen argümanların sahaya yansımış halidir. Sosyal medyada üretilen etkileşim, paylaşım ve yorum hacmi gerçek bir siyasal dönüşümün habercisi olmayabilir. Çoğunlukla da olmuyor zaten. Bunlar belirli bir kitlenin sesinin algoritmalar tarafından güçlendirilip görünür kılınmasından ibaret kalabiliyor. Ancak sandık başında oy kullanan seçmenlerin büyük bölümü, algoritmik gündemin dışında kalan sessiz ağırlıktan oluşur. Bu sessiz ağırlığı ölçmek için ne bir etkileşim metriği ne de bir duygu analizi algoritması yeterlidir.

Söz konusu örnek ayrıca siyasal kamusal alanın yapısal bir ikiliğini de gün yüzüne çıkarır: algoritmik alan ile fiilî siyasal alan. Birincisinde sesini yüksek tutanlar, ikincisinde de belirleyici olmak zorunda değildir. Kayyum tartışması dijital mecralarda büyük yankı uyandırmış olabilir; ne var ki bu yankı, seçmenin oy kabinine taşıdığı öncelikleri, yerel dinamikleri ve yıllara yayılmış birikimlerini yansıtmaz. Tüm algoritmik izleme kapasitesine karşın bu mesafe kapatılamadı.

Dolayısıyla algoritmalar, siyasetin nabzını ne kadar hızlı ölçerse ölçsün, ölçtükleri şey gerçekliğin tamamı değildir. Büyük veri analitiği bir beldenin sandığından çıkan sürprizi öngöremediği gibi, benzer sürprizleri küresel ölçekte de üretebilecek o derin toplumsal birikimi hesaba katmakta zorlanır. Bu nedenle siyasal aktörlerin, yapay zeka başta olmak üzere teknolojik yeniliklerin sunduğu araçları birer kehanet aracına dönüştürme hevesiyle hareket etmemesi gerekir. Çünkü sandık, her seferinde bize şunu hatırlatır: siyaseti en iyi anlayan, onu sayılara değil insana bakarak anlayanlar olacaktır.