Son dönemde yaşanan gelişmeler karşısında İngiltere, Almanya, İtalya ve Malta Türkiye'nin yanında yer aldı
ABONE OL

“Her devlet, hakimiyet kurduğu toprak üzerinde yaşayan halkına aittir” paradigmasının günümüzde Libya için geçerli olmadığını kabul etmek gerekir. Başka bir ifadeyle, “Libya -ve sahip olduğu değerli petrol- halkına bırakılmayacak kadar değerli bir ülkedir” anlayışının ülke üzerinde siyaset uygulayan egemen güçlerin temel prensibi olduğunu gizlemenin artık imkânı kalmadı. Öyle ki Kuzey Afrika genelinde ve Libya özelinde, güçlü devletler aleni bir çıkar çatışması içine girmiş durumdalar. Uluslararası hukuk ve diplomatik teamüller rafa kaldırılmak suretiyle, amansız bir cedelleşme sergileniyor. Bu cümleden hareketle, Libya’da çatışanlar arasında taraf olan Fransa’nın tutumu önem arz ediyor. Çünkü görünürde meşru Libya hükümetine muhalif en önemli Avrupa Birliği (AB) üyesi Fransa.

- İstihbarat başkanı ile yapılan gizli görüşme nelere işaret ediyor?

Fransa-Libya münasebetleri diğer devletlerinki gibi dengeli ve seyrinde giderken, dönemin İçişleri Bakanı olan Nicolas Sarkozy’nin Lübnan asıllı iş adamı Ziyad Takiyeddin üzerinden Muammer Kaddafi ile kurduğu ilişkiler, bugün Fransa’nın Libya stratejisinin temelini oluşturuyor. Gizemli olayların meydana geldiği ve birtakım silah satışı görüşmelerinin yapıldığı Sarkozy’nin 6 Ekim 2005’teki Trablus ziyaretiyle, Kaddafi- Sarkozy özelinde Libya-Fransa münasebetleri normal seyrinden farklı bir güzergâhta ilerlemeye başlamıştı. Nitekim bu sıra dışılık, içinde 54 Fransız’ın bulunduğu ABD uçağının düşürülmesinden sorumlu Libya İstihbarat Başkanı ile İçişleri Bakanı Sarkozy’nin görüşmesiyle gün yüzüne çıkmışsa da, söz konusu buluşma bugün devlet sırrı kapsamında kabul ediliyor ve gizleniyor. Bunların sıradan, basit ticari ya da siyasi görüşmeler olmadığı, esasen Fransa’nın, petrolü büyük, nüfuzu küçük Libya’ya yönelik hegemonik planlarına zemin bulmaya yönelik olduğu anlaşılıyor.

Bu kapsamda en önemli girişim Fransa’da 6 Mayıs 2007’de Nicolas Sarkozy’nin başkan seçilmesinin akabinde gerçekleşti. Yaklaşık bir buçuk yıllık derin münasebetlerin sonucundadır ki Sarkozy ilk olarak 24 Temmuz’da Libya’da bulunan 8 Bulgar hemşirenin salıverilmesini talep etti ve bu talep derhal gerçekleşti. Hemşireler bizzat Fransız uçağıyla ülkelerine götürüldüler. Akabinde Aralık 2007’de Muammer Kaddafi Fransa’ya davet edildi. Kapalı yerde kalamayacağını bildiren Kaddafi 6 gün boyunca Fransa başkanlık ikametgâhının bahçesine kurulan çadırda kaldı. Fransa ve Libya arasındaki tüm anlaşmaların üçte biri sadece Sarkozy döneminde imzalandı. Bunun anlamı, Libya’nın artık Fransa için vazgeçilmez bir pazar olmasıydı. Kaddafi zor duruma düşünce ikili ilişkiler başka bir düzleme kaydı. Dostluk bir anda bitti. Kaddafi’nin devrileceği ortaya çıkınca, Fransa demokrasinin, sivil girişimin, özgürlük ve adaletin savunucusu sıfatıyla muhaliflere desteğini tek yanlı ve tek başına ilan ederek Libya’da kalıcı olacağını gösterdi. Öyle ki Bingazi’de sıkışan muhalifleri kurtarmak için tek başına operasyon yapacağını dahi açıkladı. Ancak Türkiye’nin devreye girmesiyle operasyon NATO üzerinden gerçekleştirildi. İşte bu müdahale, Türkiye-Fransa ilişkilerinin gerginleşeceğinin ilk işaret fişeğiydi.

- Libya’nın milyar dolarının akıbeti meçhul

Fransa Libya’da tek başına aktör ülke haline gelince, AB üyesi ülkeler bu duruma sessiz kalamadılar. Muhaliflerin zaferiyle sonuçlanan devrimin sonunda Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) kuruldu ve Libya’nın meşru yönetimi Birleşmiş Milletler tarafından da tanındı. Bundan sonra Fransa, temelde eski politikasını korumak istemekle birlikte, mevcut şartları da göz önünde bulundurarak farklı bir yol uygulamaya yöneldi. Meşru hükümete muhalif olarak kendisini dışarıda bırakan ya da hükümetin başında “Demokles’in kılıcı” vazifesini görmesi için yedekte tutulan General Halife Hafter, bir anda Fransa tarafından muhatap alınır oldu.

Görüldüğü kadarıyla, Kaddafi dönemindeki gibi bütüncül bir Libya, kendi halkınca idare edilen ve halkının çıkarlarını önceleyerek uluslararası arenada etkin olma potansiyeline sahip bir Libya, dahası Türkiye ile hakkaniyetli ve dostane siyasi münasebetler kurarak Afrika’da etkin olmaya başlayan bir Libya, Fransa’nın 2007 sonrası oluşturmaya çalıştığı politikayı akamete uğratacaktır. Bu duruma, (tekzip edilmemekle birlikte) Kaddafi devrinden kalan 100 ila 400 milyar dolar paranın dünyanın dört bir tarafında bloke edildiği ve bunun bir kısmının da Fransa’da bulunduğu iddiası eklenince, durum daha ciddi bir hal alıyor. Neticede şimdilik Fransız bankası Societe Generale 900 milyon dolarlık bir paranın kendi hesaplarında olduğunu kabul etti. Ancak bu rakamın sembolik olduğu aşikâr. Libya hükümeti er geç hakkı olan parayı talep edecek ve bunun sonucunda Fransa ekonomik bir krizle karşı karşıya kalacaktır. Bunun haricinde Fransa Libya’nın en önde gelen ticaret ortağıydı. Devrimle birlikte ortaya çıkan kaos yüzünden, Fransız şirketleri artık neredeyse hiçbir sektörde faaliyet yürütemez oldu.

François Hollande zamanında Fransa bu politikalarını kısmen gevşetmiş görünüyor. Ancak Emmanuel Macron’un başkan olmasıyla, Sarkozy dönemi dış politikasına yeniden dönüldüğünü görmek mümkün. Elysee’ye göre Fransa için en faydalı durumun, Türkiye ile bağlantılı olmayan, mümkünse diğer AB ülkelerine de mesafeli bir Libya kurarak 2007’ye dönmek olduğu anlaşılıyor. İşte Fransa, siyasetini bu iki paradigma üzerine kurmuş durumda.

Eski sömürgeci zihniyetin insana bakış açısıyla günümüzde Kuzey Afrika’da egemenlik kurulamayacağı anlaşıldı. Türkiye bunun farkına vararak Kuzey Afrika ve mücavir alanlarda, insanı temel almak suretiyle, bölgenin temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik ciddi yatırımlar yaptı ve bölgede Fransa’nın yerini alma potansiyeli olduğunu gösterdi. Fransa ise yüzyıllardır Mısır ve Libya hariç Afrika’yı kendi arka bahçesi, hatta hinterlandı gibi kullandı. Dolayısıyla bu bölge Fransa’nın kırmızı çizgisi. Bir başka ifadeyle, neredeyse “casus belli”si (savaş sebebi).

Geldiğimiz noktada durumun değişmeye başladığını ve yeni çatışma alanlarının oluştuğunu söyleyebiliriz. Libya bu durumun kilit noktasını teşkil ediyor. İtalya’nın güçsüzlüğü Fransa’ya buraya yerleşme imkânı tanıdı. Ancak Türkiye’nin güçlenmesiyle, işler Fransa için Afrika genelinde iyi gitmiyor. Neticede Türkiye ile Fransa arasında Suriye ile başlayan gerginlik artarak devam ediyor. Suriye’de etkin olamayan, Libya’da ekonomik ve siyasi üstünlüğünü kaybeden Fransa, çareyi Türkiye muhalifi olan gruplara -ki bunlar arasında Türkiye tarafından terörist ilan edilen PYD/YPG de var- destek olmakta arıyor. Buna ilave olarak, bölgede güçlü Türkiye’yi istemeyen, sosyalist bir doktrinle yoğrulmuş Arapçılığı kompleks haline getiren Birleşik Arap Emirliği (BAE), Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle Libya’da, Doğu Akdeniz’de ciddi varlık gösteremeyince, bu sefer Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ile işbirliğine giderek Türkiye’ye karşı kuşatma harekâtı uygulamaya çalışıyor. Son tahlilde artık Akdeniz’de Fransız çıkarlarına ket vuran bir Türkiye var.

- AB ve NATO artık Fransa’nın yanında değil

Fransa’nın AB ve NATO’yu keyfe keder kullanma eğiliminin son günlerde diğer üye devletlerin tepkisini çektiği de ortada. İngiltere AB’den dışlanması için gösterilen iştiyaka tepkisini Suriye ve Libya meselelerinde Türkiye’nin yanında durarak gösterdi. Almanya ise pasifize edilerek AB liderliğinin elinden alınması stratejisine tepkisini Türkiye’yi destekleyip Libya’yla ilgili Berlin Konferansı’nı düzenleyerek gösterdi. İtalya ve Malta ise doğrudan Türkiye ile birlikte hareket etme kararı alarak Fransa’yı Akdeniz’de izole etmeye yönelik adımlar attı.

Cumhurbaşkanı Macron idaresinde uygulanan politikanın Fransa içinde de tepki çektiği ortada. Yapılan analizlerde “Fransa hiç bu kadar yalnızlığa itilmedi” deniliyor. Halbuki Afrika genelinde bölgesel aktör Fransa’ydı. Libya muhalefetinin kurtarıcısı (“saint salvatore”) da yine Fransa’ydı. Fakat yukarıda saydığımız uygulamalardan sonra gelinen noktada, asırlık müttefiklerince de dışlanan bir Fransa ile karşı karşıyayız.

Karşı hamle olarak, bu yalnızlığın etkisini azaltmak amacıyla, Fransız dışişlerinde özellikle Türkiye aleyhtarlığının arttığını görmek mümkün. Osmanlı Devleti’nin yeniden ihya edileceği, Avrupa’nın tehlikeye gireceği gibi söylemler gerek basında gerekse siyasilerin açıklamalarında sıkça yer alıyor. Böylece Fransa’nın kadim müttefiklerinin Türkiye’ye desteğinin azaltılmasının hedeflendiği ortada. Son olarak 30 Haziran’da, Fransız firkateyninin diğer gemilerin güvenliği tehlikeye atan manevrasına karşı Türk donanmasının sert mukabelede bulunması, Fransa’da büyük yankı uyandırdı. Dışişleri derhal NATO ve AB nezdinde Türkiye aleyhine girişimde bulunduysa da bir netice alamadı. Bu sonuçsuzluğun etkisinin daha sert ve Fransa için yıkıcı etki meydana getireceği tahmin ediliyor. Zira iki büyük uluslararası kurumda itibar kaybına uğraması ve bunun diğer devletlerde aksülamel bulması, Fransa için uzun vadede olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Sert söylemlerini giderek artıran fakat sahada o ölçüde harekât kabiliyeti olmayan Fransa’nın, bölgede ciddiye alınmama riski her zaman var olacak. Nitekim bunu gören aklıselim sahibi siyasetçiler içinde şimdiden Türkiye ile uzlaşı arayışında olanlar ve mevcut politikanın değişmesini savunanların sayısı hiç de az değil. Macron’un yerel seçimlerde aldığı yenilgiyle Sarkozy devri dış politikasını ne kadar sürdürebileceği şimdilik belirsizliğini koruyor.

[Dr. Yaşar Demir Gebze Teknik Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesidir]