Dünyayı nasıl güzelleştirebiliriz?

Çevre meselesini yalnızca teknik çözümler ve politik hedefler üzerinden değil, insanın yeryüzündeki varoluşuna dair asli bir sorumluluk olarak yeniden düşünebilir miyiz?

21 Mart 2026 Cumartesi 18:14
Açık Görüş Haberleri

Yunus Emre Tozal/ Yazar



Modern dünyada içinde yaşadığımız ekolojik, mekânsal, toplumsal ve ahlaki kriz, artık tek tek felaketlerle açıklanamayacak kadar derin ve sürekli bir hâle gelmiş durumda. Zygmunt Bauman'ın modernliğin kriz tarafını "akışkan" olarak tanımlamış, insanın hem değerlerle, hem kendiyle hem de mekânla kurduğu bağın çözülmesine; kalıcı olarak hiçbir şeyin kalamayacağına işaret etmişti. Akışkanlığın geldiği son nokta öyle ki, insanın yeryüzüyle ilişkisi tamamen belirsizleşebiliyor ve insanın sorumluluk duygusunu zamana ve koşullara tâbi hâle getirerek onun uzun vadeli bağlar ve istikrarlı değerler üretebilmesini engelleyebiliyor. Problemin temel noktası, yaşadığımız durum bireyi özgürleştiriyor gibi görünse de, aslında onu kalıcı ahlaki bağlardan ve uzun erimli sorumluluklardan koparması. Bauman'a göre modern dünyanın asıl krizi tam da buradadır: Akışkanlık, insanı yükümlülükten azade kılar; fakat aynı anda onu yönsüz, köksüz ve sorumluluktan kaçan bir varlığa dönüştürür.

Toprak, şehir, tabiat ve hatta gelecek kuşaklar; kalıcı bir emanet değil artık modern insan için. Sürekli geçici tercihlere ve günlük ihtiyaçlara cevap aranması, bir madalyon gibi boynumuzda taşımamız gereken değerlerin göz göre göre çağın gerekliliklerine kurban edilmesi ve anlık fayda hesaplarıyla dünyayı yorumlama biçimi elbette insanın fıtratına aykırı... Böyle bir dünyada elbette çevre tahribatı artık bir istisna değil, neredeyse kaçınılmaz biçimde normalleşmiş bir sonuç hâline gelir.

Üretim, hız ve verimlilik

İnsanın yaşadığı kopuşu ahlaki bir zeminde en köklü biçimde sorgulayan isimlerden biri Ivan Illich olmuştur. Illich'e göre modern insan, ilerleme ve kalkınma söylemiyle kendi sınırlarını unuturken, araçları amaç hâline getirmiştir. Illich, özellikle Tools for Conviviality ve Energy and Equity adlı eserlerinde, modern insanın ilerleme ve kalkınma söylemiyle kendi sınırlarını unutarak araçları amaç hâline getirdiğini vurgular. Artık üretim, hız ve verimlilik; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin ölçüsünü belirler olmuş, tabiat ise üzerinde tasarruf edilecek nötr bir kaynak alanına indirgenmiştir. Illich'in eleştirisi, teknolojinin kendisinden çok, insanın "yeter" duygusunu yitirmesine yöneliktir. Sınır bilincini kaybeden bir insan için doğa korunacak bir emanet değil, tüketilecek bir stoktur. Bugün çevre krizinin kalıcılaşması, tam da bu ölçüsüzlük hâlinin doğal sonucudur.

İslam düşüncesinde insan, yeryüzünün sahibi değil; ıslah etmekle ve güzelleştirmekle yükümlü bir emanetçidir. Bu noktada meseleyi kendi medeniyet havzamızdan, sahici ve köklü bir yerden düşünen mimar Turgut Cansever, modern dünyanın açmazını ve kendi iç dünyasında bu açmaza karşı keşfettiği mottoyu tek bir cümlede özetlemişti: "İnsanın esas vazifesi dünyayı güzelleştirmektir." Cansever için güzellik, estetik bir tercih ya da mimari bir süslemeden ziyade insanın varoluşuyla doğrudan ilgili ahlaki bir sorumluluktur. Mimari insan gibi olmalıdır, işlevsel, çevresiyle ilişkili, amacı ve gayesi olan, yaşayan bir omurga... Tıpkı yeryüzü gibi... Bu açıdan yaklaşırsak, yeryüzü, üzerinde sınırsız tasarruf edilecek bir mülk değil; insanın emanetçisi olduğu bir bütünlüktür. Şehirlerin çirkinleşmesi, tabiatın tahrip edilmesi ve mekânın ruhunu kaybetmesi, teknik hatalardan çok bu ahlaki vazifenin, bu büyük bakışın ve sorumluluğun unutulmasının sonucudur. Cansever'in şehir ve mimarlık düşüncesi, insanı merkeze alırken onu sınırsız bir egemenliğe değil, ölçüye, sorumluluğa ve güzelleştirme bilincine, ahlaki ödev ve gayretlere çağırır. Bu çağrı, modern dünyanın çevre krizine karşı geliştirilebilecek en güçlü ahlaki itirazlardan biridir. Eğer bu çağrıyı duyabilirsek, özümüzdeki mimarlık ve şehir düşüncesinin modern dünyanın "yapma" ve "büyütme" takıntısına karşı, insanı yeniden yerini bilen, sınırlarının farkında olan bir özneye dönüştürmeyi amaçladığını da görebiliriz.

(Ç)evrenin Efendisi üzerine

Tam da bu zihinsel ve ahlaki kırılmanın ortasında, hayatını çevre, etik ve İslam düşüncesi ekseninde çalışan Prof. Dr. İbrahim Özdemir, meseleyi yüzeysel çevrecilik tartışmalarının ötesine taşıyan bütünlüklü bir çerçeve sunuyor. Hayat Yayınları'ndan çıkan (Ç)evrenin Efendisi: Çevreci Yönüyle Hz. Peygamber'in Biyografisi, modern insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi teknik ya da politik bir sorundan ziyade ahlaki ve ontolojik bir mesele olarak ele alıyor. Özdemir'in yaklaşımı, çevre krizini doğrudan insanın kendisiyle, anlamla ve sorumlulukla kurduğu bağ üzerinden okumaya davet ediyor bizi. Tabii burada şu soruları sormak gerekiyor: İslam dünyası, yeryüzünü kendisine emanet olarak veren bir inancın mensupları olarak, çevre krizine karşı gerçekten nasıl bir ahlaki duruş sergiliyor? Hz. Peygamber'in suya, toprağa, hayvana ve mekâna dair örnekliği, bugün Müslümanların gündelik hayatına ve şehirlerine ne ölçüde yansıyabiliyor? Ve en önemlisi, çevre meselesini yalnızca teknik çözümler ve politik hedefler üzerinden değil, insanın yeryüzündeki varoluşuna dair asli bir sorumluluk olarak yeniden düşünebilir miyiz?

İbrahim Özdemir ismi, kamuoyunda özellikle Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) çatısı altında dünyaya ilan edilen Mizan: Dünya ile Bir Sözleşme bildirisiyle daha geniş bir yankı bulmuştu. "Mizan", Kur'an'da geçen kozmik denge kavramından hareketle, insanın yeryüzüyle ilişkisini bir sözleşme, bir emanet ahlakı olarak yeniden düşünmeyi teklif ediyordu. Bildiri, çevre sorunlarını yalnızca bilimsel verilerle değil; tevhid, adalet, merhamet ve ölçü kavramlarıyla birlikte ele alarak, modern dünyanın ihlal ettiği dengeyi yeniden kurma çağrısı yapıyordu. Özdemir'in bu çalışması, çevre meselesini Müslümanların vicdanına ve gündelik hayatına taşıyan nadir metinlerden biri oldu.

(Ç)evrenin Efendisi, bu entelektüel ve ahlaki birikimin siyer üzerinden derinleştirildiği bir çalışma olarak okunmalı. Kitap, Hz. Peygamber'i şimdiye kadar okunduğu yönüyle tarihsel bir şahsiyet ya da ahlaki örneklik figürü olarak görmekten ziyade,O'nu âlemlerle, ashabıyla ve en önemlisi çevresiyle kurduğu ilişki üzerinden ele alıyor. Suya, toprağa, hayvana, ağaca ve mekâna dair rivayetler rahmet merkezli bütüncül bir dünya tasavvurunun parçaları olarak yorumlanıyor. Bu şekilde belki alanında bir ilk sayılabilecek kitap, bizi Turgut Cansever'in de üzerinde durduğu asıl büyük soruya taşıyor: Dünyayı nasıl güzelleştirebiliriz?

Zira eğer dünyaya, içinde yaşadığımız büyük krizlerin karşısında sorumluluk üstlenmesi gereken bir emanet alanı olarak bakabilirsek; siyer metinlerini de geçmişi anlatan tarihsel kayıtlar olmaktan çıkarıp, bugünün ahlaki ve ekolojiksorunlarıyla konuşan canlı metinler hâlinde okuyabiliriz. (Ç)evrenin Efendisi kitabı tam da bunu yapıyor: Hz. Peygamber'in hayatını, modern dünyanın çevre krizine karşı yeniden okunabilecek bir ahlaki ufuk ve yaşayan bir bilinç alanı olarak önümüze koyuyor. Çağın ekolojik krizleri karşısında Hz. Peygamberi'in ufkunu İslam dünyasına ve çevre krizine doğrudan hitap eden canlı bir düşünce alanına dönüşüyor.

Özdemir'in kitabının asıl gücü, modern çevre literatürünün çoğu zaman es geçtiği temel soruyu yeniden ve ısrarla sormasında yatıyor: İnsan, yeryüzünde neyin sahibidir; neyin emanetçisidir? (Ç)evrenin Efendisi, bu soruya teknik reçetelerden ziyade ahlaki bir bilinç ve peygamberî bir örneklik üzerinden cevap arıyor. Böylece çevre meselesi, politik tartışmaların ya da bireysel duyarlılıkların ötesinde, insanın yeryüzündeki varoluşuna dair asli bir imtihan olarak karşımıza çıkıyor.

Medine'den bugüne: Emanetle kurulan bir dünya

Bugün çevre krizini konuşurken çoğu zaman geleceğe dair senaryolar kuruyor, teknolojik çözümler ve yeni politikalar arıyoruz. Oysa (Ç)evrenin Efendisi'nin asıl hatırlattığı şey, sorunun yönünün geleceğe değil, insanın kendisine dönük olduğudur. Kitapta bahsedilen Hz. Peygamberin Medine örneği tam da bu yüzden önemlidir: Medine, çevreyle uyumun ahlaki bir toplumsal bilinçten doğabileceğini gösterir. İslam toplumunda suyun korunması, hayvan haklarının gözetilmesi, israfın yasaklanması, yeryüzüne bir emanet gözüyle bakılması ve toprağın hoyratça tüketilmemesi; bireysel erdemlerden önce ortak bir hayat ahlakı olarak şekillenmiştir.

Özdemir'in idealize ettiği Medine, bugünün şehirleri için düşündürücü bir aynadır. Modern şehirlerin plansız büyümesi, doğayı dışlayan mimarisi ve insanı tüketici bir varlığa indirgemesi karşısında Medine, başka bir şehir tasavvurunun mümkün olduğunu hatırlatır. Bu tasavvurda şehir, barınılan bir mekân olmanın dışında insanın ahlakının, ölçüsünün ve merhametinin görünür hâle geldiği bir yaşam alanıdır.Dolayısıyla yaşam alanı korunmalı, gözetilmeli, tek bir ağacının bile zarar görmesi engellenmeli değil midir? En nihayetinde hayatı tüm katmanlarıyla, tüm elementleriyle birlikte düşünebilmeliyiz.

Belki de bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Modern insan, şehirlerini büyütürken neden çevreyi de bu planların içine katamıyor? (Ç)evrenin Efendisi, bu soruyu yüksek sesle sorarken, Hz. Peygamber'in hayatını, çevreyle kurduğu ilişki üzerinden okuyarak bizi bu soruyla çevre politikasında olması gereken ilkelerle baş başa bırakıyor. Âlemler, Özdemir'in çizdiği ekolojik şehre göre sadece insan topluluklarından ibaret değildir. Hayvanlar, bitkiler, sular, gök cisimleri ve hatta rüzgâr bile bu rahmetin muhatabıdır.