Tarihsel bir kavşakta CHP: Ayrışma mı, yeniden kuruluş mu?

CHP'nin bugün yaşadığı liderlik belirsizliği, yarının yönetim kapasitesine ilişkin daha büyük soru işaretleri doğurmaktadır. Eğer parti bu içe kapanık, belirsizlik üreten ve sürekli kendi iç gündemine hapsolan görüntüyü aşamazsa, mesele yalnızca CHP'nin siyasi geleceğiyle sınırlı kalmayacak; ülkeyi yönetmeye aday bir kadronun yönetim yetkinliği ve güvenilirliği de daha fazla tartışılır hale gelecektir.

2 Temmuz 2026 Perşembe 16:32
Açık Görüş Haberleri

Hasan Kaya/ Yazar



Türkiye'nin en köklü siyasi partilerinden biri olan CHP, belki de yakın tarihinin en kritik dönemeçlerinden birinden geçmektedir. Kamuoyunda uzun süredir konuşulan ayrışma senaryoları, yeni parti iddiaları, karşılıklı güç mücadeleleri ve parti yönetimi üzerindeki çekişmeler artık yalnızca bir iç parti rekabeti olarak değerlendirilemeyecek boyutlara ulaşmıştır.

Tartışmaların merkezinde Kemal Kılıçdaroğlu çevresinde şekillenen siyasi hat ile Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu etrafında oluştuğu ileri sürülen yeni güç merkezi bulunmaktadır. Ancak bugün dikkat çekici olan yalnızca bu mücadele değildir. Asıl dikkat çekici olan, partinin tarihindeki belki de en önemli kırılmalardan biri yaşanırken, üst düzey siyasi aktörlerin önemli bir bölümünün sessiz kalmayı tercih etmesidir.

Kamuoyu her gün aynı sorularla karşı karşıyadır. Olası bir bölünme yaşanırsa kim hangi tarafta yer alacaktır? Kaç milletvekili yeni oluşumlara katılacaktır? Kaç belediye başkanı hangi siyasi hatta yönelecektir? İl başkanlıkları ve teşkilatlar nasıl konumlanacaktır?

Bu soruların cevapsız kalması yalnızca bir parti içi belirsizlik değildir. Aynı zamanda CHP'nin geleceğine ilişkin stratejik bir belirsizlik üretmektedir.

Sessizlik strateji mi, liderlik zaafı mı?

Siyasal liderlik literatüründe liderlik yalnızca makam sahibi olmak ya da seçim kazanmak olarak tanımlanmaz. Max Weber'in "sorumluluk etiği", James MacGregor Burns'un "dönüştürücü liderlik" yaklaşımı ve çağdaş yönetişim teorileri, liderliği öncelikle belirsizlik dönemlerinde yön gösterebilme kapasitesiyle ilişkilendirir.

Bu açıdan bakıldığında CHP içerisinde yaşanan gelişmeler karşısında birçok üst düzey siyasi aktörün sessizliği, yalnızca bireysel bir tercih değildir, liderlik kapasitesine ilişkin ciddi bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir.

Genel başkanlık makamına adı geçen ya da gelecekte partinin yönetiminde etkili olması beklenen birçok ismin süreci uzaktan izlemeyi tercih etmesi dikkat çekicidir. Oğuz Kaan Salıcı, Selin Sayek Böke, Gökhan Günaydın, Muharrem İnce ve Murat Karayalçın gibi isimlerin yaşanan gelişmelere ilişkin açık ve belirgin bir siyasi yön ortaya koymaktan kaçınmaları, kamuoyunda "bekle-gör siyaseti" olarak tanımlanabilecek bir algı yaratmaktadır.

Bu tabloyu daha da dikkat çekici hale getiren unsur ise yalnızca parti içindeki ikinci ve üçüncü kademe aktörlerin değil, cumhurbaşkanlığı makamı için adı geçen isimlerin dahi benzer bir belirsizlik içerisinde görülmesidir. Uzun süredir kamuoyu araştırmalarında adı cumhurbaşkanı adayları arasında geçen Mansur Yavaş'ın da CHP içerisindeki bu tarihsel kırılmaya ilişkin nasıl bir siyasi pozisyon aldığı, nasıl bir gelecek tasavvuru taşıdığı ve ortaya çıkan ayrışmada nerede durduğu konusunda kamuoyunun net bir fikri bulunmamaktadır.

Oysa ülkenin en üst yürütme makamına aday olarak görülen bir siyasetçinin yalnızca seçim dönemlerinde değil, kriz dönemlerinde de yön gösterici olması beklenir. Cumhurbaşkanlığı gibi bir makam, gelişmeleri izleyen değil, gelişmeler karşısında pozisyon alan bir liderlik anlayışını gerektirir.

Bir siyasi aktörün gerçek ağırlığı, rüzgârın yönü belli olduğunda değil, fırtına sürerken aldığı pozisyonla ölçülür.

Risk almayan siyaset, ülke yönetebilir mi?

Tam da bu noktada asıl soru ortaya çıkmaktadır.

Eğer bir siyasal aktör, kendi partisinin tarihindeki belki de en önemli kırılma anında açık pozisyon almaktan kaçınıyorsa, yarın devlet yönetiminde karşılaşacağı çok daha karmaşık krizlerde nasıl davranacaktır?

Bu soru artık yalnızca CHP'nin iç meselesi değildir. Çünkü CHP yalnızca muhalefet eden bir siyasi parti değil, "iktidar eşiği korkusu"nu aşalbilirse aynı zamanda ülkeyi yönetmeye talip bir siyasi harekettir.

Türkiye gibi yüksek riskli ve çok katmanlı bir jeopolitik çevrede devlet yönetimi; sürekli karar almayı, kriz üretmeden kriz yönetmeyi, gerektiğinde siyasi risk üstlenmeyi ve belirsizlik anlarında yön tayin etmeyi gerektirir.

Konjonktüre göre pozisyon alan, güç dengelerinin netleşmesini bekleyen ve risk almaktan kaçınan bir siyasal kültür, kısa vadede bireysel siyasi kariyerleri koruyabilir. Ancak aynı kültür devlet yönetiminde karar alma süreçlerini yavaşlatabilir, kurumsal refleksleri zayıflatabilir ve yönetişim kapasitesini aşındırabilir.

Gölge kabineler nerede? Politika üreten muhalefet neden görünmüyor?

Bir diğer önemli mesele ise CHP'nin yıllardır kamuoyuna sunduğu gölge kabine ve politika kurullarıdır.

Parlamenter demokrasilerde gölge kabinelerin temel amacı, muhalefeti yalnızca eleştiren değil, aynı zamanda iktidara alternatif üreten bir yapı haline getirmektir. Ancak kamuoyu haklı olarak şu soruyu sormaktadır:

Türkiye'nin temel meseleleri konusunda bu gölge bakanlıklar hangi kapsamlı politika belgelerini üretmiştir? Hangi stratejik raporları kamuoyuyla paylaşmıştır? Hangi alanlarda iktidara alternatif olabilecek somut çözüm önerileri geliştirmiştir?

Siyaset yalnızca komisyonlar kurmak, kurullar oluşturmak veya isimler açıklamak değildir. Sorunları anlayacak bilgiye, çözüm üretecek birikime, karar alacak iradeye ve bütün bunları uygulayacak cesarete ihtiyaç vardır.

Bugün kamuoyunun önemli bir bölümü, CHP'nin kurumsal kapasitesinden çok kurumsal görünürlüğünü gördüğünü düşünmektedir. Oysa modern siyaset, unvanlar ve organizasyon şemaları üzerinden değil, politika üretme kapasitesi üzerinden değerlendirilir.

Dünya değişirken CHP ne yapıyordu?

Son birkaç yıl içerisinde dünya ve bölge siyasetinde olağanüstü gelişmeler yaşandı.

ABD'de Donald Trump yeniden başkan oldu. Suriye'de Esad rejimi çöktü ve yeni bir siyasi dönem başladı. İsrail-Hamas savaşı bölgesel dengeleri sarstı. İsrail-Hizbullah çatışmaları yeni güvenlik riskleri doğurdu. İran-İsrail-ABD merkezli savaş-gerilimler bölgesel savaş ihtimallerini artırdı. Ukrayna-Rusya savaşı Avrupa'nın güvenlik mimarisini değiştirdi. NATO yeni bir dönüşüm sürecine girdi. Türkiye'de Kürt sorunu ve "Terörsüz Türkiye" hedefi çerçevesinde yeni tartışmalar başladı.

Bütün bunlar yaşanırken CHP'nin gündemini büyük ölçüde kurultaylar, ihraçlar, butlan tartışmaları, parti içi hizipleşmeler ve yeniden bölünme senaryolarının oluşturması dikkat çekmektedir.

Coğrafya adeta yeniden şekillenirken, Türkiye'nin ana muhalefet partisinin büyük ölçüde kendi iç hesaplaşmalarına odaklanmış görünmesi doğal olarak şu soruyu gündeme getirmektedir:

CHP Türkiye'nin geleceğine mi hazırlanmaktadır, yoksa kendi iç iktidar mücadelesine mi?

Akdeniz'den Kuzey Irak'a: CHP'nin devlet politikası nedir?

Ülkeyi yönetmeye talip olan bir partinin yalnızca iç politika değil, aynı zamanda devlet politikası üretmesi beklenir.

Doğu Akdeniz'deki enerji rekabeti konusunda CHP'nin yaklaşımı nedir? Mavi Vatan konusunda nasıl bir strateji benimsenmektedir? Ege'deki kıta sahanlığı sorununa ilişkin görüşü nedir? Kıbrıs meselesinde nasıl bir çözüm modeli öngörmektedir? Kuzey Irak ve Suriye'nin kuzeyindeki gelişmelere nasıl bakmaktadır? Bölgede olası bir Kürt devletinin ortaya çıkması halinde nasıl bir politika izlenecektir?

ABD, Avrupa Birliği, NATO, Rusya ve Çin ile ilişkiler hangi stratejik çerçevede yürütülecektir?

Bu ve bunun gibi sorular yalnızca akademisyenlerin veya diplomatların merak ettiği sorular değildir. Bunlar, ülkeyi yönetmeye talip olan bir siyasi partinin seçmene cevap vermesi gereken temel sorulardır. Demokratik toplumlarda vatandaşların yalnızca kimin yöneteceğini değil, nasıl yöneteceğini de bilme hakkı vardır.

Yönetişim sorunundan güvenlik sorununa

Parti içinde yaşanan her kriz yalnızca bir parti sorunu olarak kalmaz. Özellikle iktidara talip olan partilerde yaşanan liderlik ve karar alma sorunları, gelecekteki yönetim anlayışına ilişkin önemli ipuçları verir.

Kararsızlığın kurumsallaştığı, risk almaktan kaçınıldığı ve pozisyonların sürekli değişen güç dengelerine göre belirlendiği bir siyasal kültür, yalnızca yönetişim sorunu değil, aynı zamanda bir güvenlik ve devlet kapasitesi sorunu da üretebilir.

Çünkü Türkiye'nin karşı karşıya olduğu meseleler beklemeye alınabilecek meseleler değildir. Akdeniz'de, Karadeniz'de, Ege'de, Kıbrıs'ta, Suriye'de, Irak'ta ve uluslararası diplomasi masalarında "önce şartlar netleşsin sonra karar veririz" anlayışıyla hareket etmek mümkün değildir.

Devletler tereddütle değil, öngörüyle yönetilir. Güvenlik politikaları sessizlik üzerine değil, stratejik netlik üzerine inşa edilir. Ulusal çıkarlar ise bekleyerek değil, gerektiğinde siyasi risk üstlenerek savunulur.

Bu nedenle mesele yalnızca CHP'nin iç krizi değildir. Mesele, ülkeyi yönetmeye talip kadroların krizlere nasıl baktığı, karar alma süreçlerini nasıl işlettiği ve devlet yönetimine ilişkin nasıl bir zihniyet taşıdığı meselesidir.

Sonuç: CHP önce kendisini yönetebildiğini göstermek zorundadır

Bugün CHP'nin karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca kimin genel başkan olacağı değildir. Asıl mesele, "iktidar korkusu eşiği"ni aştıklarında ülkeyi yönetmeye talip kadroların Türkiye'ye hangi vizyonu, hangi devlet aklını ve hangi liderlik anlayışını önerdiğidir.

Siyaset bilimi literatürü göstermektedir ki, kendi iç krizlerini yönetemeyen kurumların daha karmaşık sistemleri yönetme kapasitesi de sorgulanır hale gelir. Bir siyasi partinin kendi içerisinde yaşadığı liderlik krizleri, karar alma mekanizmalarındaki belirsizlikler ve yön tayin etmekteki zorluklar, o partinin iktidar halinde nasıl bir yönetişim modeli ortaya koyabileceğine dair önemli işaretler verir.

Bugün CHP içerisinde görülen tablo, yalnızca bir liderlik yarışı değil; aynı zamanda karar alma cesareti, stratejik vizyon ve siyasal sorumluluk sınavıdır. Ancak kamuoyunun önemli bir bölümünü tatmin edecek ölçüde güçlü bir liderlik performansının henüz ortaya çıkmadığı görülmektedir.

Türkiye'nin ihtiyacı, rüzgârın yönüne göre pozisyon değiştiren siyasetçiler değil; belirsizlik anlarında yön gösterebilen, risk alabilen, politika üretebilen ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alabilen liderlerdir.

CHP'nin kamuoyunu ikna etmesi gereken temel konu da budur. Parti içi güç mücadelelerinin ötesine geçerek Türkiye'nin karşı karşıya olduğu stratejik sorunlara ilişkin kapsamlı politikalar üretmek, yönetişim kapasitesini göstermek ve ülkeyi yönetmeye hazır olduğunu somut biçimde ortaya koymak zorundadır.

Aksi halde CHP'nin bugün yaşadığı liderlik belirsizliği, yarının yönetim kapasitesine ilişkin daha büyük soru işaretleri doğuracaktır. Eğer parti bu içe kapanık, belirsizlik üreten ve sürekli kendi iç gündemine hapsolan görüntüyü aşamazsa, mesele yalnızca CHP'nin siyasi geleceğiyle sınırlı kalmayacak; ülkeyi yönetmeye aday bir kadronun yönetim yetkinliği ve güvenilirliği de daha fazla tartışılır hale gelecektir.

Çünkü seçmenler yalnızca muhalefet eden değil, yönetebilen bir siyasi hareket görmek isterler. Yönetebilmenin ilk şartı ise ülkeyi yönetmeden önce kendi krizlerini yönetebilmek, kendi yönünü belirleyebilmek ve kendi liderlik sorunlarını çözebilmektir.

Bugün CHP'nin önündeki asıl sınav da budur. Parti, ya iç çekişmeler ve belirsizlikler arasında enerjisini tüketmeye devam edecek ya da liderlik, politika üretimi ve yönetişim kapasitesi konusunda topluma güven verecek "iktidar eşiği korkusu"nu aşmış yeni bir siyasal eşik oluşturacaktır. Aksi halde ortaya çıkan sorun yalnızca CHP'nin sorunu olmaktan çıkacak, ülkenin gelecekteki yönetim kapasitesine ilişkin daha geniş bir güven tartışmasına ve ülkenin güvenlik sorununa dönüşecektir.