Mehmet Hasip Yokuş/ Yazar
Batı, dünyaya 'tarihin sonu'nu ilan etti. Oysa bugün açıkça görülüyor ki tarihin sonu diye sunulan şey, tarihin değil; bir medeniyetin sonunun başlangıcıydı. Evet, bugün çöken şey sadece Batı'nın politikaları değil; Batı'nın değerler sistemi ve evrensellik iddiasıdır.
Nihai evre olarak takdim edilen bu uygarlık, kendi iç çelişkileri altında çözülüyor. İnsanlık; küresel adaletsizliklerin, kimlik krizlerinin ve derin bir anlam kaybının ortasında yeni bir eşikte duruyor.
Francis Fukuyama, Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte ideolojik rekabetin sona erdiğini ve liberal demokrasinin insanlığın ulaşabileceği "nihai evre" olduğunu ilan etmişti. Buna göre insanlık, artık büyük ideolojik arayışların son bulduğu bir düzene girmişti.
Oysa bugün tartışılan şey ideolojilerin sonu değil; bu iddiayı ortaya atan uygarlığın kendi meşruiyetidir.
Özgürlük masalından çürüme çıktı
Batı'nın "evrensel değerler" söylemi çökmüş, geriye, özgürlük adı altında meşrulaştırılmış bir tahakküm; insan hakları retoriğiyle örtülmüş bir sömürü ve nihayetinde ahlaki çürümenin en yalın hali kalmıştır.
Batı uygarlığı uzun süre kendisini insan hakları ve özgürlüklerin taşıyıcısı olarak sundu. Oysa bu söylem, zaman içinde siyasi, ideolojik ve kültürel bir hegemonya aracına dönüştü.
Aynı değerler, dost ve müttefik görülen ülkeler için bir koruma kalkanı işlevi görürken; İslam dünyası başta olmak üzere "öteki" olarak kodlanan toplumlar için baskının, yaptırımın ve işgalin gerekçesi hâline getirildi.
Bu süreç yalnızca askeri ve siyasi değil; zihinsel ve kültürel bir işgali de beraberinde getirdi. Eğitimden medyaya kadar uzanan geniş bir alanda Batı merkezli normlar evrenselleştirilirken, diğer medeniyetlerin hakikat iddiaları sistematik biçimde marjinalleştirildi.
Gelinen noktada Batı uygarlığı yalnızca siyasi bir çifte standardı değil; ontolojik ve ahlaki bir krizi temsil etmektedir.
Akılcılığı esas aldığı söylense de ahlak ve değerden yalıtılmış seküler bir akıl ve cenneti yeryüzüne indirme arzusuna sahip hevanın öncülük ettiği bu uygarlığın insanı götürebileceği en ileri nokta; Epstein adası gibi örneklerle açığa çıkan ahlaki çöküştür.
Maskesiz Batı ve güç doktrini
Batı uygarlığının merkezinde yer alan en istikrarlı zihinsel kod, şiddettir. Batı için şiddet, yalnızca bir tahakküm aracı değil; bir siyaset biçimi, bir genişleme stratejisi ve bir medeniyet kurucu unsur olarak işlev görmüştür.
Yüzyıl Savaşları, Otuz Yıl Savaşları, iki dünya savaşı; sömürgecilik, işgaller, soykırımlar... Bunlar istisna değil, bir zihniyetin sürekliliğidir.
Batı, şiddeti sadece uygulamakla kalmamış; onu meşrulaştırmanın yollarını da üretmiştir. "Keşif", "ilerleme" ve "medeniyet" gibi kavramlar, çoğu zaman bu şiddetin ideolojik örtüsü olarak kullanılmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı, doğrudan işgal dilini terk ederek daha rafine bir söylem geliştirdi. "Demokrasi ihracı", "insani müdahale", "terörle mücadele" gibi kavramlar, işgallerin yeni ambalajları hâline geldi.
Vietnam'da, Kore'de, Afganistan'da, Irak'ta ve Filistin'de aynı senaryo tekrarlandı.
Ancak bugün bu maskelere dahi ihtiyaç duyulmuyor.
Batı artık açıkça şunu söylüyor: "Güçlüyüm, öyleyse haklıyım."
Gazze'de gözlerimizin önünde yaşanan vahşet karşısında sergilenen tavır bunun en net göstergesidir. Yemen'de, Suriye'de, Lübnan'da, İran'da yaşanan hukuksuz saldırılar "meşru müdafaa" söylemiyle desteklenmekte, teşvik edilmekte ve normalleştirilmektedir.
Bu yüzden bugün tanık olduğumuz şey bir sapma değil; bir sürekliliğin açığa çıkmasıdır. Maskeler düşmüş, hakikat tüm çıplaklığıyla görünür hâle gelmiştir.
İsrail'in Batı desteğiyle işlediği tüm barbarlıklar, sadece insanlığı değil, modern Batı'nın değerler sistemini ifşa etmektedir. Uluslararası hukuk, insan hakları, savaş hukukuna dair normlar—hepsi ya askıya alınmış ya da çifte standartlarla anlamsızlaştırılmıştır.
Hiç şüphe yok ki tarihin bir kırılma anında yaşıyoruz. Bu kırılma, Batı'nın hakikatle kurduğu ilişkinin doğasından kaynaklanmaktadır. Batı uygarlığının üzerine inşa edildiği sütunlar tek tek yıkılıyor. Evet, üç yüz yılı aşkın süredir hegemonya kuran bir medeniyetin sürdürülebilirliğini ve meşruiyetini kaybetmesinden bahsediyoruz.
Sağ ve Sol bitti, Doğu ve Batı da bitiyor
Toplumsal değişim ve dönüşüme ilişkin ileri sürülen kuramlar veya bu minvalde ifade edilen toplumsal değişim yasalarının hakikat değeri bir yana, gerçekten de tarih; bir yönüyle medeniyetlerin yükseliş ve çöküş hikâyesidir. Nice güçlü imparatorluklar, kendi iç çelişkileri sebebiyle tarihin tozlu sayfalarına karışmıştır.
Bugün yaşanan bu tablonun elbette bize de bakan bir yüzü vardır. Zira bu çöküş aynı zamanda yeni bir hakikat iddiasının, adalet merkezli yeni bir medeniyet tasavvurunun imkânını da içinde taşımaktadır.
"Muasır medeniyet" hedefiyle yöneldiğimiz Batı'nın vadettiği şey; adalet ve özgürlük değil, tahakküm ve çürümeden başka bir şey değildi.
Sorunlarımızı ithal ideolojilerle çözme çabası, krizlerimizi derinleştirmekten başka bir işe yaramadı. Kemalizm, Baasçılık, Nasırcılık gibi ideolojik formlar; bu coğrafyada adalet üretmek yerine yeni fay hatları oluşturdu.
Bugün İslam dünyasının karşı karşıya olduğu asıl kriz, yalnızca siyasî ve ekonomik değil; çok daha derinlerde, kimlik erozyonunun beraberinde getirdiği bir krizdir.
Modernleşme süreciyle birlikte Müslüman bireyin anlam haritası yerinden oynamıştır. Bu açıdan Batı saldırganlığına karşı sergilenen tüm başkaldırılar, aynı zamanda Batı merkezli modernliğin evrensellik iddiasına karşı yükseltilmiş yerli ve ahlâkî bir ses, bir "medeniyet reddiyesi"dir.
Bizim açımızdan asıl mesele ise, çöken bir medeniyetin boşluğunu hangi hakikatle dolduracağımızdır. Ya çöken bir medeniyetin enkazı altında kalacağız ya da vahyin ışığında yeni bir medeniyetin kurucuları olacağız.
Biz, türedi bir medeniyetin çocukları değiliz. Kökleri asırlar öncesine uzanan, adaletle yoğrulmuş kadim bir medeniyetin mirasçılarıyız. Bu tasavvur; gücü değil adalet ve merhameti; çıkarı değil hakkı ve doğruluğu; tahakkümü değil ehliyeti, liyakati ve emaneti esas alır.
Sahip olduğumuz tarihsel tecrübelerimizle, toplumsal hafızamızla, siyasal etki üretme kapasitemizle, köklü medeniyet birikimimizle, dayandığımız ontolojik zeminimizle ve ahiret merkezli hayat tasavvurumuzla yeni bir medeniyet inşasının sorumluluğuyla hareket etmek durumundayız.
Bugün bize düşen, bu tarihî ve toplumsal hafızamızı yeniden dirilterek; kendi sözümüzü, kendi idrakimizi ve kendi medeniyet yürüyüşümüzü yeniden inşa etmektir. Zira tarih boşluk kabul etmez. Ya hakikat doldurur ya zulüm.