Necip Fazıl Ödülleri HAKKI TESLiMDiR
ABONE OL
Her bakış, her düşünce, her ideoloji kendi değerlerini yaşatmak, yeniden üretmek üzere ödüller ihdas ediyor. Sorun şu ki, bu yaklaşım bir noktaya kadar anlaşılabilir olmakla birlikte farklı kesimlerin kültür ve sanat ortak paydasında birbirine temas etmesini ve birlikte ortak zemin oluşturmasını sağlayacak ‘ödül’ mekanizmaları özellikle siyasi kriz dönemlerinde kutuplaşmayı artıcı bir işlev görmeye başlıyor. 

Kültür ve sanat hayatında ‘etkin’ ve kalıcı olabilmenin yolu bu mecralarda dünya çapındaki değerleri bugüne taşıyıp, yeni nesillerle buluşturmak, sanat ve edebiyat dünyasına bugünün kıymetlerini kazandırmak kadar, sahip olunan iddiayı besleyen ve güçlendiren fikri, edebî, estetik bir dil üretmekten de geçiyor. Bir sonraki aşamada ise o dile sahip eser verenleri yüreklendirecek ödüller ihdas etmek ve böylelikle yeni nesilleri de bu bakışı devam ettirmek konusunda cesaretlendirmek en önemli adımlar arasında.

Bugüne dek tiyatro, sinema ve edebiyat gibi alanlarda verilen ödülleri, adına ‘ödül’ düzenlenen isimleri düşündüğümüzde dar bir çevrenin etrafında dönüldüğünü görürüz. Şüphesiz Türk Edebiyatı, adına ödül verilmeyi fazlasıyla hakeden isimler açısından oldukça verimli bir alan. Yunus Nadi Ödülleri, Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, Erdal Öz Edebiyat Ödülü, Memed Fuat Ödülleri, Tanpınar Ödülleri, Haldun Taner Öykü Ödülü, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri, Sait Faik Hikâye Armağanı, Ömer Seyfettin Hikâye Ödülü her biri edebiyat dünyasında ciddi karşılığı olan ödüller olarak dikkat çekiyor. Ancak ödül kriterlerinin yanı sıra ödül verilen kişi ve eserlere bakıldığında da ortaya çıkan tablo, tercihlerin hangi dünya görüşü, ideoloji ve angajmanlarla verildiğini göstermeye yetiyor. Bu da aslında son derece doğal. Her bakış, her düşünce, her ideoloji kendi değerlerini yaşatmak, yeniden üretmek üzere ödüller ihdas ediyor. Sorun şu ki, bu yaklaşım bir noktaya kadar anlaşılabilir olmakla birlikte farklı kesimlerin kültür ve sanat ortak paydasında birbirine temas etmesini ve birlikte ortak zemin oluşturmasını sağlayacak ‘ödül’ mekanizmaları özellikle siyasi kriz dönemlerinde kutuplaşmayı artıcı bir işlev görmeye başlıyor.

Edebiyat zaten kurtarılmış bölgelerden ibaret iken sinema ve tiyatroda önyargı duvarlarını yıkmak da yeni yeni mümkün olabiliyor. Türkiye’de düzenlenen en büyük ve uzun soluklu sinema festivallerinde ‘farklı’ bir dünya görüşü ya da tandanstan jüri üyeleri bulunması pek alışıldık bir durum değil sözgelimi. Son bir kaç yıldır Antalya Film Festivali ve Malatya Film Festivali jürilerinde daha çoğulcu bir yaklaşım dikkat çekse de jürilerin ‘ötekileştirici’ tavırlarına dair de pek çok hikâye ve şahitlik anlatılır geçmişe dair. Usta oyuncu Hasan Nail Canat’a başarılı bir oyunculuk sergilemesine ve jürinin ödülü hakettiği konusunda hemfikir olmasına rağmen sırf ‘dindar’ olduğu için Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünün verilmeyişi bu örneklerden sadece bir tanesi. AK Parti iktidarının sanat ve sanatçıya baskı uyguladığını iddia edenlerin kendi küçük iktidar alanlarında nasıl mahalle baskısı yaptıkları ustalıkla görmezden gelindiği için bu türden olaylar çok da gün yüzüne çıkmadan unutulur gider.

İdeoloji rol çalıyor

‘Ayrımcı’ yaklaşımlar jürinin belirlenmesi ve ödüllendirmeler ile sınırlı değil elbette. Gezi olayları sonrasında ‘iktidara mesaj verme’ yarışı halini alan pek çok ödül töreni esasen ideolojinin sanatı gölgelediği bir vasata dönüşerek kültürel hayatımızdaki çölleşmeyi hızlandırdı. Artık kimse sinemanın geleceğinden, tiyatrodaki başarıdan, ödül verilen işin sanatımızda nasıl bir gelişmeye karşılık geldiğinden söz etmez oldu. Zaten jürinin verdiği kararlarda da ‘sanatsal’ ölçütlerin çok ötesindeki tercihlerin etkin rol oynadığı ortada. Bütün mesele hangi oyuncunun kürsüde kime, nasıl bir mesaj verdiği, nereye selam yolladığı, ülkeyi yönetenlere nasıl had bildirdiğinden ibaret hale geliyor. Sanatı siyasete alet edenler hâlâ dil, üslup ve kimlik sorunlarını çözememiş edebiyatımıza, sinemamıza, tiyatromuza ve görsel sanatlarımıza en büyük zararı veriyorlar. 

Ödül törenlerini siyasal angajmanlarını pekiştirmek için araçsallaştıranlar olduğu gibi toplumdaki olumsuz imajını aklamak ve kendini legalize etmek için kullananlar da yok değil. Bunlar içinde en dikkat çekici olanı ise sözde ‘çağdaş sanatın en yılmaz savunucusu’ olanları bile aynı fotoğraf karesine sığdırmayı başaran FETÖ’nün kültür sanat alanında varlık gösteren dernek ve vakıfları. Fethullah Gülen’in onursal başkanı bulunduğu Gazeteci Yazarlar Vakfı, 2000 yılında tiyatro ve sinema alanında usta isimlere ‘Hizmet ve Onur Ödülleri’ verdiğinde tepki gösteren çevreler aynı cemaatin kurduğu Yedi Renk Sanat Vakfı tarafından Nisan 2013 tarihinde gerçekleşen Ustanın Günü etkinliğinde verilen Onur ödüllerinden ise nedendir bilinmez hiçbir rahatsızlık duymadılar. Yıldız Kenter ve Haldun Dormen’in onur konuğu olduğu gecede birlikte poz verenler arasında Erdal Özyağcılar, Defne Halman, Mustafa Alabora gibi isimleri görmek de hayli şaşırtıcıydı doğrusu. Hepi topu 15 yıl önce “laik ve demokratik Cumhuriyet’e, rejime karşı suç oluşturan söz ve yaklaşımları nedeniyle” rahatsızlık duydukları ismin başında olduğu cemaatin vakfına, faaliyetlerine bugün sempatiyle bakabilmeleri işin içinde başka hesaplar bulunduğunu da düşündürüyor kaçınılmaz olarak. 

Tüm bu hesaplı-kitaplı çark içinde toplumsal dinamikleri yerli ve milli bir bakış çerçevesinde harekete geçirecek bir düşünce dünyası ve kültürel iklim oluşturmak isteyenleri öne çıkaran ödüller daha da kıymet kazanıyor.

Birkaç yıldır dikkat çekici hale gelen Kültür Bakanlığı’nın verdiği Kültür Sanat Büyük Ödülü, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri bu anlamda zaten uzun yıllardır devam eden bir geleneği daha hakkaniyetli bir noktaya taşıdı. Cumhuriyet tarihiyle yaşıt kültürel hegemonyanın doğal sonucu olarak Kemalist ve sol çevrelerin sultasındaki sözkonusu ödüller artık sadece belli bir ideolojik bakışla sınırlı kalınmaksızın toplumun tüm kesimleri tarafından kabul gören isimlere veriliyor. Bu çoğulculuk, kuşatıcılık kimilerini rahatsız etse de herkesin yakındığı ‘toplumsal ayrışmanın’ önüne geçilmesi için şiddetle ihtiyaç duyulan bir yaklaşım.

Yaşar Kemal’e, Ahmet Kaya’ya lâyık görülen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nin İskender Pala, Bekir Karlığa, Alev Alatlı, Niyazi Sayın’a, Rasim Özdenören ve Hüseyin Kutlu gibi isimlere de veriliyor olması aslında uzun zamandır özlenen bir tablonun sanat çerçevesinde hayat bulabildiğinin göstergesi.

Kamusal alanda ‘dindar’ların varlığına tahammül edemezken 13 yıldır onların iktidarında yaşadıkları için ‘mutsuz’ ve giderek daha da ‘karamsar’ olan çevreler için devlet eliyle verilen bu büyük ve anlamlı ödüllerin takdim edileceği isimlerin kendi belirledikleri ‘sınırlı’, ‘sorumlu’ ve ‘elitist’ sanat piyasasının dışından seçilmesi elbette oldukça sorunlu. Ancak ‘kimlik’ ve bulunduğu coğrafya ile aidiyeti ve ünsiyeti düşünüldüğünde hem Kültür Bakanlığı hem de Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nde çok isabetli tercihler sözkonusu.

Güzel bir öncülük

Devletin en üst kurumları tarafından verilen bu liyakat ödüllerine iki yıldan bu yana bir de ‘sivil’ ödüller eklendi. Türk şiiri ve düşünce dünyasının tartışmasız en büyük isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek’in manevi ve kültürel mirasını yaşatmak için 2014 yılında Star Gazetesi tarafından verilmeye başlanılan Necip Fazıl Ödülleri, uzun yıllardır eksikliği duyulan bir çaba olarak büyük bir boşluğu dolduruyor. Türk edebiyatında nicedir ötelenen, görmezden gelinen bir edebî ve fikrî çevreye hakkı teslim anlamı da taşıyan ödüller pek çok açıdan eleştirilse de şair Hüseyin Akın’ın son derece yerinde tespitiyle nihayetinde “Ödüller şahsi değildir. Bir anlayışın ödüllendirilmesidir bu, müşterek medeniyet algısına sahip olanların taltif edilmesidir.” Böyle bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde ilk ödülden itibaren dillendirilen pek çok eleştiri yerini daha serinkanlı ve yapıcı yaklaşımlara bırakacaktır. Kaldı ki Necip Fazıl gibi topluma mâl olmuş büyük bir düşünce adamı adına böylesi prestijli ödüllerin veriliyor olması güzel bir öncülük ve örneklik anlamına da geliyor. Bundan sonraki süreçte belki başka kültür ve medya kurumları da Mehmet Akif Ersoy, Cemil Meriç, Kemal Tahir, Nurettin Topçu, Tarık Buğra, Ahmet Kabaklı, Ömer Lütfi Mete, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Abdurrahim Karakoç, Hasan Nail Canat, Ömer Lütfi Akad, Ayşe Şasa, Yücel Çakmaklı, Aşık Veysel, Neşet Ertaş gibi sanat, edebiyat ve düşünce dünyamızda izler bırakan isimler adına ödüller vermek için harekete geçeceklerdir. Böylelikle bu toprağın karakterini, kimliğini oluşturan değerler hak ettiği kıymeti görürken yeni nesiller için de kültürel aidiyet anlamında bir zemin oluşturulacaktır. Aksi takdirde batıya endeksli bir sanat algısının hâkim olduğu ve tartışmasız kabul gördüğü sanat ortamında kendine yabancılaştıkça daha çok alkış alan sanatçıların, edebiyatçıların varlığından yakınmaya devam edeceğiz. 

gtezcan@stargazete.com