Maskat hattında gerilim mi çözüm mü?

Taraflar sürekli yüksek gerilim, sürekli askeri gösteri ve bölgesel kaos ihtimali üzerinden pozisyon almaktadır. Böyle bir zeminde diplomasi nerede durmaktadır? Gerilim tırmandırılarak müzakere yürütülüyorsa, bu klasik diplomasi değil; kontrollü baskı ve zorlayıcı diplomasi modelidir.

12 Şubat 2026 Perşembe 08:05
Açık Görüş Haberleri

Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan/ Kırıkkale Üniversitesi



ABD ile İran arasındaki gerilimin her geçen gün arttığı bir evrede, Türkiye'nin devreye girmesiyle birlikte İstanbul'da kurulabilecek bir arabuluculuk masası gündeme gelmişti. Ancak kısa süre içinde bu masanın yeniden Umman'da şekilleneceğine dair haberler paylaşıldı. Bu gelişme, sadece mekânsal bir tercih değil; müzakere formatına dair stratejik bir tercihi de işaret ediyor. Küresel sistemde çatışma eşikleri yükselirken, olası bir bölgesel savaş endişesi artıyor. Bu bağlamda ABD–İran geriliminin yalnızca konjonktürel olmadığı unutulmamalıdır. Sorunun tarihsel, ideolojik ve jeopolitik kökleri bulunmaktadır. Dolayısıyla bugün Maskat'ta başlayan görüşmeler, bölgesel bir savaşı bertaraf etme açısından son derece önemli olmakla birlikte, yapısal eksiklikler barındırmaktadır.

Maskat Hattı: Tecrübe var, ancak sınır da var

Maskat hattı geçmişte kritik eşiklerin açıldığı bir diplomatik kanal oldu. 2015 sürecine giden yolda Umman önemli bir rol oynadı. Temaslar sonucunda Birleşik Devletler, İran ve Avrupa Birliği tarafından 2015 yılında imzalanan Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA veya İran nükleer anlaşması) önemli bir adım idi. Ancak Haziran 2025'te İran ile İsrail arasında yaşanan 12 günlük savaşı engelleyemeyen platformun yine aynı formatla ilerlemesi, doğal olarak soru işaretleri doğurdu.

Dolaylı diplomasi krizi çözer mi?

Dolaylı diplomasi krizi yönetebilir; fakat kriz üretim mekanizmalarını ortadan kaldırmayabilir. Dolaylı diplomasi, güven inşası için işlevsel olabilir; fakat yüz yüze müzakere olmadan stratejik eşik aşılamayacağı unutulmamalıdır. Elbette bu görüşmeler değerlidir; ancak taraflar arasındaki ilişkilerin diplomatik olarak sağlam bir zemine oturması adına kritik eşik, liderlerin doğrudan temas kurduğu andır. Bu açıdan Umman'da dolaylı şekilde devam eden görüşmeler, var olan kronik sorunların çözümünü de dolaylı bırakabilir. İkinci bir konu ise başlıkların sınırlı olmasıdır. İstanbul'un merkez olarak işaret edildiği dönemde Türkiye, çok faktörlü ve çok aktörlü bir masadan bahsetmişti. Çünkü İran ile ABD arasındaki sorunlar yalnızca iki aktörü ilgilendirmemekte; bölgedeki tüm aktörleri etkileyen bir çeper oluşturmaktadır. Bu çok aktörlülük, aynı zamanda çok sayıda sorunun ve faktörün geleceği şekillendirdiği bir reel politik zemine işaret etmektedir. Bu bağlamda Türkiye, taraflar arasındaki sorunun yalnızca konjonktürel değil; tarihsel ve siyasi kökleriyle birlikte ele alınmasının elzem olduğunun altını çizmiştir. Ancak Umman'da daha sınırlı bir başlık ve sınırlı taraf yaklaşımı oluşturulmuştur. Yani sürekli olarak karşımıza niyet beyanlarının çıkması belli bir kısır döngü yaratmakta. Bu açıdan şuna dikkat edilmesi gerekir: Diplomatik sahada güven, beyanlarla değil mekanizmalarla oluşur. Yani Umman görüşmelerinde Nükleer faaliyetlerin kademeli sınırlandırılması, askeri tırmanmayı sınırlayıcı mutabakatlar gibi somut, güven artırıcı adımlar henüz belirgin değil. Bu durum ile bağlantılı olan husus ise gerilimin sürekli yüksek tutulmasıdır. ABD'nin USS Abraham Lincoln uçak gemisinin bölgede bulunması başlı başına stratejik bir mesajdır. Dahası, Donald Trump'ın, İran ile istenilen anlaşma sağlanamazsa bölgeye daha fazla gemi gönderilebileceği yönündeki açıklamaları, diplomatik zemini askeri baskıyla çevreleyen bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Öte yandan Tahran yönetimi, balistik füze denemeleriyle caydırıcılık kapasitesini görünür kılmakta; askeri mesaj üretmeyi diplomatik sürecin paralel unsuru hâline getirmektedir. Metninizi yalnızca imla ve ifade düzeltmeleri yaparak, anlamı ve yaklaşımınızı koruyarak düzenledim: İran'ın Hürremşehr-4'ü füze tesislerinde konuşlandırması salt teknik bir adım değil, aynı zamanda açık bir askerî mesaj taşımaktadır. Elbette 11 Şubat tarihi – İran İslam Devrimi'nin yıl dönümü – yalnızca sembolik bir tarih değildir. ABD'nin olası saldırılar konusunda Şubat ayını işaret etmiş olması, devrimin yıl dönümü sürecine tekabül ederken; İran'ın da yıl dönümünde ABD'ye verdiği mesajlar açık biçimde saldırı ve caydırıcılık eksenli olmuştur.

Zorlayıcı diplomasi

Dolayısıyla tablo nettir: Taraflar sürekli yüksek gerilim, sürekli askeri gösteri ve bölgesel kaos ihtimali üzerinden pozisyon almaktadır. Böyle bir zeminde diplomasi nerede durmaktadır? Gerilim tırmandırılarak müzakere yürütülüyorsa, bu klasik diplomasi değil; kontrollü baskı ve zorlayıcı diplomasi modelidir. Ancak sürekli gerilim üretmek, güven inşasını zayıflatır ve müzakere alanını daraltır.

Son olarak hatırlatılması gereken bir diğer husus da dolaylı görüşmelerin yalnızca diplomatik düzeyde ilerlemediğidir. Sahadaki askerî varlık ve caydırıcı mesajlar, diplomasi ile eşzamanlı biçimde sahnelenmektedir. Nitekim ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper'ın sürece eşlik etmesi son derece dikkat çekici bir gelişmedir. Bu durum, müzakere masasının askerî gölgeden bağımsız olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai'nin, İran'ın 2019 yılında CENTCOM'u "terör örgütü" ilan ettiğini hatırlatması ise sürecin ne denli karmaşık bir zeminde ilerlediğini göstermektedir. Diğer taraftan Avrupa Birliği'nin İran Devrim Muhafızları'nı terör örgütü listesine aldığı da hatırlanır ise "terör" tanımlamalarının diplomatik zemini daha da daralttığı görülecektir. Bu çerçevede devam eden görüşmelerde uluslararası terörizm başlığının dolaylı biçimde masaya taşınması, sürecin yalnızca nükleer ya da teknik bir müzakere olmadığını; aynı zamanda güvenlik, meşruiyet ve uluslararası hukuk tartışmalarını da içerdiğini göstermektedir.

Proaktif arabulucu ihtiyacı

Görüşmeler devam ederken Netanyahu'nun yedinci kez ABD ziyaretine çıkması ve Trump ile görüşmesi dikkat çekicidir. Netanyahu'nun esasen beklediğini alıp almadığı bilinmez; ancak kameralar önünde yüzlerine yansıyan sınırlı gülümseme dahi sürecin ne denli hassas olduğunu göstermektedir. Trump ara seçimlerine, Netanyahu ise İsrail'deki seçim hesaplarına odaklanmışken, son dakika bir askerî hamlenin gelip gelmeyeceği belirsizliğini korumaktadır. Sorun, derin bir tarihsel arka plana dayanmaktadır. İran'ın 1979 İslam Devrimi sonrasında şekillenen ideolojik dış politika refleksi yaklaşık 47 yıllık bir stratejik süreklilik üretmiştir. Bu süreklilik, bölgesel nüfuz alanını genişletme ve "Şii hilali" olarak adlandırılan etki kuşağını tahkim etme noktasında vekil aktörler oluşturduğu gerçeğini de içerir. Diğer tarafta İsrail'in güvenlik doktrini de bölgesel çevreleme ve tehdit algısına dayalıdır. İsrail'in İran'ın yayılmacı kapasitesini sınırlandırma yönündeki stratejik yaklaşımı ile "vaat edilmiş topraklar" söylemi üzerinden bölgesel güvenlik mimarisini daha da kırılgan hâle getirmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim, yalnızca askeri değil, aynı zamanda ideolojik ve kimlik temelli bir rekabet üretmektedir.

Bu tablo, görüşmeler devam ederken dahi sahadaki gelişmelerin süreci yeniden kızıştırabileceğini ortaya koymaktadır. Tam da bu nedenle Umman'ın yalnızca arabulucu değil, proaktif bir arabulucu olması gerekmektedir; sorunları önceden gören ve çatışmaya evrilmeden çözebilen bir yaklaşım elzemdir. Türkiye bu rolü üstlenmeye talip olmuştu; ancak bölgesel dinamikler ve sınırlı format yaklaşımı, İran nezdinde farklı bir reelpolitik arabuluculuk ihtiyacını beraberinde getirmiştir.

Türkiye, krizi tarafların sıfır toplamlı güç mücadelesi üzerinden değil, bölgesel istikrar ve halkların güvenliği perspektifinden okumaktadır. Ankara'nın yaklaşımı, sorunun yüzeydeki askeri yansımalarını değil; tarihsel, siyasi ve güvenlik temelli köklerini ele almayı hedeflemektedir. Çünkü kalıcı çözüm, yalnızca ateşkesle değil; güvenlik algılarının dönüştürülmesiyle mümkündür. Kısacası Türkiye bölgesel ve küresel bir savaş istememekte; bunu engelleme konusunda taraflar arasında eşit mesafede ve yakın ilişkilere sahip bir aktör olarak konumlanmaktadır. Önemli olan masanın kurulmuş olmasıdır. Artık aktörlerin süreci rasyonel biçimde devam ettirebilmesi ve onlara bu alanının sağlanması önemlidir. Diplomasi ancak rasyonel zeminde ilerlediğinde anlamlıdır; aksi hâlde masa kurulmuş olsa dahi kalıcı sonuç üretmez.