Küresel boyuta ulaşan terör rejimi

Bir taraftan işgal fiilen devam ederken işgal alanı genişletilmekte, diğer taraftan da yerlerinden edilmiş Filistinli göçmenler gittikleri ülkelerde otokrat rejimler aracılığıyla baskılanmakta ve direnişin önde gelen isimleri örgütsel kimliğine bakılmaksızın sınır aşan suikastlerle tedhiş edilmektedir. Küresel boyutlara ulaşan bu baskı iklimi; boyutları, yöntemleri ve sınırsızlığı itibariyle ancak İsrail devletine ait bir terör rejimi olarak tarif edilebilir.

3 Ağustos 2024 Cumartesi 13:57
Açık Görüş Haberleri

 Dr. Necdet Özçelik/ Kapadokya Üniversitesi



Bilindiği gibi akademi, bürokrasi veya uluslararası örgütler terörizmi tanımlamak için ortak bir alanda buluşmaz ve terörizmi tanımlamak için genel prensipler üzerinde dâhi uzlaşmazlar. Bunun yerine terörizm tartışmalarını ideolojik saik ve örgütlü eylemsellik bağlamı üzerinden devlet dışı aktörler üzerinde yoğunlaştırırlar. Bilim, bürokrasi ve entelektüel çevreler devlet dışı aktörler ile terörizmi yan yana tartışmakla meşgulken devlet terörizmini genellikle bilinçli bir şekilde göz ardı ederler. Terörizm çalışmaların büyük bir kısmı terörizmi aktör-temelli yaklaşımla ele alır ve devlet dışı aktörler seviyesine indirgerler, oysa eylem-temelli terörizm yaklaşımı daha kapsayıcı sonuçlar üretir ve devletlerin de terörizmi nasıl araçsallaştırdığını inceler. Eylem temelli-terörizm yaklaşımı devletin şiddet üzerindeki tahakkümünü sorgulatır. Öyle ki rejim güvenliği kaygısıyla hareket eden bir devletin tahakküm ettiği şiddeti, kendi egemenlik alanlarında ve ötesinde bir mücadele stratejisi olarak kullandığı görülür. Bu kapsamda İsrail'in, işgal ettiği Gazze'de düzenlediği sistematik saldırıları şiddetini artırarak devam ederken Filistin Ulusal Yönetimi'nin Eski Başbakanı ve Hamas'ın Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye'ye İran'ın başkentinde düzenlediği sınıraşan saldırı, devlet terörü olgusunun son örneği olarak oldukça dikkat çekicidir.

Terör ve devlet terörizmi kavramı

Terörizmin Fransız Devrimi sırasında bir siyasi araç olarak ortaya çıktığı kabul edilir. Terörizm, Fransız Devrimi sırasında, devrimcilerin iç düşmanlara karşı yürüttükleri eylemler ile hükümetin yaptığı baskı ve doğrudan yürüttüğü infazlara işaret eden bir kavram olarak literatüre girmiştir. Binlerce kişinin hayatını kaybettiği bu dönem "Terör Rejimi" dönemi olarak adlandırılmaktadır. Fransız Devrimi'nden günümüze terör kavramının kapsamı giderek genişlemiştir ve uluslararası hale gelmiştir. Genel olarak terörün bazı unsurları bulunmakla beraber ortak bir tanımı yapılamamıştır. Terör kavramını inşa eden unsurlar ise ideoloji, örgütlenme ve şiddet/eylem olarak kabul edilir.

Buradan hareketle terörizmin bir ideoloji, doktrin veya sistematik bir fikir değil bilinçli, örgütlü ve siyasi bir amaç taşıyan bir strateji olduğu görülür. Bir strateji olarak kullanılan terörizmin içinde yer alan şiddet/eylemin haklılığı/meşruluğu ise terörizm tartışmalarının odağında yer alır. Genel bir yaklaşım olarak şiddetin haklılığı/meşruiyeti devlete atfedilir. Bu basit yaklaşım, devletin kendi egemenlik alanındaki kolluk ve savunma görevlerini sorgularken, saldırgan bir devletin başka bir devlet veya toplumun egemenlik alanına müdahalesindeki meşruiyet gerekçelerini çok az tartışır. Bunun yerine işgalci, müdahaleci, baskıcı bir devlet veya devletler gurubuna karşı gelişen yerel direniş, ayaklanma veya devrimci hareketlerin meşruluğu tartışmaya açılır. Tıpkı Fransa'nın Cezayir'de ve ABD'nin Irak ve Afganistan işgallerinde olduğu gibi, İsrail de Filistin'de direniş hareketlerinin meşruiyetini aşındırmak için büyük bir çaba gösterdi.

Akademik çevrede devlet terörünün oluşması için dört temel unsurun bulunması aranır: (1) Devletin işgal ettiği bölge de dâhil olmak üzere devletin korumakla yükümlü olduğu kişilere karşı kasıtlı bir şiddet eylemi ve korku iklimi yaratması, (2) şiddet eylemini devlet görevlileri, paramiliter güçler, özel kişiler de dâhil olmak üzere devlet adına veya devletle birlikte güvenlik ajanları tarafından gerçekleştirilmiş olması, (3) şiddet eyleminin veya tehdidinin aşırı derecede korku ve gözdağı etkisi yaratması ve (4) uygulanan şiddetin hedef kitleyi davranış değişikliğine zorlaması. Bu unsurlar göz önüne alındığında yukarıda ifade edilen Fransız, Amerikan ve İsrail işgalleri sonrasındaki süreçlerde işgal bölgelerinde devlet terörü unsurlarının gerçekleştiği görülür.

İsrail'in terör rejimi: İşgalden sınır aşan suikastlara

Topyekûn savaşları ve işgalleri genellikle Düşük Yoğunluk Çatışma ve Gayri Nizami Harp formundaki çatışmalar takip eder. Bu çatışma süreçlerinin prensibi hasım tarafı askeri ve psikolojik olarak yıpratmaya dayanır. Hasmın meşruiyetinin tartışmalı hale getirildiği çatışma çevresinde fiziki mücadeleden çok algı mücadelesi rol oynar. Özellikle bilgi üstünlüğüne sahip işgalci taraf direniş hareketlerinin kendilerine veya onun yerel ortaklarına karşı düzenlediği asimetrik eylemlerini propaganda araçlarıyla yerel ve uluslararası kamuoyunda terör eylemi olarak işler. İşgal edilen veya hedef bölgedeki direniş hareketinin kolektif hale dönüşmemesi için hedef kitle coğrafi, etnik, dini, ideolojik ve sosyo-politik farklılıklardan da faydalanılarak tipolojik ayrıma tabi tutulur. İşgalin sorumlusu olarak görülen direnişçiler siyah olarak kodlanırken işgale müzahir kitle beyaz, tarafsız olan kitle ise gri olarak renklendirilir. Hedef kitlenin, yapısallaştırılan dağılmışlık hali yoğun bilgi savaşıyla sağlanır vi organize olarak yeniden topyekûn hale gelmesi engellenir. İşgal altındaki Filistin'de yaşanan da esasen budur. Filistin'deki direniş İsrail'in uzatılmış işgal stratejisiyle coğrafi, etnik, ideolojik ve sosyo-politik olarak ayrıştırılmış, Filistin toplumu İsrail işgaline karşıt, tarafsız ve müzahir olarak siyah, gri ve beyaz olarak kodlanmıştır. Siyah kodlu kitle silahlı angajmanla enterne edilmeye çalışılırken gri ve beyaz kitle ise diplomasi ve propaganda araçlarıyla kontrol edilmektedir. Mevcut haliyle Gazze merkezli Filistin Ulusal Yönetimi bileşenleri sistematik olarak Filistin topraklarında ve ötesinde İsrail devletinin birincil hedefi olarak gösterilmektedir. Oysa İsrail'in Filistin'deki işgali yalnızca Filistin Ulusal Yönetimi bileşenlerini değil pozitif olarak ayrıştığına inandırılan diğer Filistinlileri de hedef almaktadır. Bunun için Ürdün başta olmak üzere Mısır, Lübnan, Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE gibi ülkelerde yaşayan yerlerinden oluşan milyonlarca Filistinli ülkesine dönememekte, yaşadıkları ülkelerde vatandaşlık statüsü elde edememekte ve devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanamamaktadır. Dolayısıyla İsrail devleti diplomatik ve istihbarat operasyonlarının etkisiyle Filistin diasporasının organize olmasını da engellenmekledir. Öte yandan, İsrail Filistin direnişinin sembolü olan siyasi, askeri ve entelektüel kişileri başka devletlerin egemenlik sahası içinde terör yöntemleriyle hedef almaktadır. Anadolu Ajansı'ndan Enes Canlı'nın analizinde de yer verdiği, İsrail'in sınır aşan suikastleri arasında ağadaki eylemler sıralanabilir: Filistin Kurtuluş Örgütü Fransa Temsilcisi Mahmud Hemşeri'nin 1972'de Paris'te öldürülmesi, Fetih Hareketinin İkinci ismi Halil el-Vezir'in 1980'de Tunus'ta öldürülmesi, Filistinli Bilim Adamı Fadi el-Batş'in 2018'da Kuala Lumpur'da öldürülmesi, Hamas Liderlerinden Salih el-Aruri'nin 2024'te Beyrut'ta öldürülmesi. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Buradan da anlaşıldığı gibi İsrail devletinin saldırıları direnişçi kimliğini ayırt etmeksizin tüm Filistinlileri yerel, bölgesel ve uluslararası ölçekte hedef almaktadır. Bir taraftan işgal fiilen devam ederken işgal alanı genişletilmekte, diğer taraftan da yerlerinden edilmiş Filistinli göçmenler gittikleri ülkelerde otokrat rejimler aracılığıyla baskılanmakta ve direnişin önde gelen isimleri örgütsel kimliğine bakılmaksızın sınır aşan suikastlerle tedhiş edilmektedir. Küresel boyutlara ulaşan bu baskı iklimi; boyutları, yöntemleri ve sınırsızlığı itibariyle ancak İsrail devletine ait bir terör rejimi olarak tarif edilebilir.

@necdet4059