Star Gazetesi'ne konuşan Bakan Tekin'den Ramazan üzerinden iftiraya kalkışan Özgür Özel'e çağrı: Milletten özür dile
ABONE OL

Ramazan ayı başından beri okullarda büyük coşku var. Çocuklar gönüllü olarak etkinliklere katılıyor, teneffüslerde hep bir ağızdan ilahiler söylüyor, Ramazan neşesine çocuksu saf bir neşe katıyorlar. Lakin bu ortamdan rahatsız olup nefret suçu içeren "laiklik bildirileri" yayınlayanlar da oldu. CHP lideri ise Milli Eğitim Bakanı hakkında ağır ithamlarda bulundu. Ramazan neşesine bir anda laiklik tartışmalarının bayatlamış tadı karıştı.

Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Fadime Özkan, "Maarifin Kalbinde Ramazan" genelgesini yayınlayan aynı zamanda siyaset bilimi hocası olan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile hem genelgenin gerekçesini ve okullardaki neşeyi hem de laiklik tartışmalarını konuştu.

Kısa sürede gördük ki "Maarifin Kalbinde Ramazan" genelgesiyle beraber çocuklarımız ramazan ayının neşesine büyük neşe katıyor. Etkinliklere hızla ve coşkuyla intibak ettiler...

Öncelikle konuya gösterdiğiniz ilgi ve hassasiyet için teşekkür ederim. Ramazan genelgesi etrafında oluşan bu geniş tartışmayı dikkatle takip ediyor olmanız, aslında üzerinde konuştuğumuz meselenin ne kadar merkezî bir yerde durduğunu da gösteriyor.

Tabii hepimizin malumu Ramazan ayı bu topraklarda hayatın ritmini değiştiren bir iklim. Sofraları, sokakları, mahalle ilişkilerini, dilimizi, duygumuzu dönüştüren bir tecrübe. Biz Millî Eğitim Bakanlığı olarak, çocuklarımızın bu iklimle pedagojik bir zeminde buluşmasını önemsedik. "Maarifin Kalbinde Ramazan" ifadesi, çocukların paylaşmayı, sabrı, empatiyi, komşuluk hukukunu, fedakârlığı ve infakı yaşayarak öğrendikleri eğitim iklimini anlatmak için tercih ettiğimiz çerçevedir.

Hiç şüphesiz sahadan gelen ilk geri bildirimler bizim için çok kıymetliydi. Öğrencilerimizin heyecanla katıldığı, velilerimizin destek verdiği, öğretmenlerimizin süreci sahiplenerek yürüttüğü örnekleri il il görüyoruz. Bu tablo, toplumun geniş kesimlerinin Ramazan'ı eğitimle buluştuğunda ortaya çıkan kazanımı sezdiğini gösteriyor.

Etkinliklere katılım gönüllü değil mi?

Evet. Genelge'yi hazırlarken gönüllülüğü ve mahremiyetin korunmasını temel ilke olarak belirledik. Ne katılımı zorunlu kılan, ne de herhangi bir öğrenciyi inancı ya da tercihi sebebiyle baskı altında hissettiren bir anlayışa kapı aralamayız. Eğitim ortamında kapsayıcılık, karşılıklı hürmet ve çocukların psikolojik güvenliği bizim için asla pazarlık konusu olmaz.

Çocuklar, aileler gayet mutlu ama aynı genelgeden dolayı küçük bir toplum kesimi de çok mutsuz ve huzursuz. Bu huzursuzluğun, eleştirinin sebebi nedir sizce?

Burada samimi eleştiri ile karalama dilini birbirinden ayırmak gerekiyor. Pedagojik temeli olan, hukuki zemin soran, uygulama ayrıntılarına dair katkı sunan her değerlendirmeyi ciddiyetle okuyoruz. Fakat Ramazan iklimini tanıyan çocuk profilinden "rejim krizi" üreten yaklaşımın ne bilimsel ne de toplumsal bir karşılığı var. Bu tür çıkışlar, Ramazan'ın eğitim değeriyle değil, bu toplumun inançla kurduğu derin bağla hesaplaşma arzusuyla ilgilidir.

Anadolu'nun herhangi bir şehrine gittiğinizde iftar vaktinde aynı anda sofraya yönelen haneleri, komşusunu gözeten insanları, yardım yollarının açıldığını görürsünüz. Farklı inançlara, farklı hayat tarzlarına sahip vatandaşlarımız yüzyıllardır bu iklimi birlikte yaşıyor. Bizim yaptığımız, bu ortak hafızayı eğitim süreçleriyle buluşturmaktır. Genelgemiz hem Anayasa'nın çizdiği çerçeveye hem 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu'ndaki amaç ve ilkelerimize uygundur. Hedefimiz, herhangi bir dayatma değil, çocuklarımızın ortak kültürel mirası tanımasına, değer boyutu güçlü bir eğitim iklimi içinde büyümesine katkı sunmaktır. Bu çerçevede çocuklarımızın Ramazan'ı okulda da hissetmesinden, paylaşmayı ve sabrı birlikte tecrübe etmesinden memnuniyet duyuyoruz.

OKUL BİLGİNİN AKTARILDIĞI, DEĞERLERİN OLGUNLAŞTIĞI YERDİR

Sayın Bakan, benzerine rastlamadığımız öyle bir uygulamaya ki bu "daha önce aklımız neredeymiş" dedirtti. Maarifin Kalbinde Ramazan genelgesinin gerekçesi neydi?

Samimi tespitiniz için teşekkür ederim. Hepimiz biliyoruz ki okul, bilginin aktarıldığı bir yer olmakla birlikte çocuklarımızın karakterinin şekillendiği, değer dünyasının olgunlaştığı bir hayat alanı.

Biz Millî Eğitim Bakanlığı olarak eğitimle ilgili bütün tartışmaların merkezine şu soruyu yerleştiriyoruz; "Çocuklarımızın zihninde doğru bildiğiyle, kalplerinde taşıdıkları değerlerle, günlük hayatlarında ortaya koydukları davranışları nasıl aynı çizgide buluşturabiliriz?"

"Maarifin Kalbinde Ramazan" genelgesini bu yüzden yayımladık. Ramazan ayının güçlü iklimini, pedagojik bir dikkatle evlatlarımızın okul tecrübesiyle buluşturmak istedik. Yani Ramazan ayını arkadaşlarıyla konuştuğu, sınıfta anlamını tartıştığı, küçük davranışlarla da olsa yaşadığı bir eğitim zemini hâline getirmeye çalıştık.

ÇOCUKLARIN ŞAHSİYET GELİŞİMİNİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN

Neyi amaçladınız tam olarak?

Burada amaç, öğrencilerimizi aynı kalıbın içine sokmak değil. Okulun, çocuklarımızın şahsiyet gelişimine katkı veren yönünü güçlendirmek... Öğretmen rehberliğinde, okul iklimi içinde, müfredatla ilişki kurabilen, gönüllülük zemininde yürüyen faaliyetlerle, evlatlarımızın kendi kültür dünyasını tanımasına, anlamlandırmasına, hayatla bağ kurmasına imkân açmak istedik. Çocuklarımızın iftarın anlamı üzerine düşünmesi, ihtiyaç sahibini gözetmeyi öğrenmesi, paylaşmayı sınıf arkadaşlığıyla buluşturması, dil terbiyesini ve nezaketi daha bilinçli taşıması; eğitim açısından çok kıymetli kazanımlardır.

ERDEM-DEĞER-EYLEM ANLAYIŞIYLA

Maarif modeli içinde nereye tekabül ediyor?

Türkiye Yüzyılı Maarif Modelimizde "Erdem-Değer-Eylem" yaklaşımı da değerleri eğitim süreçlerinin içine yerleştirmeyi hedefliyor. Dolayısıyla bu genelgeyle hedeflediğimiz şey, okulun bilgiyle hayat arasındaki bağı kuvvetlendiren yönünü tahkim etmek, çocuklarımızın ortak kültürel mirasla temasını artırmak, sorumluluk ve dayanışma duygusunu besleyen bir eğitim zemini kurmaktı. Bu yönüyle de toplumun geniş kesimlerinin gösterdiği ilgi ve teveccüh, doğru bir yere temas ettiğimizi açıkça gösteriyor.

BİRBİRİNDEN FARKLI ETKİNLİKLER VAR

Ramazana dair ne tür etkinlikler oluyor okullarda? Bir şablon var mı etkinlik konusunda?

"Maarifin Kalbinde Ramazan" çerçevesinde okullarımızda yapılan etkinlikler, tek tip bir şablondan ziyade il ve okulun kendi iklimine göre zenginleşen bir çerçeve program mantığıyla ilerliyor. İl millî eğitim müdürlüklerimizin koordinasyonunda ramazan hikâyeleri ve hatıra anlatıları, Hacivat-Karagöz ve meddah gibi geleneksel sahne anlatıları, Ramazan ezgileri, Ramazan sokağı temalı okul içi düzenlemeler, atölye alanları, iyilik kumbarası çalışmaları, fotoğraf/hatıra köşeleri ve günün sonunda kısa kapanış buluşmaları gibi başlıklar öne çıkıyor. Atölye tarafında da çocuklarımızın üretime katıldığı, emek verdiği, bir işi tamamlayıp ortaya bir şey koyduğu uygulamalar var. Kimi yerde fener/mahya temalı tasarımlar, kimi yerde hat-tezhip denemeleri, kimi yerde kitap ayracı, mektup, günlük çalışmaları, kimi yerde de "iyilik zinciri" diye tarif edebileceğimiz küçük dayanışma pratikleri...

ALEVİSİYLE SÜNNİSİYLE ANADOLU BİRİKİMİ

Nasıl karşılıyor peki toplumsal çeşitlilik içindeki Anadolu insanı bu etkinliği?

Anadolu'nun tarihsel ve kültürel birikimi bu tür çalışmalar için zaten çok güçlü bir zemin sunuyor. Yüzyıllardır aynı sokakta Alevi'siyle, Sünni'siyle, farklı etnik kimlikleriyle ve farklı inanç ve kültür havzalarından insanlarımızın yaşadığı şehirlerden söz ediyoruz. İftar yemeğini komşusuyla paylaşmak, fıtır ve zekâtla ihtiyaç sahibini gözetmek, "Ramazan geldi" duygusunu mahallenin ortak hafızasında yaşatmak bu coğrafyanın yerleşik pratiği. Bugün okullarda yapılan etkinlikler de bu birikimin çocukların dünyasındaki karşılığını güçlendiriyor. Velilerimizin programlara katıldığını, öğretmenlerimizin kendi imkânlarıyla atmosferi zenginleştirdiğini, çocuklarımızın da bu iklimi benimseyip sahiplenerek etkinliklere dâhil olduğunu görüyoruz. Biz de her ilde karşımıza çıkan bu canlı tabloyu hem dikkatle izliyor hem de ülkemizin maarif yolculuğu açısından umut verici bir kazanım olarak değerlendiriyoruz.

RAMAZAN SÜSLEMESİNİ TEHDİT GÖREN ANLAYIŞ

Bunca memnuniyete ve hüsnü kabule rağmen genelgenin laiklik tartışmalarını tetikleyeceğini tahmin etmişsinizdir mutlaka?

Laiklik üzerinden koparılan gürültünün önemli kısmı yıllardır bu ülkede birikmiş ideolojik reflekslerden besleniyor. İki sayfalık bir genelge üzerinden "rejim tartışması" çıkarmaya çalışanlar önce metni sakin bir zihinle okumalı. Çünkü eleştirdikleri şey kendi zihinlerindeki bir "dayatma" kurgusu.

Bizim açımızdan laiklik, din ve vicdan özgürlüğünü, inananın da inanmayanın da hukukunu koruyan bir ilke. Devletin belli bir inanç yorumunun propaganda aygıtı hâline gelmesini engellediği kadar, toplumun inançla kurduğu tabiî bağı sürekli baskı altında tutan vesayetçi anlayışlara da sınır çizer. Ramazan Genelgesi'ne baktığınızda ortada ne bir zorunluluk hükmü var ne de herhangi bir öğrenciyi inancı ya da tercihi sebebiyle dışlayan bir yaklaşım. Tam aksine, gönüllülük, kapsayıcılık ve pedagojik hassasiyet metnin omurgasını oluşturuyor.

Bugün "laiklik elden gidiyor" başlığıyla bildiriler yayımlayan çevrelerin önemli bir kısmı, maalesef laiklik kavramını toplumun inanç dünyasına karşı kullanılan bir baskı aracına dönüştürmekte ısrar ediyor. Başörtüsü yasağı döneminde, katsayı duvarı karşısında, 28 Şubat uygulamalarında kullanılan dilin neredeyse aynısını Ramazan etkinlikleri üzerinden tekrar üretmeye çalışıyorlar. Okul bahçesinde ramazan süslemesi yapan çocuğu, teneffüste ilahi söyleyen öğrenciyi, paylaşmayı ve infakı öğrenen bir nesli "tehdit" gibi gösteren bu yaklaşımın çağdaş, özgürlükçü bir laiklik tasavvuruyla bağ kurması mümkün değil.

GENELGE ANAYASANIN BİR GEREĞİ

Laiklik ilkesi açısından genelgenin durduğu yer neresi peki?

Ramazan Genelgesi'nin durduğu yer, özgürlükçü laiklik çerçevesidir. Din ve vicdan hürriyetini koruyan, eğitim hakkını gözeten, hiçbir öğrenciye baskı kurmayan ama bu toplumun tarihsel ve kültürel birikimini de okul kapısının dışında bırakmayan bir yaklaşım. Biz, Anayasa'nın bize yüklediği "millî, manevi ve ahlaki değerleri tanıyan bireyler yetiştirme" görevini, bilimsel pedagojinin ilkeleriyle birlikte yerine getirmeye çalışıyoruz. Laikliği, bu görevin önüne konulan bir bariyer olarak değil, herkesin hakkını koruyan ortak zemin olarak görüyoruz.

Laikliği savunmak için irade ortaya koyan 168 imzacı ve bildiri hakkında ne düşünüyorsunuz peki?

Söylediğim gibi Ramazan Genelgesi etrafında koparılan tartışmanın önemli bölümü, Türkiye'nin din-toplum ilişkisine dair eski ideolojik kalıpların bugün yeniden tedavüle sokulmasıyla ilgili. 168 imzalı metne baktığımızda da, sağlıklı bir laiklik muhasebesinden çok, bu kalıpların sertleştirilmiş ve itham dili yükseltilmiş bir versiyonunu görüyoruz.

Türkiye'de hiç kimse Anayasa'yı, temel hak ve özgürlükleri, laiklik ilkesini "benim yorumum esastır" diyerek kendi tekelinde göremez. Ramazan etkinliklerine emek veren öğretmenleri, idarecileri, velileri ve çocukları "gerici, azgın azınlık" şeklinde yaftalayan bir üslup, eleştiri sınırını aşan, toplumsal barışı zedeleyen bir hakaret dilidir. Yüzde 99'u Müslüman bir toplumda, Ramazan vesilesiyle çocuklarına paylaşmayı, infakı, yardımlaşmayı hatırlatmaya çalışan insanlara bu tonla seslenmek; laiklik ilkesini koruma gayretinden çok, kendi ideolojik konfor alanını muhafaza etme arzusunu gösteriyor. Bu nedenle metinde kullanılan ifadelerle ilgili hukuki sorumluluğun da takipçisi olacağımı açıkça ifade ettim ve gerekli başvuruyu yaptık. Burada mesele, şahsımdan önce çocuklarımızın, öğretmenlerimizin ve velilerimizin hukukunu koruma mesuliyetidir.

TALİBANLAŞMA DİYENLER NE TÜRKİYE'Yİ TANIYOR NE GERÇEĞİ GÖRÜYOR

Bildirideki iddialardan birinde deniyor ki "Türkiye ABD-İsrail eliyle Talibanlaştırılmak isteniyor"!? Ne anladınız bu ifadeden, iddiadan?

Bu tür bir cümle, bölgesel jeopolitik dengeleri de Türkiye'nin dış politika tercihlerini de yok sayan, analitik ciddiyetten yoksun bir kurguyu yansıtıyor. Afganistan dosyasını asgari düzeyde takip eden herkes, ABD'nin Taliban'la ilişkilerinin seyrini, İsrail'in bölgedeki konumunu bilir. Bu iki aktörü Türkiye'de gönüllülük esaslı Ramazan etkinlikleriyle yan yana getirip buradan bir "Talibanlaştırma senaryosu" üretmeye kalkmak, bu toplumun inançla kurduğu meşru bağı kriminal bir çerçeveye hapsetme çabasını yansıtıyor. Böyle bir okuma, ne mantıklı bir dış politika analizine dayanıyor ne de demokratik ve etik siyaset iddiasıyla yan yana durabilecek bir zemine oturuyor.

Aynı bildiride bir de "Trump'ın ipine sarılmak" ifadesi var?

Kullanılan kavramların ve aktör tasavvurunun ne kadar dağınık olduğu açık değil mi? Bu tutarsızlık, metnin her şeyi aynı potada suçlayıcı bir dile indirgeyen reaksiyoner bir siyaset dilinden üretildiğini ortaya koyuyor.

Biz, Anayasa'nın bize yüklediği görev çerçevesinde eğitim hakkını, din ve vicdan hürriyetini, çocuklarımızın psikolojik güvenliğini ve insan onurunu esas alıyoruz. Laiklik tartışmasının da bu ortak hukuk zemini üzerinde, soğukkanlı ve tutarlı bir dille yürütülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle hem Ramazan Genelgesi'ne hem de bu etkinliklere emek veren öğretmenlerimize, velilerimize ve öğrencilerimize yöneltilen haksız ithamların hukuk önünde karşılık bulması için süreci takip edeceğiz. Böylece kimlerin gerçekten özgürlükten ve hukuktan yana durduğunu, kimlerin ise toplumu kutuplaştıran yasakçı refleksleri diri tutmaya çalıştığını hep birlikte görmüş olacağız.

TALİBAN İDDİASI TOPLUMUN FERASETİNE HAKARETTİR

Talibanlaşma iddiasıyla Türkiye toplumunu kendi iradesi, ölçüsü, ayarı olmayan zayıf, istenilen yere çekilebilen bir yığın gibi resmetmek de başlı başına sorunlu değil mi?

Kesinlikle sorunlu. "Talibanlaşma" ithamı bu ülkenin insanına, milletimizin ferasetine yönelmiş bir haksızlık. Türkiye toplumunu, kendi iradesi, kendi ölçüsü, kendi tarih bilinci olmayan, dışarıdan verilen komutla her yöne savrulan bir kitle gibi resmetmek bu memleketin yaşadığı tecrübeleri inkâr etmek demektir.

Darbeler görmüş, vesayet girişimlerini püskürtmüş, 28 Şubat'ı da 15 Temmuz'u da omuzlarında taşımış bir milletten bahsediyoruz. Bu toplum, dinle ilişkisini de demokrasiyle ilişkisini de bedel ödeyerek kurdu. İmanın da hürriyetin de kıymetini, kaybetme tehdidiyle yüzleşerek öğrendi. Böyle bir toplumu iradesiz bir yığın gibi göstermeye çalışan dil, bu ülkenin hafızasını ve vakarını incitiyor.

GÖNÜLLÜ ETKİNLİKTEN RADİKALLEŞME ÇIKMAZ

Bugün okul bahçesinde Ramazan süslemesi yapan, arkadaşlarıyla birlikte iyilik kampanyasına katılan, paylaşmayı ve sabretmeyi öğrenen çocuklar üzerinden "Talibanlaşma" senaryosu yazmak bu milletin itibarına olduğu kadar anne-babaların yüreğine de haksızlık. Çünkü o çocuk, iftarda lokmasını bölüşen annenin sofrasından, sabah helal rızkı için yola çıkan babanın emeğinden, mahallesinde komşusunun kapısını çalmayı bilen bir kültürden geliyor.

Daha önce de işaret ettim, tekrar ifade etmek isterim ki gönüllülük esaslı Ramazan etkinliklerinden "radikalleşme" senaryosu üretmeye çalışan bu dil, kendi halkına tepeden bakan, onu sürekli gözetilecek, denetlenecek, terbiye edilecek bir nesne konumuna indiren eski vesayetçi zihniyetin bugüne taşınmış hâli. Çocuğunun paylaşmayı, infakı, yardımlaşmayı öğrenmesinden memnun olan anne babayı "Talibanlaşmanın taşıyıcısı" gibi göstermek bu ülkenin sosyolojisini okumaktan da bu toplumun tarihî tecrübesini anlamaktan da çok uzak.

Biz, Ramazan vesilesiyle çocuklarının kalbine merhamet, adalet ve sorumluluk duygusu yerleşsin isteyen bu geniş çoğunluğun sesini, hukuk ve demokrasi zemininde korumaya çalışıyoruz. Bu ülkenin gerçek gücü de zaten burada. İradesini başkalarına teslim etmeyen, inancını korku siyasetine malzeme yaptırmayan, evladının geleceği söz konusu olduğunda hiçbir etikete aldırmadan doğruda ısrar eden bir toplum olmasında.

BEN ELEŞTİRİDEN KAÇAN BİRİ DEĞİLİM

Az önce bahsettiniz ama açmak isterim. İmza sahiplerini dava ettiniz, hakaretleri ve işledikleri nefret suçları için. Bir yandan da "Siyasetçiler, kamuoyu önündeki insanlar eleştiriye açık olmalı" denir...

Ben eleştiriden kaçan biri değilim. Sert de olsa, benim kararlarımı, Bakanlığın politikalarını, attığımız adımları tartışan her değerlendirme, demokrasinin tabii parçası. Bir önceki cevaplarımda da söyledim pedagojik temeli olan, hukuki zemin soran, uygulamaya dair katkı sunan her sözü dikkatle okuyoruz. Burada konuştuğumuz şey, eleştiri değil doğrudan hedef gösterme, tahkir ve toplumun geniş bir kesimini aşağılayıcı bir dilden bahsediyoruz.

168 imzalı metinde kullanılan ifadeler, sade bir "rahatsızlık beyanı" sınırını çoktan aşmış durumda. Ramazan etkinliklerine emek veren öğretmenlerin, okul yöneticilerinin, velilerin ve çocukların "gerici azınlık", "Talibanlaştırma sürecinin taşıyıcısı", "şeriatçı dayatma" gibi ağır ithamlarla anılması hem kişilik haklarını zedeleyen hem de halkı belirli bir kesime karşı kin ve düşmanlığa sevk eden bir dile dönüşüyor. Yüzde 99'u Müslüman olan bir toplumda, Ramazan vesilesiyle çocuklarına paylaşmayı, infakı, yardımlaşmayı hatırlatmaya çalışan anne babayı bu kavramlarla yaftalamak, açık bir saygısızlık ve hak ihlali.

TEMSİL ETTİĞİM CAMİANIN ONURU İÇİN DAVA ETTİM

Bildiri sebebiyle imzacıları dava etmeniz şahsi tutumdan farklı bir karar anladığım kadarıyla?

Benim için asıl mesele, şahsıma söylenen bir sözü "katlanıp katlanmama" meselesi olarak görmek değil. Millî Eğitim Bakanı olarak susarsam, okullarda bu çalışmalara gönül vermiş öğretmenlerimizin, idarecilerimizin, velilerimizin ve çocuklarımızın hukukunu sahipsiz bırakmış olurum. O yüzden suç duyurusunda bulunurken kişisel bir alınganlıktan değil, temsil ettiğim camianın itibarını, onurunu ve güvenlik duygusunu koruma sorumluluğundan hareket ettim.

Eleştirinin meşru sınırını, "farklı düşünüyorum, şu gerekçeyle karşı çıkıyorum" diyen her cümlede görüyorum. Niyet okumaya dayalı, ağır etiketler taşıyan, toplumun inançla kurduğu bağı kriminal bir dille tarif eden söylem ise bu sınırın ötesine geçiyor. Ramazan Genelgesi'ne dair "şu maddede pedagojik risk görüyorum, şu uygulamada çocukların psikolojisini şöyle etkileyebilir" diyen bir akademisyenle "bu toplum Talibanlaşıyor, gerici azgın azınlık" diyen bir metni aynı kategoriye koyamayız. Birincisi demokratik tartışmanın zenginliği, ikincisi ise nefret söylemine kapı aralayan bir yaklaşım.

ETTİKLERİ HAKARETLERİN SORUMLULUĞUNU ALMAK ZORUNDALAR

Sınır çizmek, savunmak istediğiniz şey nedir tam olarak?

Hukuka başvurmak, demokratik hukuk devletinde herkesin kullandığı kelimenin sorumluluğunu üstlenmesini sağlama iradesi. İmza sahipleri ifade özgürlüklerini kullanırken, Ramazan etkinliklerine katılan öğretmenlerin, velilerin ve çocukların onurunu, itibarını, güvenlik duygusunu yok sayamaz. Bizim çizdiğimiz sınır; fikre karşı fikir üretme özgürlüğünü sonuna kadar koruyalım fakat hiçbir kimlik, inanç ve toplumsal kesim, bu özgürlüğün gölgesine saklanarak hakaretin ve tahrikin hedefi hâline getirilmesin.

Türkiye'de temel hak ve özgürlükler konusunda siyasi bedel ödemeyi göze almış, meşruiyetini doğrudan milletten alan bir Cumhurbaşkanımız ve aynı yönde sorumluluk taşıyan bir Cumhur İttifakı var. Biz de yürütmenin içinde görev üstlenen isimler olarak bu siyasi iradenin ve Anayasa'nın çizdiği çerçeve içinde hareket ediyoruz. İmza sahipleri nasıl "görüşümüzü açıkça yazarız" diyerek demokratik haklarına dayanıyorsa, aynı demokratik düzende bizim de yargı yoluna başvurmamız, hakkımızı hukuk zemininde aramamız kadar tabiî bir şey yok. Hukukun herkes için geçerli olduğu bir ülkede, söz konusu olan kendi beyanlarıyken bunu "ifade özgürlüğü", işin içine başkalarının onurunu ve hakkını koruma iradesi girdiğinde ise "tahammülsüzlük" diye sunmak tutarlı bir demokrasi yaklaşımıyla bağdaşmıyor.

ÖZGÜR ÖZEL MİLLETTEN ÖZÜR DİLEMELİ

Bir de CHP Genel Başkanı Özgür Özel var ramazan genelgesine muhalefet eden. Özel çocuklara sadece ailelerinin karışacağını söyleyerek sizi eleştirdi. Toplumu kutuplaştırmakla, çocukları çeteleştirmekle, hatta bile isteye kriz çıkarmakla itham etti sizi. Cevabınız ne olur?

Sayın Özel'in sözleri, muhalefet etme hakkını aşan, sorumsuz ve ölçüsüz ithamlar içeriyor. Ramazan üzerinden milleti gererek siyaset üretme çabasını görüyorum. Açık söyleyeyim, milletten özür dilemesi gereken bir dil bu.

Bir defa, "çocuklara sadece aile karışır" cümlesini sanki Millî Eğitim Bakanlığı aileye karşı bir odakmış gibi kurmak, başlı başına çarpıtma. Bu ülkede anne babanın hukukunu, çocuk terbiyesindeki önceliğini en çok savunan çizgi biziz. Aileyi yok sayan ne bir geleneğimiz var ne bir siyasetimiz. Ama aynı Anayasa bize diyor ki: "Bu çocukların eğitim hakkını, güvenliğini, değer dünyasını da gözetmek devletin görevidir." Biz de tam bunu yapıyoruz. Ailenin zaten yaşattığı Ramazan iklimini, okulun eğitim ortamıyla buluşturmaya çalışıyoruz.

Ama Özgür Özel "çocukları çeteleştirmek"ten bahsediyor?

Bu düpedüz iftira. Genelge ortada. Herkes okuyabilir. Ne kimsenin orucunu, ne ibadetini, ne de inanç tercihini kayıt altına alan tek bir ifade yok. Gönüllülük esası, kapsayıcılık, pedagojik hassasiyet... Bütün çerçeve bunların üzerine kurulu. Buna rağmen "çetele, fişleme" gibi kelimeler kullanmak, bu milletin yakın tarihinde başörtülü öğrencilerin, imam hatipli gençlerin hangi defterlere yazıldığını unutturmak için atılmış bir manevra. O defterleri kimlerin tuttuğunu bu ülke gayet iyi biliyor. Biz tam tersine, fişleme defterlerinin kapandığı bir Türkiye'de çocuklarımızı daha özgür, daha onurlu bir iklimde yetiştirmeye çalışıyoruz.

"Toplumu kutuplaştırıyorsunuz" diyenlere de şunu sormak istiyorum. Okul bahçesinde Ramazan sokağı kurulması, çocukların birlikte iyilik kampanyası yapması, paylaşmayı, sabretmeyi, komşusunu gözetmeyi öğrenmesi mi kutuplaştırır yoksa bu manzarayı "Talibanlaşma, gerici azınlık, çetele" gibi kavramlarla aşağılayan dil mi? Ramazan bu topraklarda yüzyıllardır aynı sofrayı büyüten, aynı mahallenin insanını yan yana getiren bir iklim oldu. Kutuplaştırıcı olan, bu ortak iklimi oy hesabının malzemesi hâline getirmektir.

Ya "bile isteye kriz çıkardığınız" suçlamasına ne diyeceksiniz?

Bizim derdimiz kriz değil, tam tersine çocuklarımızın zihniyle kalbi arasındaki mesafeyi azaltmak. Okulda aldığı bilgiyle evde yaşadığı değer dünyasını buluşturmak. Asıl kriz, inancıyla hayatı arasındaki bağ kopmuş, değerleriyle davranışları arasına duvar örülmüş bir nesil fotoğrafıydı. Ramazan Genelgesi bu krizi tamir etmeye dönük mütevazı bir adımdır. Kriz, Ramazanı fırsat bilip milleti kendi inancıyla karşı karşıya getirmeye çalışan siyasî dilin ürettiği bir şeydir.

Ben Sayın Genel Başkan'ın eleştiri hakkına itiraz etmiyorum, elbette eleştirecek, itiraz edecek. Ama Türkiye'nin ana muhalefet partisinin lideri, söz söylerken bir kez de okulunda Ramazan şenliği için hazırlık yapan öğretmeni, evladının kalbine merhamet yerleşsin diye çabalayan anneyi, babayı düşünmek zorunda. Bizim vazifemiz, bu geniş çoğunluğun sesini ve itibarını korumaktır.

Hiç kimse bu ülkenin çocuklarını, anne babalarını, öğretmenlerini Ramazan vesilesiyle "çetele konusu" hâline getiremez. Bu milletin inancını da iradesini de siyasi polemiğin hedef tahtasına koyan anlayışa karşı, hukuk zemininde ve milletten aldığımız yetkiyle sonuna kadar durmaya devam ederiz.

SİYASİ SIKIŞMIŞLIK, KÜLTÜREL KÜSTAHLIK

Siyaset bilimi hocası olarak değerlendirmenizi isterim. CHP ve habitatı için "yaşadıkları siyasi sıkışmışlık kültürel küstahlık olarak patlak veriyor" denebilir mi?

Bence bu tespitin doğrulandığı çok fazla örnek görüyoruz. Sandıkta karşılık bulamayan, milletin değer dünyasına hitap edemeyen bir siyasetin, dönüp bu milletin inancını ve hayat tarzını hedef alarak varlık göstermeye çalıştığını görüyoruz.

CHP ve etrafında şekillenen belli çevrelerin önemli bir kısmı, hâlâ bu ülkenin insanını "terbiye edilecek kitle" olarak kodlayan eski devletçi zihniyetin izlerini taşıyor. Yıllarca "millet ne der?" sorusundan çok "biz neyi doğru sayıyoruz?" sorusunu önceleyen bir siyaset dili kurdular. Şimdi aynı çevre, demokratik rekabette karşılık bulamayınca Ramazan, başörtüsü, imam hatip, değerler eğitimi gibi başlıklara her seferinde bir "rejim krizi" etiketi yapıştırarak varlık göstermeye çalışıyor. Bu, doğrudan siyasi bir tercih.

TÜRKİYE 90'LARIN TÜRKİYESİ DEĞİL

Yaşanan anakronik hırçınlığın siyasi boyutu nedir?

Türkiye artık 90'ların Türkiye'si değil. 28 Şubat'ı da 15 Temmuz'u da yaşamış, hak ve özgürlüklerini adım adım genişletmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Buna rağmen 90'ların yasakçı dilini "irtica geliyor" korku siyasetini Ramazan etkinlikleri üzerinden bugüne taşımaya çalışmak, gerçekten anakronik. Zamanın ruhunu okumayan, milletin tecrübesini ve yönelişini görmezden gelen hırçın bir dil bu.

Siyasi boyutu ise bence oldukça net. CHP ve çevresi, eğitim alanını hâlâ ideolojik mevzi savaşı yapacakları bir alan gibi görüyor. Çocuklarımızın iyilik kampanyasına katılmasını, Ramazan'ın paylaşma kültürüyle tanışmasını tartışmak yerine "buradan iktidarı nasıl sıkıştırırım, buradan nasıl bir korku senaryosu üretirim" hesabına öncelik veriyorlar. Bu da doğal olarak toplumu kuşatan bir muhalefet dili üretmek yerine, belirli bir ideolojik koridora sıkışmış, refleksif ve sert bir dil ortaya çıkarıyor.

Ben Millî Eğitim Bakanı olarak bu ülkede hangi partiye oy verirse versin bütün velilerin, bütün çocukların ve gençlerin hukukunu korumakla yükümlüyüm. Ramazan Genelgesi vesilesiyle de gördük ki toplumun çok büyük bir kesimi çocuklarının hem akademik olarak güçlü hem de değer dünyası sağlam yetişmesini istiyor. Buna cevap vermeye çalışan bir eğitim politikası karşısında "Taliban, gerici azınlık, çetele" gibi kavramlara sarılmak siyasi sıkışmışlığın, kültürel kibirle birleştiği bir tabloyu resmediyor.

Bu millet, kendisine tepeden konuşan dili de inanç ve hayat tarzını kriminalleştiren bakışı da defalarca sandıkta tasfiye etti. Bugün yaşadığımız gerilim, biraz da bu gerçeği kabullenmek istemeyen, eski imtiyazlı konumuna dönme arzusunu "laiklik" ve "çağdaşlık" söylemiyle perdelemeye çalışan bir siyasetin yaşadığı krizdir.

CUMHURBAŞKANIMIZA VE BAHÇELİ'YE TEŞEKKÜR EDERİM

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli güçlü şekilde sahiplendi uygulamayı?

Öncelikle Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'ye bu süreçte ortaya koydukları açık ve kararlı destek için şükranlarımı arz etmek isterim.

Ben Millî Eğitim Bakanı olarak Anayasa'ya ve Millî Eğitim Temel Kanunu'na dayanarak yürüttüğümüz her düzenlemede olduğu gibi bu genelgede de ayrım gözetmeksizin tüm çocuklarımızın eğitim hakkını, eğitimde fırsat eşitliğini ve millî birliğimizi güçlendiren bir iklimi gözetiyorum. "Maarifin Kalbinde Ramazan" da bu çerçevenin içinde, değer boyutu güçlü bir eğitim ortamı kurma çabamızın parçası olarak görülmelidir.

MİLLİ EĞİTİM İÇİN MİLLİ BİRLİĞE DESTEK

Size gelen diğer tepkileri de paylaşır mısınız, kimler aradı neler söyledi?

Bu tartışmayı kişiselleştirmeyi doğru bulmam. Elbette farklı siyasi çizgilerden, sivil toplumdan, kurumlarımızdan hem destek mahiyetinde değerlendirmeler hem de eleştiriler geliyor. Bu, demokrasinin olağan akışı. Benim açımdan asıl önemli olan bu geri bildirimleri Anayasa'nın çizdiği sınırlar, çocuklarımızın üstün yararı ve toplumun ortak değerleri ekseninde soğukkanlı biçimde değerlendirebilmek.

Şunun altını da bir kez daha çizmek isterim ki biz bu genelgeyle, kimsenin hayat tarzına müdahale etmeye çalışan bir tasarrufta bulunmadık tam tersine, Anayasa'nın bize yüklediği "millî, manevi ve ahlaki değerleri tanıyan ve içselleştiren bireyler yetiştirme" görevini, bilimsel pedagojinin ilkeleriyle birlikte hayata geçirmeye çalıştık. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Bahçeli'nin desteği de bu çizginin, Türkiye'nin son yirmi yılına damga vurmuş demokratik normalleşme süreciyle uyumlu olduğunun güçlü bir teyididir.

Bu vesileyle, millî birlik ve dayanışmayı önemseyen bütün kesimleri, çocuklarımız ve gençlerimiz arasında dayanışma, kardeşlik ve ortak değer bilincini güçlendiren her türlü çalışmaya katkı vermeye davet ediyorum. Yaptığımız tüm düzenlemelerin Anayasa'ya ve kanunlarımıza uygun olduğunu, bize emanet edilen neslin hukukunu, onurunu ve değer dünyasını koruma sorumluluğunun gereği olduğunu özellikle vurgulamak isterim.

RAMAZAN ÇOCUKLARIN DÜNYASINDA KÖK SALIYOR DİYE RAHATSIZLAR

Türkiye toplumunun yüzde 99'unun Müslüman olduğu kimse için sır değil. Ramazanın da kişisel ibadetlerin yanısıra toplu ibadetlerle, yardımlaşma ve paylaşmayla müstesna bir iklim yarattığı da öyle. Meselenin kültürel / folklorik boyutu da vardır yani. Hal böyleyken yaşadığı toprakların değerlerine bu kadar yabancı ve hatta düşman olmak neyle açıklanabilir?

Ramazan bu ülkede hafızanın, aidiyetin ve birlikte yaşama tecrübesinin taşıyıcısı. Bu kadar köklü ve geniş kabul görmüş bir değere düşmanca bir dille yaklaşan çevrelerin zihin dünyasına baktığınızda karşınıza üç şey çıkıyor. Birincisi, hayat tecrübesinin daralması. Bazı çevrelerin Türkiye tasavvuru birkaç semtle, birkaç kapalı çevreyle sınırlı. Bu yüzden Ramazan denildiğinde onların zihninde ilk canlanan, yardım kültürü, misafir ağırlama, merhamet ve nezaket olmuyor. İkincisi, geçmişin gerilimlerini bugüne taşıyan bir ön yargı dili. Dini referansları, somut olgulara bakmadan, otomatik olarak "karanlık", "çağ dışı" gibi kavramlarla eşitleyen bir zihinsel şema söz konusu. Üçüncüsü ise bu toprakların kendi iç dinamiklerine güvenmekte zorlanan bir modernleşme okuması. Toplumun inançla kurduğu meşru ve tabiî bağı anlayıp ona yaslanmak yerine, onu sürekli şüphe konusu yapan bir yaklaşım bu.

Bu ülkede Ramazan, inanç bakımından farklı yerde duran vatandaşlarımız için bile büyük ölçüde tanıdık ve saygı duyulan bir iklim. Rahatsızlığı yüksek sesle dile getiren kesim, sayısal olarak sınırlı olmasına rağmen, keskin kavramlar kullanarak geniş toplumsal uzlaşıyı tartışmalı göstermeye çalışıyor. Onların öfkesini büyüten şey, Ramazan'ın çocukların dünyasında yeniden kök salması, ailelerin bunu sahiplenmesi ve kamusal hayatta normalleşmesi. Bu ülkenin asırlardır birlikte yaşama tecrübesiyle yoğrulmuş müşterek değerlerini hedef alan dilin, ne toplumsal gerçeklikle ne de özgürlük ve çoğulculuk iddiasıyla tutarlı bir zemin bulması mümkün değil.

ÇAN, ÇAM, NOEL BABA GÖRÜNCE AKILLARINA LAİKLİK GELMİYOR

Aynı çevrelerden cadılar bayramı ya da Noel yortuları için, cıngıl bels şarkıları, çamlar, çanlar, Noel Baba tahakkümü için herhangi bir itiraz duymadık ama? En az bin yıldır Müslüman olan bu topraklarda yüzde 99'u Müslüman olan bir toplumda yaşayıp da İslamafobik takılmak hayli ilginç bir vaka değil midir?

Biz Bakanlık olarak işe başladığımız günden beri okulu, çocuklarımızın içinde yaşadığı toplumun anlam dünyasını tanıdığı, millî ve manevi değerlerle temas kurduğu bir hayat alanı olarak görüyoruz. O yüzden geleneksel çocuk oyunlarından bayrak sevgisine, çevre ve "yeşil vatan" çalışmalarından millî bayramlarımızın okullardaki iklimine kadar uzanan çok geniş bir yelpazede etkinlikler yürütüyoruz. Ramazan başlığı da bu bütünlüğün içinde duruyor. Çocuklarımızın bu coğrafyanın asırlardır ürettiği yüksek ahlakın gündelik tezahürlerini tanımasını önemsiyoruz.

Ancak Cadılar bayramı dekorları, Noel temalı süsler, yabancı kültürlerin figürleri okul koridorlarında görünür olduğunda "laiklik elden gidiyor" kaygısının akla gelmemesi, Ramazan söz konusu olduğunda ise bir anda rejim tartışması açılması, sağlıklı bir laiklik hassasiyetiyle açıklanamaz. Sorun bu toplumun İslam'la kurduğu tabiî bağa dair bir rahatsızlığın, "çağdaşlık" söylemi üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. En az bin yıldır İslâm medeniyeti havzasında şekillenmiş bir ülkede, Ramazan'la barışık olan toplumu problemli gösteren bu dil, aslında kendi iç dünyasında bir kültürel öz güven krizine işaret ediyor.

Biz okullarımızda herhangi bir yabancı kültürel unsura düşmanlık üretmeye çalışmıyoruz. Bilakis çocuklarımızın dünyasını küresel etkileşimlere açık tutarken kendi medeniyet birikimlerine yaslanabilecekleri sağlam bir zemin kurmaya gayret ediyoruz. Bunun adı, kültürel gerçeklik ve öz güvendir. Bugün Ramazan etkinliklerine yönelen sert itirazların önemli bir kısmının, laiklik kaygısından ziyade İslâm karşıtlığını perdeleyen bir siyasal ve kültürel dilin ürünü olduğunu düşünüyorum. Önceki cevaplarımda işaret ettiğim çifte standartlar da bu tabloyu açık biçimde gösteriyor.

ÇOCUKLARIN YÜZÜNE BAKARAK BU CÜMLELERİ KURABİLİRLER Mİ?

Her seferinde gösterdikleri cüret de konuşulmalı bence. Nereden geliyor bu "cesaret"?

Bu gösterdikleri "cüret"in, hakiki bir cesaretten çok, zihinlerinde hâlâ canlı duran bir imtiyaz hafızasından beslendiğini düşünüyorum. Yıllarca bu ülkede bazı çevreler, kendilerini milletin üstünde, devletin tepesinde, bir tür "kalıcı denetim kurulu" gibi gördü. Laiklik, çağdaşlık, modernleşme gibi kavramları da toplumla konuşulacak ortak ilkeler olarak değil, milletin başında sallanan bir disiplin sopası gibi kullanmaya alıştılar. Bugün Ramazan üzerinden, bu toplumun inancına ve hayat tarzına bu kadar rahat ve kırıcı bir dille konuşabiliyor olmalarının gerisinde, yıllarca sorgulanmamış bu söz söyleme ayrıcalığı var.

Bir de bu çevreler, kendi dar çevrelerinden aldıkları onayı toplumun genel kanaati zannetmeye alıştılar. Sosyal medyada, belli salonlarda, belli yayın organlarında birbirlerini alkışladıkları bir yankı odasında yaşıyorlar. Oradan bakınca Ramazan'a, başörtüsüne, imam hatiplere, değerler eğitimine saldırmanın bir bedeli yok, tam tersine "cesur çıkış" sayılıyor. Oysa o sözlerin muhatabı, okulda program hazırlayan öğretmenler, evladının kalbine merhamet yerleşsin isteyen anne-babalar ve okul bahçesinde cıvıl cıvıl koşuşturan çocuklardır. Anadolu'nun herhangi bir şehrinde bir sınıfa girip o çocukların gözünün içine bakarak aynı cümleleri kurabilecek cesareti olmayanların, ekran ve bildiri üzerinden millete parmak sallamasını ben konforlu bir imtiyaz dilinin devamı olarak görüyorum.

SERT KONUŞUNCA MİLLET GERİ ADIM ATACAK SANIYORLAR

Tarihsel bir alışkanlık yani bu onlar için?

Tabii, işin tarihsel alışkanlık boyutu da var. Uzun yıllar bu ülkede sandıkta alamadıkları sonucu bildiriyle, manşetle, bürokratik baskıyla telafi edebileceklerini düşündüler. Bir cümleyle hükümet devrilen, bir manşetle siyaset dizayn edilen dönemlerin tortusu hâlâ zihniyet dünyalarında yaşıyor. "Biz yeterince sert konuşursak, bu toplum yine geri adım atar" vehmi, bugün Ramazan Genelgesi üzerinden kurdukları dile de sızmış durumda. Oysa 28 Şubat'tan 15 Temmuz'a uzanan çizgide bu millet, hem inancına hem demokrasisine yönelen her vesayet teşebbüsüne karşı bedel ödeyerek ayağa kalktı.

Bugün Ramazan etkinliklerine yönelen sert ithamların ardındaki "cesaret"i buradan okumak lazım. Milletin değerleriyle kavgalı eski bir merkez, eski reflekslerle hâlâ topluma ayar vermeye çalışıyor. Fakat bu defa tablo farklı. Millet iradesi artık sandıkta da hukuk zemininde de kendi onurunu koruyacak bir olgunluğa ulaştı. Bizim durduğumuz yer de burası. Hakaretin, nefret dilinin, imtiyazlı söz hakkı alışkanlığının karşısına, hem hukuku hem demokrasiyi hem de bu toplumun sarsılmaz değer dünyasını koyuyoruz. Ben asıl cesareti bu ülkenin öğretmenine, annesine, babasına ve çocuğuna güvenerek, onların taşıdığı yüksek ahlakı ve merhameti özgürlükçü bir hukuk düzeniyle buluşturabilmekte görüyorum. Onların "cüret" dediği şey, aslında eski imtiyazlarının sonuna yaklaştıklarını fark ettikleri için gösterdikleri telaşlı bir reaksiyon.

ETKİNLİKLER HUKUKİ ZEMİNDE YÜRÜYOR

Konunun tarihsel boyutuna da bakalım isterim. Millî Eğitim Bakanlığı yapılanması Osmanlı'dan devreden bir sistem. TBMM'nin açıldığı günden beri de faal. 106 yıllık uzun sürede ramazan etkinliği gibi uygulamalar olmuş mu daha önce? Ya da başka dinlere kültürlere özgü kutlamalar? Okullarda ne tür kutlamalara izin var, neye yok?

Önce bugünkü hukuki zemini netleştireyim. Okullarımızdaki bütün sosyal etkinlikler "Millî Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği" ve "Millî Eğitim Bakanlığı Sosyal Etkinlik İzinleri Yönergesi" çerçevesinde yürütülüyor. Bu metinler, neyin yapılabileceğini, neyin yapılamayacağını açık biçimde tarif ediyor. Ölçümüz ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türk Millî Eğitiminin genel ve özel amaçları, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler ve başta Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile İş Sağlığı ve Güvenliği mevzuatı olmak üzere yürürlükteki tüm hukuk düzeni. Yani Ramazan da çevre duyarlılığı da kitap okuma kampanyaları da aynı hukuki çerçevenin içinde değerlendiriliyor.

Tarihsel süreklilik açısından bakarsak Osmanlı'da hem eğitim yapısında hem toplumsal hayatın ritminde Ramazan'ın çok güçlü bir yeri var. Sıbyan mektebinden rüşdiyelere, medreselerden saray okullarına kadar Ramazan ibadet, paylaşma, misafirperverlik ve toplumsal dayanışma bilincinin birlikte tecrübe edildiği bir değerler eğitimi dönemi olarak yaşanmış. Çocuklar mahyayı, iftar sofrasını, fitre ve zekâtın anlamını, büyüklerin yanında bizzat görerek öğrenmişler. Yani bugünkü anlamıyla "etkinlik" kelimesi kullanılmasa da Ramazan zaten eğitimin gövdesinin içinde, okul-hayat bütünlüğü içinde var olmuş.

Cumhuriyet döneminde ise özellikle imam hatip okullarının açılmasıyla birlikte Ramazan'a dair programlar daha görünür hâle geliyor. 2000'li yıllarla beraber de değerler eğitimi, toplumsal sorumluluk projeleri, yardım kampanyaları gibi başlıkların altında Ramazan'ın paylaşma ve dayanışma boyutunu önceleyen uygulamaların yaygınlaştığını görüyoruz. Fakat şunu söylemek gerekir. Osmanlı'daki gibi bütün eğitim sistemini kuşatan, devlet eliyle çerçevelenmiş bir Ramazan pedagojisi çerçevesi kurulmamış, daha çok yerel inisiyatiflerle, belirli okul türleri ve projeler üzerinden yürüyen bir pratik oluşmuş. "Maarifin Kalbinde Ramazan" Genelgesi'nin getirdiği yenilik bu tarihsel birikimi yoktan var etmek değil, Anayasa'ya, Millî Eğitim Temel Kanunu'na ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli'ne dayalı, gönüllülüğü ve pedagojik ilkeleri önceleyen bir çerçeveyle sistematik hâle getirmektir.

AZINLIK OKULLARIMIZ DA KENDİ GELENEKLERİNİ YAŞATIR

Başka dinlere kültürlere ait etkinlikler de oluyor mu?

Başka din ve kültürlere özgü kutlamalar meselesinde ölçümüz çok açık. Türkiye Cumhuriyeti, farklı inanç gruplarının kendi okullarında kendi dinî gün ve bayramlarını yaşamalarına saygı duyan bir devlettir. Azınlık okullarında kendi gelenekleri doğrultusunda yapılan faaliyetler, hem hukuken hem fiilen bu saygının parçasıdır. Bunun yanında tüm okullarda 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim gibi millî bayramlarımız, Çanakkale ve Millî Mücadele anmaları, kitap okuma günleri, çevre ve "yeşil vatan" temalı çalışmalar, bilim-sanat, spor, engelliler haftası, akran zorbalığına karşı farkındalık gibi başlıklar, mevzuatın çizdiği çerçevede yürütülen etkinliklerdir.

ÖLÇÜT BELLİ: TİCARİ PROMOSYON, İDEOLOJİK PROPAGANDA OLAMAZ

Etkinlik içeriğini belirleyen, gerektiğinde eleyen temel kriter ne?

Okulda yapılan hiçbir etkinlik ticari bir markanın promosyonuna, herhangi bir ideolojik propaganda zeminine, çocukların inanç tercihleri üzerinde baskı oluşturan bir yönlendirmeye dönüşemez. Çocuklarımızın zihnini ve kalbini besleyen, ortak kültürel hafızamızı güçlendiren, millî birlik ve beraberliği tahkim eden başlıklar ise hukuki çerçeve içinde eğitim sürecimizde yer bulur. Ramazan etkinlikleri bu bakımdan, hem devlet geleneğimizde hem toplumsal hafızamızda zaten var olan, fakat uzun yıllar kimi dönemlerde geri plana itilmiş bir değerin, özgürlükçü laiklik ve çağdaş pedagojik ilkelerle uyumlu biçimde normalleşmesidir. Bizim yaptığımız, okulu çocuklarımızın içinde yaşadığı toplumun tarihini, kültürünü ve değer dünyasını tanıyabildiği gerçek bir hayat alanı olarak güçlendirmektir.

  • Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin
  • Özgür Özel
  • Ramazan Genelgesi
  • laiklik