Babil sendromu ve yapay zeka

Papa XIV. Leo, İspanya ziyareti boyunca özellikle yapay zekâ ve etik konularına vurgu yaptı. Bu vurgu, yüzeysel olarak teknolojik değişime geleneksel dini bir yanıt gibi görünebilir, ancak mesele daha derindir. Yapay zekâ artık sadece bir araç değildir, güç dağılımını yeniden şekillendirmektedir.

13 Haziran 2026 Cumartesi 10:24
Açık Görüş Haberleri

Prof. Dr. Ali Murat Yel/ Marmara Üniversitesi



Katolik dünyasının ruhani lideri Papa XIV. Leo'nun İspanya'ya yapmış olduğu ziyaret, Vatikan'ın olağan diplomatik temaslarından birisi olarak görülebilir. Ancak bu ziyaret, zamanlaması ve temas ettiği başlıklar itibarıyla sıradan bir dini gezi olmanın ötesine geçmiştir. Her ne kadar Avrupa'nın güney ucunda gerçekleşmiş olsa da bu buluşma aslında Orta Doğu'daki kırılgan dengelerden Türkiye'nin jeopolitik rolüne, hatta yapay zekâ çağında insanın etik pusulasına kadar uzanan geniş bir münazara alanını da tetiklemiştir.

Kendisi de lisans derecesini Katolik bir eğitim kurumu olan Villanova Üniversitesi'nden aldığı için Papa XIV. Leo'nun seleflerinden farklı olarak teknoloji ve etik konularına özel bir ilgi gösterdiği biliniyor. Bu sene yayınlamış olduğu "Magnifica Humanitas" ({Tanrı tarafından} Muhteşem {olarak yaratılan} İnsanlık) adlı papalık bildirgesinde (encyclical) detaylı olarak ele aldığı yapay zekâ ve dijital dönüşümün Kilise'nin Sosyal Doktrini üzerindeki etkileri hakkında her fırsatta görüşlerini açıklamaya çalışmaktadır.

Teknokratik paradigma

Bildirge İncil'de (Tekvin 11:1) geçen Babil Kulesi (yani Tanrı'ya ulaşmak için inşa edilen ve insanın kibrini sembolize eden) anlatısından yola çıkılarak bugün gelinen noktada insanlığın kendi kendisine yeterli olduğu iddiasındaki "teknokratik paradigma"yı temsil etmektedir. Bu durum, Tanrı'ya ihtiyaç duymadan güç ve tekdüzeliğe indirgenen insanda kafa karışıklığına, çeşitliliğin kaybına ve verimlilik adına insanın insanlıktan uzaklaşmasına yol açmaktadır. Yapay zekâ insan değildir ve bu sistemler insan zekasını taklit ettiği için bilinç, ahlaki vicdan ve sevgi, acı çekme veya ilişki kurma kapasitesinden yoksundurlar. İnsanları veri noktalarına indirgeme, makineler gibi optimize etme ve verimlilik uğruna zayıfları feda etme tehlikesi vardır. Bu menfi gelişmeyi "Babil Sendromu" olarak adlandıran Papa, teknoloji yoluyla insan sınırlarını "aşmayı" amaçlayan transhümanizmi ve posthümanizmi eleştirmektedir. Teknoloji sadece birkaç seçkin kimseye değil tüm insanlığa hizmet eden bir "ortak iyilik" kaynağı olmalıdır. Veri, algoritmalar ve platformlar gibi dijital varlıklar tüm insanlığın evrensel mal varlığı olmalıdır. Teknoloji ile ilgili kararlar sadece teknoloji şirketleri tarafından değil yerel topluluklar ile münazara edilerek alınmalı, sonuçlar hakkında bilgilendirme yapılmalıdır. Dijital devrim, sahip olanlar ile dışarıda kalanlar arasındaki uçurumu derinleştirmemelidir. Birbirimize bağlı olarak dayanışma içinde sosyal adalet sağlanmalı ve önyargı veya ayrımcılığa son verilmelidir. Adalet, yeniliğin faydalarının adil bir şekilde dağıtılmasını ve yapay zekayı destekleyen "görünmez emeğin" (örneğin, veri etiketleyiciler, içerik denetleyicileri) onurlu bir şekilde muamele görmesini gerektirir. Yapay zekâ dezenformasyonu güçlendirdiği için kolektif hayal gücünü manipüle ederek gerçeğin aşınmasına sebep olmaktadır.

Gerçeğin aşınması

Gerçek, algoritmik olarak üretilemeyen ortak bir maldır; insan doğrulaması ve güveni gerektirir. Gerçeğin aşınması demokrasiyi tehdit eder. Yapay zekâ ve otomasyon işçilerin vasıfsızlaşmasına yol açmakta ve kitlesel işsizlik riskini taşımaktadır. Ekonomi ve onunla gelen refah işçiye hizmet etmeli, bugünkü sistemde olduğu gibi işçiyi sermayeye köle haline getirmemelidir. Büyük veri toplama insan özgürlüğünü tehdit ederek sosyal kontrol ve gözetleme biçimleriyle yeni kölelik biçimleri ortaya koymaktadır. Nadir toprak elementleri madenciliğinde çocuk işçiliği ve Küresel Güney'de düşük ücretli işçilerin sömürülmesine yol açan gizli sömürü, yapay zekâ modellerinin yaygınlaşmasına paralel olarak genişlemektedir. Bu noktada çözüm önerisi olarak Papa, yapay zekanın "silahsızlandırılmasını", yani onu silahlı rekabet (jeopolitik ve ticari yarışlar) ve tekelci kontrol mantığından kurtarmayı savunuyor. İnsan dostu hale getirilmeli ve demokratik tartışmaya açık olmalıdır. Bu yeni gelişme, sağlam yasal çerçevelere, bağımsız denetime ve algoritmalarda şeffaflığa dayandırılmalıdır. Sadece "makinelerin ahlakileştirilmesine" güvenemeyiz; siyasi ve sosyal çerçeve etik olmalıdır. Belki de en önemli husus, gençlerin derin düşünme ve gerçek insan bağlantılarını kaybetmemeleri için yapay zekanın "doğru kullanımı" hakkında bir eğitim ittifakına da ihtiyaç vardır.

Papa XIV. Leo'nun İspanya'da vermeye devam ettiği mesajların belki de en önemlisi, "barış, yalnızca silahların susması değildir, adaletin tesis edilmesidir" mesajıdır. Bu, Orta Doğu'daki son gerilimlerde teknolojik gelişmelerin yarattığı yeni sorunlar açısından etik tartışmalara da yol açan yapay zekânın kullanılması söylentilerine karşı bir duruştur. Orta Doğu, uzun süredir sadece siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir krizin de içinde. Savaşlar, göçler ve mezhepsel gerilimler, bölgedeki toplumsal dokuyu aşındırırken, uluslararası toplumun bu krizlere verdiği tepkiler de çoğu zaman tutarsız ve kısa vadeli oluyor. Papa'nın barış vurgusu bölgesinde Rusya-Ukrayna ve diğer krizlerde etkin bir rol oynayan Türkiye için de yapıcı bir katkıya işaret etmektedir.

Yapay zekâyla ilgili temel sorunlardan biri, bu teknolojinin kimler tarafından ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır. Orta Doğu'daki otonom silah sistemlerinden Avrupa'daki veri gizliliği tartışmalarına kadar, yapay zekânın etik sınırları daha çok sorgulanıyor. Papa'nın söylediği gibi: teknoloji insanların hizmetinde olmalı, insanlar teknolojiye hizmet eden nesneler haline gelmemelidir.

Bu bağlamda Türkiye, dijital dönüşüm ve savunma teknolojilerinde ilerlerken etik ve yönetim sorumluluklarını da ele almak zorunda. Bu süreç yalnızca devlet politikalarıyla sınırlı kalmamalı; akademi, özel sektör ve sivil toplumun eşgüdümlü çalışmasıyla şeffaf, hesap verebilir ve insan odaklı yaklaşımlar geliştirilmelidir. Son gelişmelerin Türkiye için bir fırsat değil tam aksine bir sınav niteliğindedir. Gerçek arabuluculuk, yalnızca diplomatik görünürlükle değil, ilkesel tutarlılıkla değerlendirilir. Barış gerçek amaçsa, kısa vadeli jeopolitik çıkarların önüne konulmalı; aksi halde "barış diplomasisi" sadece yüzeysel bir PR söylemine dönüşür.

Papa XIV. Leo, İspanya ziyareti boyunca özellikle yapay zekâ ve etik konularına vurgu yaptı. Bu vurgu, yüzeysel olarak teknolojik değişime geleneksel dini bir yanıt gibi görünebilir, ancak mesele daha derindir. Yapay zekâ artık sadece bir araç değildir, güç dağılımını yeniden şekillendirmektedir. Burada dikkat çeken husus, bu etkinin ölçüde etkili demokratik denetimin ötesine geçmesi sebebiyle yönetişim ile hesap verebilirlik endişelerini gündeme getirmektedir. Orta Doğu'da test edilen otonom silah sistemleri geleceğin savaşlarının nasıl olacağı hakkında bir fikir vermektedir. Bu teknolojik gelişmeler insan kararını devre dışı bıraktıkça sorumluluk da bulanıklaşmaktadır. Mesela, bir okula yapılan hava saldırısında fail kimdir; algoritmayı yazan mühendis mi, sistemi kullanan asker mi yoksa bu teknolojiyi geliştiren şirket mi? Papa'nın "insan, teknolojiye hizmet eden bir nesneye dönüşmemelidir" uyarısı sadece siyasi değil aynı zamanda ahlaki bir çağrıdır. Yapay zekanın rekabette bir avantaj olarak görülmesi onunla ilgili etik tartışmaları geri plana itmesinin önüne geçilmelidir.

Türkiye de bu teknolojide rekabetin dışında değildir ve savunma sanayiinde elde ettiği başarılar ülkenin kapasitesini artırsa da etik boyutu göz ardı edilmemelidir. Yapay zekanın kullanıldığı bu sistemlerin şeffaflık ve hesap verilebilirlik, hatta insan hakları ve emek sömürüsü kıstaslarıyla yeniden değerlendirilmelidir.

İspanya'nın bu tür barış, adalet ve ahlak gibi kavramların dile getirilmesinde seçilmiş olması da oldukça önemlidir. Endülüs'ün convivencia (birlikte yaşama) ve çok kültürlü yaşama modeli yeniden uygulanabilir mi sorusunu akla getirmektedir. Geçmişte Müslümanların başarıyla hayata geçirdiği bu modelin bugün neden mümkün olamadığına dair eleştirilerinde Papa oldukça haklıdır. Teknoloji olarak ilerleyen bir dünyanın ahlaki açıdan tarihin orta çağlarının bile gerisinde kalması meselesinin artık birileri tarafından gündeme alınması ve sorumluluk üstlenilmesinin zamanı gelmiştir. Mikrofonlara barış ve adaletten bahsedip perde arkasında ahlak dışı eylemleri yapmaktan kaçınmayan güç sahiplerinden hesap sorulmalıdır. XIV. Leo'nun İspanya parlamentosunda yaptığı konuşmayı yedi dakika boyunca ayakta alkışlayan siyasilerin konuşmanın içeriğini birkaç gün içerisinde unutmalarının önüne geçilmelidir. Washington yönetiminin -parti fark etmeksizin- saldırgan İsrail devletine koşulsuz destek vermelerinin ya da Moskova'nın Suriye'de Esad rejimini yıllarca ayakta tutmaya çalışmasının kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda suistimal etmeleri dünya kamuoyuna açıklıkla anlatılmalıdır. "Adalet olmadan barış olmayacağı" hakikati, Deep Mind veya Open AI engellemelerine rağmen tüm dünya siyasetine hâkim olmalıdır.