Rusya-Ukrayna Savaşı yeni dünya düzenine dair ne söylüyor?

ABD'nin stratejik dikkatini emen asıl rakip Çin ve Batı Pasifik. Bu yüzden Washington savaşı bir an önce kapatma, yükü Avrupa'ya devretme ve kaynaklarını Asya'ya kaydırma eğiliminde. Buna karşılık, ittifakın Avrupa kanadı için özellikle İngiltere, Fransa, Polonya ve Baltık devletleri ekseninde Rusya hâlâ öncelikli ve başat tehdit.

27 Haziran 2026 Cumartesi 16:18
Açık Görüş Haberleri

Emrah Dokuzlu/ Yazar



Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Moskova'nın daveti üzerine 16-17 Haziran tarihlerinde Rusya'da resmi temaslarda bulunduğu sırada, Lüksemburg'da Ukrayna'nın AB katılım müzakerelerinde ilk fasıl kümesi açıldı. Macaristan'ın yeni hükümetinin iki yıllık vetoyu kaldırmasının ardından gelen bu adım, yalnızca üç hafta sonra bu kez Ankara'da toplanacak NATO zirvesinin gölgesinde gerçekleşti. Aynı takvime sığan bu üç hareketlilik; Moskova'dan gelen davet, Brüksel'in genişleme hamlesi, Ankara'daki zirve, savaşın dördüncü yılında Türkiye'nin kendini içinde bulduğu stratejik denklemin de bir kesitini tek karede sunuyor.

Diğer taraftan, Şubat 2026 itibarıyla Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılını geride bırakırken NATO'nun "kahramanlar ulusu" retoriği ile cephedeki donmuş gerçeklik arasındaki mesafe, savaşın asıl etkisinin muharebe hattında değil, onu çevreleyen toplumsal, askeri ve stratejik katmanlarda biriktiğini gösteriyor.

Billurlaşan ulus ve sessizleşen toplum

Savaşın Ukrayna toplumu üzerindeki en kalıcı etkisi, demografik kayıplardan çok ulusal kimliğin yeniden inşasında gizli. Benedict Anderson'ın "hayalî cemaat" kavramı ve Fredrik Barth'ın "sınır" yaklaşımı burada güçlü bir açıklama sunar; Bir ulus, ortak bir tehdit ve yasla hızla billurlaşır. Ukrayna'da daha önce bölgesel ve dilsel olarak parçalı olan aidiyet, "savunulan sivil ulus, saldıran devlet" sınırı etrafında sertleşti. Kendini öncelikle "Ukrayna vatandaşı" olarak tanımlayanların oranı arttı, dil tercihi kitlesel olarak Ukraynacaya kaydı. Sınır artık etnik içerikten çok yurttaşlık ekseninde çiziliyor. Bu yüzden Rusların "iç savaş" veya "kardeş halklar çatışması" diskuru işlevini yitirdi.

Bu billurlaşma, Avrupa'ya dağılmış diasporanın siyasallaşmasıyla da güçlendi. Yaklaşık altı milyon mülteci, ev sahibi ülkelerin kamuoyunda savaşı "Avrupa'nın güvenlik sınırı" çerçevesine taşıyarak desteğin meşruiyet zeminini besledi. Ancak tablonun aşınan bir yüzü de var. Ukrayna Savunma Bakanı Mykhailo Fedorov'un Ocak 2026 açıklamasına göre yaklaşık 200 bin asker AWOL (firar) durumunda, iki milyona yakın yurttaş ise askerlikle ilgili ihlaller nedeniyle aranıyor. Bu rakamlar tek kaynağa dayansa ve "ihlal" kategorisinin kapsamı resmi tanıma göre değişse de, kurumsal güven sorununun derinleştiğine dair güçlü bir işaret sunuyor.

Yine de bu yorgunluk tek başına tabloyu anlatmıyor. Ukrayna, insan gücünde yaşanan bu kurumsal aşınmayı ve cephedeki fiziksel yıpranmayı, otonom sistemler ve asimetrik teknoloji hamleleriyle ikame etmeye çalışıyor. Savaş bir ulusu billurlaştırırken kurumlarını da yıpratıyor; bu ikilik aynı madalyonun iki yüzü olarak karşımıza çıkıyor.

Aynı yıpratma, sınırın öbür yanında farklı bir biçimde işliyor. Rusya'da savaş, Ukrayna'daki gibi bir ulusal billurlaşma değil, daha çok bir uyum ve içe kapanma üretti. Kremlin, ağır kayıpları toplumsallaştırmamayı başardı; cephe, ekonomik teşviklerle gönüllü olan ya da sözleşme imzalayan taşra nüfusuna ve etnik azınlık bölgelerine yıkılarak metropollerin gündelik hayatından büyük ölçüde uzak tutuldu. Bu "görünmez seferberlik" ve savaş ekonomisinin yarattığı yapay istihdam canlılığıyla birleşince, kitlesel bir savaş yorgunluğunun yüzeye çıkmasını şimdilik engelledi. Ancak bu istikrar, dayanıklılıktan çok ertelenmiş bir maliyet gibi duruyor: yüksek faiz, ısınan enflasyon ve giderek Çin'e bağımlı hale gelen bir sanayi yapısı, baskının altında biriken yükü ileri tarihlere taşıyor.

Savaşın değişen grameri

2022'de zırhlı birlikler ve topçunun belirlediği muharebe alanı, 2026'ya gelindiğinde ucuz ve kitlesel FPV İHA'ların hakimiyetine girdi. Bir zırhlı aracı imha etmek için harcanan otuz adet 500-1000 dolarlık İHA, klasik mühimmatlara göre ezici maliyet avantajı sağlıyor. Bu asimetri, savaşı sanayi kapasitesi ve yenilik hızının belirlediği bir yıpratma rejimine kilitledi.

Elektronik harp İHA bağlantılarını boğunca taraflar fiber-optik kablolu İHA'lara yöneldi. Aylık geçerliliği olan çözümlerin birbirini geçersizleştirdiği bir döngü oluştu. İHA'lar yöntemi değiştirdi ama sonucu tek başına belirlemedi. 2026 baharında Ukrayna'nın genel İHA üstünlüğünü yeniden kazandığına dair göstergeler, dengenin kırılgan biçimde Kiev lehine kıpırdadığını düşündürdü.

Daha önemli bir dönüşüm ise taktik seviyeden stratejik derin vuruşa geçiş. Ukrayna, cephedeki demografik dezavantajını dengelemek adına, savaş sırasında kurulan üretim altyapısıyla kendi uzun menzilli kamikaze İHA'larını ve 500-800 km menzilli balistik, seyir füzelerini seri üretebilecek düzeye yaklaşıyor. Bu, savunmadaki tarafın saldırganın derinliğine erişim kapasitesini kökten değiştiriyor ve cephedeki askeri yıpranmayı teknolojik sıçramayla telafi etme arayışını simgeliyor. Ukrayna sahası, gelecekteki çatışmaların gramerini şimdiden yeniden yazan bir laboratuvar haline geldi.

Çevrenin yeniden silahlanması: Polonya ve Türkiye

Savaşın bir diğer somut yapısal sonucu, Rusya çeperi boyunca yaşanan jeopolitik tektonik kaymalar. Polonya savunma harcamasını GSYİH'sinin yüzde 4,8'ine yükselterek NATO'da en yüksek oranı ayıran ülke konumuna geldi (2026 bütçe taslağı). Hedef, 2030'a kadar 500 bin kişilik Avrupa'nın en büyük kara ordusu olma. Modernizasyonun önemli kısmı borçlanmayla finanse ediliyor; borç yükü 2027-2031'de ağırlaşacak. Aynı dönemde Polonya, ABD ile sivil nükleer iş birliği ve LNG merkezi olma stratejisiyle enerji bağımsızlığını da kuzey-güney ekseninde yeniden kurmaya çalışıyor.

Bu hattın güney çapasında yer alan Türkiye ise, kuzeydeki reaktif silahlanma dalgasından farklı olarak, süreci bir "stratejik kompartmanizasyon" (bölümlendirme) laboratuvarı olarak yönetti. Ankara, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni titizlikle uygulayarak Karadeniz'in bir NATO-Rusya çatışma gölüne dönüşmesini engellerken; Kiev'e kritik askeri-teknolojik (İHA/SİHA ve korvet projeleri) destek sağladı. Eş zamanlı olarak Moskova ile ekonomik, finansal ve enerji kanallarını açık tutarak Batı'nın mutlak tecrit stratejisine eklemlenmedi.

Türkiye'nin bu aktif dengeciliği, ülkeyi Tahıl Koridorundan esir takaslarına ve perde arkası diplomatik temaslara uzanan hatlarda vazgeçilmez bir jeopolitik, proaktif aktör haline getirdi. Polonya ve kuzey hattı güvenliği bir bloka yaslanarak ararken, Türkiye yeni düzende bir "orta güç" olarak kendi stratejik otonomi sınırlarını esnetmekte, manevra alanları oluşturmakta.

NATO: Tek ittifak iki karakter

Savaşın dördüncü yılında NATO'yu tek bir aktör olarak okumak giderek yanıltıcı hale geliyor. İttifakın içinde, öncelik sıralamaları farklılaşan iki ağırlık merkezi belirginleşti. Washington'ın perspektifinden Rusya, artık birinci dereceden bir varoluşsal tehdit değil; ABD'nin stratejik dikkatini emen asıl rakip Çin ve Batı Pasifik. Bu yüzden Washington savaşı bir an önce kapatma, yükü Avrupa'ya devretme ve kaynaklarını Asya'ya kaydırma eğiliminde. Buna karşılık, ittifakın Avrupa kanadı için özellikle İngiltere, Fransa, Polonya ve Baltık devletleri ekseninde Rusya hâlâ öncelikli ve başat tehdit. ABD'nin geri çekildiği boşlukta sürecin ağırlık merkezi giderek Londra'ya kayıyor; askeri yardımın koordinasyonundan caydırıcılık retoriğine kadar pek çok başlıkta inisiyatifi Avrupalı başkentler üstleniyor.

Washington'ın ağırlığını Batı Pasifik'e kaydırması ve Ukrayna yardımının maliyetini Avrupa'ya yüklemesi, ABD güvenlik şemsiyesinin süresiz olmadığı mesajını verdi. Doğu-Orta Avrupa'nın yeniden silahlanması, bir himayenin geri çekilmesine karşı erken bir güvenlik poliçesi olarak da okunabilir. AB'nin Ukrayna ile katılım müzakerelerinde ilk fasıl kümesini açması ve genişlemeyi "stratejik bir tercih" olarak çerçevelemesi, bu mimarinin yalnızca askeri değil kurumsal bir derinlik de kazandığını gösteriyor. Avrupa'nın güvenlik ve genişleme gündemlerinin giderek tek bir eksende eklemlenmesi AB'nin artık savunma formatına doğru ilerlediğine işaret. Bunu son dönemde sadece Ukrayna ve Moldova ile müzakerelere başlama kararı ile değil, aynı zamanda Balkanları dahil etme planlarını Çin, Rusya ve Türkiye etkisine karşı bir duruş diskuru üzerine inşa etmiş olmaları da teyit ediyor.

Karadeniz ekseninde Türkiye'nin kilit konumu

Türkiye'nin kompartmanizasyon mantığı, Dışişleri Bakanı Sn. Fidan'ın Haziran 2026'daki Moskova ziyaretinde somut şekilde görüldü. Davetin Rusya tarafından gelmesi kayda değer; Moskova, Batı'nın tecrit hattının dışında kalan, hem Kiev'le hem kendisiyle kanalları açık tutabilen bir muhatap olarak Ankara'yı görüyor. Sn. Fidan'ın temaslarında Karadeniz'de seyrüsefer güvenliğini kapsayan bir ateşkes önerisinin masada olması, Türkiye'nin rolünü salt arabuluculuğun ötesine taşıyor. Ankara, Montrö rejimi üzerinden zaten fiilen kontrol ettiği bir deniz havzasında, çatışmanın tırmanmasını sınırlayan bir güvenlik sağlayıcısı konumunu pekiştiriyor.

Tam da bu noktada Türkiye açısından stratejik bir kaygı anlam kazanıyor; Avrupa kanadının Rusya merkezli güvenlik mimarisi derinleştikçe, Karadeniz'in bir NATO-Rusya gerilim hattına dönüşmesi ve Türkiye'nin kendi tercih ettiği dengeleyici rolün dışında bu hattın bir cephesine doğru itilmesi ihtimali. Bu senaryo henüz bir veri değil, bir risk okuması; ancak Montrö'yü titizlikle uygulayarak Karadeniz'i bir çatışma gölüne dönüşmekten alıkoyan Ankara için, ittifakın Avrupa kanadıyla ABD kanadı arasındaki öncelik farkı soyut bir tartışma değil, doğrudan kendi otonomi alanını ilgilendiren somut bir mesele. Moskova'nın daveti ile üç hafta sonraki Ankara zirvesi arasındaki dar zaman aralığı, Türkiye'nin bu iki ağırlık merkezi arasında manevra alanını koruma çabasının da sahnesi olacak.

Sessizce olgunlaşan Çin gerçeği ve gri alan aktörleri

Tüm bu Avrupa odaklı muhasebenin merkezinde, Pekin'in başını çektiği ve Küresel Güney aktörlerinin çevrelediği çok katmanlı bir cankurtaran hattı işlemekte. Rusya'yı Batı yaptırımları karşısında ayakta tutan asıl endüstriyel ve sistemik destek Çin'den gelirken; Hindistan ve Körfez ülkeleri gibi "gri alan aktörleri" de Moskova için hayati lojistik ve finansal hatlar oluşturdu.

Şubat 2022'de Rusya ile Çin arasında ilan edilen "sınırsız ortaklık", tam da savaştan önce, Rusya'nın savunma sanayisini ayakta tutan ekonomik omurgaya dönüştü. 2021'de Rusya'nın dış ticaretinin yüzde 18,7'sini oluşturan Çin'in payı 2024'te yüzde 34'ü aştı. Aralık 2025 itibarıyla Çin, Rusya'nın fosil yakıt ihracat gelirlerinin yüzde 48'ini tek başına karşılıyordu. Rusya Batı'dan koptukça ticareti Yuana kaydı ve bağımlılık derinleşti. Bu asimetri, savaşı fiilen etkileyebilecek aktörün Washington veya Kiev'den çok Pekin olabileceğini düşündürüyor.

Sonuç

Rusya-Ukrayna savaşının dördüncü yılının bilançosu, aslında kurulmakta olan yeni dünya düzeninin haritasını da çiziyor: çok kutuplu, ağırlık merkezi değişen, tek bir blokun değil, iç içe geçmiş dengelerin belirlediği bir düzen. Savaş, Ankara'yı tek bir cephede değil, Karadeniz'den Kafkaslara, Doğu Akdeniz'den Ortadoğu'ya uzanan havzalarda eşzamanlı manevra yapan bir orta güç konumuna taşıdı. Davetin Rusya'dan gelmesi, hem Kiev'le hem Moskova'yla kanalları açık tutabilen bu konumun somut kanıtı. Yeni düzende NATO'yu tek bir aktör olarak okumak artık mümkün değil: Rusya'yı önceliklendiren Avrupa kanadı ile dikkatini Pasifik'e kaydıran ABD kanadı arasındaki ayrışma, Türkiye'nin dengeleyici rolünü daha değerli ve hassas kılıyor. AB ise Türkiye'yi Ukrayna denkleminde vazgeçilmez bir aktör sayarken, Batı Balkanlar genişlemesini açıkça Rusya, Çin ve Türkiye etkisini geriletme aracı olarak çerçeveliyor; üyelik perspektifi 2016'dan beri donmuş dururken bu durum vazgeçilmezlik ile dışarıda tutulmanın aynı anda yaşandığı bir paradoks. Ankara'da yapılacak NATO zirvesi, tam da bu gerilimlerin gölgesinde yeni dünya düzeninin sınandığı bir masada aynı anda görünür hale geleceği an olacak.