MELİS GÖNENÇ
Yazının başlığı, Muhsin Ertuğrul’un, ‘Benden Sonra Tufan Olmasın’, adlı anı kitabında saygıyla andığı Burhanettin Tepsi ile ilgili değerlendirme cümlesi. Ne kadar da doğru!
1947’de ölen Tepsi’nin anıları bile ancak 2018’de kitaplaşabildi. Mahmut Yesari’nin de anılarını derleyen İbrahim Özen, yalnız bu girişimiyle bile takdiri hak ediyor. Ancak, daha fazlasını yaptığını da belirtmeli: Giriş niteliğindeki 26 sayfalık yazısında, Burhanettin Tepsi’nin yaşam özetini verirken, arşiv kaynaklarına başvurmaktan da geri kalmamış. Kaynakça ile desteklenen yazı akademik ciddiyet taşıyor. Tefrika biçiminde yayımlanan metinlerdeki farklılıkları dikkate alarak, her iki metni de kitaba alması akademik hassasiyetin bir diğer göstergesi. Kitaba eklemiş olduğu Tepsi ile yapılmış 1940 tarihli iki röportaj anılarla organik bütünlük içinde. Öte yandan, fotoğraf listesi ve kaynakları ile dizin, özenli çalışmanın tatminkâr ve sevindirici boyutuna destek oluyor. Kapak tasarımı ve düzgün baskı, kitabın çekiciliğini arttıran diğer unsurlar.
Anılar, 1940 ile 1944 yılları arasında, birden fazla dergi ve gazetede yer almış. Tiyatro tarihimiz ve anlayışımız için zengin malzeme barındırıyor.
Bir tutkunun peşinde
Tepsi bütün yaşamını tiyatro tutkusunun peşine takacaktır. Daha 10 yaşındayken her hafta Mınakyan, Kel Hasan, Abdi’nin temsillerine, Bağlarbaşı’ndaki Amerikan Tiyatrosu’na gider. (39) Peruz ve Şamran hanımların Çoban kantolarına bayılır. (40) Galatasaray’da okurken Fransız komedi ve operetlerinin müdavimidir. O kadar ki, sahnede izlediği artistleri okulda taklit etmesi sonucu adı “tatlısu frengi”ne çıkar.
“Artistlerde gördüğüm şaklabanlık beni açıyor ve ruhuma başka bir neşe veriyordu.” (41) Gizlice gittiği tiyatrolardan yatılı okuduğu Mekteb-i Sultani’ye zamanında dönemediği için birçok kez ceza alır. (43) Yıllar sonra aynı okulda, aynı tutkuya düşen Erol Günaydın benzer kaçamaklardan söz edecektir.
Tepsi, Muallim Naci – Recaizade tartışmasında Recaizade taraftarıdır ve bu konuda birçok arkadaşıyla “dövüşür”. (42) Bunda, Tevfik Fikret’in, ki ondan özel ders de alacaktır (56), okulda edebiyat öğretmeni olmasının etkisi göz ardı edilemez. Ancak, etkinin çok daha kapsamlı olduğu görülüyor; Tepsi, Recaizade aracılığıyla (67) tanıştığı A. Hamid’e ve tiyatro eserine ölümüne kadar bağlı kalacaktır. O derece ki, 1940’ta verdiği bir röportajda, onun heykelini diktirme amaç ve çabasından söz etmektedir. (171)
Servet-i Fünûn duyarlılığında bir formasyon
Patlamalı, derin bir duygusallık ama nispeten uslu bir siyasal tavır. Servet-i Fünûn duyarlılığı budur.
İstanbul’a gelen Fransız sirkindeki Jeanne Fibri’ye tutulunca şiire ve sahneye daha da bağlanır. Soluğu ve teselliyi Fikret ve Cenap Şahabettin’in şiirlerinde arar, onları taklit eder. (47) Alfred de Musset’nin şiirlerine hayrandır.
Gel gör ki, bürokraside önemli konumlar işgal eden aile üyeleri, onun tiyatro eğiliminden rahatsızdırlar. Onu “hariciye mensubu” olarak görmek isterler. Bu nedenle, Beyoğlu’nun bohem yaşamından alınıp, ağabeyinin görev yaptığı Marsilya’ya gönderilmesi uygun bulunur. (49)
Marsilya dönemi, Fransız kültürü ve edebiyatını yakından tanımanın yanı sıra, siyasal bilinçlenme dönemidir de. Rousseau’nun düşüncelerinden çok etkilenir. Artık bir muhaliftir. Ağabeyinin ona inkılâpçı, hatta ihtilalci demesinden korkar. 18 yaşındadır. (53)
İstanbul’a dönüp, Galatasaray’dan diplomasını alır ve sadrazamın tercüme bürosundan görev üstlenir. Konumu gayet iyidir ve gelecek vaat etmektedir.
Bürokrasi ve idare ile ilgili ilginç tanıklıkları (54-56,61-62, 65, 71, 73-79, 82, 92), kendisini siyasal muhalefete angaje ettiği izlenimi doğursa da, gerçek böyle değildir. (68)
Recaizade’nin desteği, Ahmet Mithat’ın teşviki (67), memuriyeti esnasında gizlice sahneye çıkması (66)… Ve günün birinde, İstanbul’a turneye gelen, Fransız tiyatrosunun büyük ismi Eugene Sylvain ile tanışması; “Memuriyet bana yüktü.” (84)
Türklerden yetişecek ilk tiyatro artisti
Sylvain’in onu Paris’e çağırması üzerine, onun talebesi olup Paris konservatuarından diploma alan İzmirli Maksudiyan’ı örnek alır ve mutlaka Paris’e gitmek sevdasına düşer. (73) Sylvain’in ifadesiyle, “Türklerden yetişecek ilk tiyatro artisti” olmaya adaydır. (88): “Memlekette bir tiyatro, ciddi bir tiyatro ihdası ve teşkili için beni men edecek bir kuvvet yoktu.” (89)
Paris’teki tahsili için gerekli paranın bir kısmını kendisine miras kalan birkaç gayrimenkulü değerinin epey altında elden çıkarıp, diğer kısmını ise oldukça cüretkâr ve maceralı bir girişimle elde edecektir: Mısır’a gidip orada temsiller vererek.(96) Ailesine haber vermeden gizlice Mısır’a gider. (99) Hidiv ailesinden Haydar Fazıl Paşa okul arkadaşıdır; tiyatro düşkünü, Fransızca eserler yazmış biridir. Destek olur. Verdiği temsile Hidiv Abbas Hilmi Paşa dahil, tüm kalburüstü kesim gelir. Gereken para temin edilmiştir.(99)
Ailesi onunla ilişkiyi tamamen kesecektir. (123) İki yıllık Paris dönemi gözlemleri ve yaşamı ilginç ve renkli ayrıntılar barındırıyor: Fransız sanat çevrelerinin yaşam biçimi, Osmanlı sefirine teminat vermesi (113), Pierre Loti ile tanışması (122), Hamid’in Finten’inden bir bölüm oynaması (122), Le Figaro’da kendisinden bahis (123) vb.
Meşrutiyet’in ilânı ve İstanbul’a dönüş
Meşrutiyet’in ilânını, Fransız gazetelerinden öğrenince hemen dönmek ister. Hocası Sylvain’in karşı çıkmasına rağmen dönecektir: “Onu ilk kez dinlemedim.” (124-126)
Dönüşü muhteşem olur. Herkes onun peşindedir (128) İlk oyunu Hamid’in Tarık Bin Ziyad’ıdır. O sırada Brüksel sefiri olan Hamid’e yazar, iznini alır. Hamid çok memnundur. (130)
Bugünkü algının tersine, Hamid, o dönemde, “inkılâp” rüzgârının meşru bir figürü olarak algılanır. Oyun büyük bir başarı kazanır. (133) A. Mithat, Tepsi’yi över: “Tarih, Burhan’ı bir inkılâpçı olarak gösterecektir ve haklıdır.” (134)
Abdülhamid de kendisini sahnede görmek istediğini belirtecektir.(135)
Muhsin Ertuğrul anılarında Burhanettin Tepsi’nin gördüğü bu ilgiyi teyid ediyor.
İlk kumpanyasını kurar. Yıllar sonra yaptığı değerlendirme oldukça gerçekçi ve anlamlıdır: “Aile çocukları arasında benim gibi her şeyini feda ederek bütün ailevi ananelere tekme vurarak ortaya atılan ilk gençler bana iltihak ediyorlardı: Muvahhit, Şadi, Muhsin, Galip… Şüphesiz bu bir inkılâp idi ve bizim gibi kurbanlar lazımdı.” (144)
I. Dünya Savaşı’na kadar inişli çıkışlı, çoğunlukla gerçekçi yaklaşımla betimlenmiş yıllar, olaylar. Türk tiyatrosunun o günkü fotoğrafı, İstanbul’daki toplumsal yaşamdan kesitler…
Savaşın ilk günlerinde, Avusturyalı subay Kont Kolvard ile III. Selim filmi için Viyana yolculuğu, Hasköylü Sara’nın hikâyesi (157), Muhsin Ertuğrul’un 1913’te Paris’te Folies Bergeres ile anlaşmak üzereyken vazgeçmesi. (172)
Nefes nefese bir anlatı, dünya kadar malzeme.
Gülümsemeyen yazgı
İyi de, bunun neresi ‘’gülümsemeyen yazgı’’? Şöyle: Burhanettin Tepsi, üzerinde mutabık kalınmamış nedenlerle, 1922’de ülkeden ayrılır. 18 yıl boyunca, Fransa’da kurduğu tiyatro kumpanyasıyla, Suriye, Mısır, İtalya, Fransa, Belçika, Almanya’da temsiller verir. (178)
Ne yazık ki, bir iki satırdan başka, anılarında bu yıllara hiç değinmiyor. Ancak, oyunlarının “eski Türk efsaneli mevzulu piyesler” olduğu anlaşılıyor. (163)
Bunun, yüksek sanat etkinliğinden çok, Batı’daki “oryantalist” pazarı doyurmaya yönelik bir sunum olduğu düşünülmeli.
II. Dünya Savaşı ile birlikte, yerleşmiş olduğu Nice’ten İstanbul’a döner. Artık unutulmuştur. Yine projeleri vardır. Bazılarını uygulamaya koyar, ama hiçbiri tutmayacaktır. Dönem ve gereksinimler değişmiştir. Hikâye mutlu sona ulaşamayacaktır.
Burhanettin Tepsi’yi belki de en iyi Tevfik Fikret’in dizelerinde buluruz:
“Teessürdür hayatı eyleyen ispat”
Bir Aktörün Hatıraları, Sylvain’in Şakird-i Marifeti, Burhanettin Tepsi, Haz: İbrahim Özen, DBY Yayınları, 2018, (190 s.)