Bugün uluslararası sistem daha kırılgan, çatışmalar daha kalıcı ve klasik diplomasi kanalları çoğu zaman yetersiz. Türkiye ise bu tabloda bekleyen değil, sahaya çıkan bir aktör olmayı tercih ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde diplomasi; yalnızca çıkar koruma aracı değil, barış, huzur ve istikrar üretmenin bir yolu olarak ele alınıyor. Türkiye'nin temel yaklaşımı net: Krizler sınırda başlamıyor, komşu coğrafyalarda yaşanan her gelişme doğrudan Türkiye'yi etkiliyor. Bu nedenle bekleme siyaseti değil, aktif barış diplomasisi öne çıkıyor.
"LİDER DİPLOMASİSİ NEDEN BELİRLEYİCİ?"
Bu dönüşümün merkezinde lider diplomasisi var. Lider diplomasisi, sadece protokol dili değil; liderin kişisel iradesi, vizyonu ve kriz anlarında doğrudan devreye girme kapasitesi demek. Cumhurbaşkanı Erdoğan muhatap liderlerle kurduğu doğrudan temaslar, tıkanan birçok sürecin yeniden açılmasını sağladı. Diplomasi bu yönüyle masa başında yürüyen bir bürokrasi olmaktan çıkıp, liderlik gerektiren bir alana dönüştü. Türkiye'nin bugün bölgesel ve küresel meselelerde güven duyulan bir aktör olarak öne çıkmasının arkasında da bu anlayış yatıyor.
"DOĞRUDAN TEMAS, HIZ VE GÜVEN ÜRETİYOR"
Türkiye'nin sahaya dayalı, çok boyutlu diplomasi yaklaşımı; genişleyen büyükelçilik ağı, insani diplomasi faaliyetleri ve çok taraflı platformlardaki aktif görünürlükle bu süreci tamamlıyor. Liderliğin açtığı siyasi alan, kurumsal diplomasiyle dolduruluyor.
"SUUDİ ARABİSTAN VE MISIR'IN GÜVENLİK ARAYIŞI"
Ortadoğu'da son aylarda yaşananlar, güvenlik ve bölgesel işbirliklerinin artık alışıldık ezberlerle yönetilemeyeceğini gösteriyor. Gazze'deki soykırım yalnızca bir çatışma alanı değil, bölgedeki tüm aktörler için risk üreten bir kırılma hattına dönüşmüş durumda. Bu kırılma, Mısır'dan Körfez'e kadar birçok başkenti savunma ve diplomasi reflekslerini yeniden düşünmeye zorluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Mısır temasları tam da böylesine arayışların ortasında gerçekleşiyor.
Türkiye'yi bu süreçte öne çıkaran şey, farklı taraflarla aynı anda temas kurabilen, bölgede istikrar ve güven örneği olan nadir ülkelerden biri olması. Ülkemiz, kriz anlarında kiminle konuşulur, kiminle konuşulmaz çizgisine sıkışmayan bir diplomasi pratiği sergiliyor. Bu da Türkiye'yi bölgesel denklemlerde aranan ve kolay ikame edilemeyen bir aktör haline getiriyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın ziyaretleri bu nedenle tahminlerin çok ötesinde mesajlar, anlamlar ve önem taşıyor.
Vaşington merkezli güvenlik düzeninin eskisi kadar hızlı ve kapsayıcı çalışmaması, bölge ülkelerini yeni temas zeminlerine itiyor. Bu arayış bir eksen değişimi değil; belirsizliklere karşı seçenek artırma refleksi olarak görülüyor. Türkiye ile yakın temas, Suudi Arabistan ve Mısır açısından alternatif arayışı değil, bölgede ve küresel arenada güçlü bir aktörle iş birliği ve dayanışmayı artırma arzusu aslında. Güvenlik ve diplomasi, artık tek merkezli bir garanti değil; çok ayaklı bir ilişki ağına dönüşmüş durumda.
Bu açıdan bakıldığında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Riyad ve Kahire ziyaretleri, geçici bir diplomatik yoğunluk değil; Ortadoğu'da sonuç odaklı bir düzen arayışının da işaretleri olarak öne çıkıyor. Türkiye, bu arayışta yön gösteren ve süreci taşıyan aktörlerden biri konumunda. Kısacası mesele kimle fotoğraf verildiği değil, hangi kriz başlıklarında kapıların açık tutulabildiği.
Bu yaklaşım, soyut bir vizyon ya da diplomatik söylemle sınırlı kalmıyor; Türkiye'nin sahadaki durumlar karşısında benimsediği somut ilkelere dayanıyor. Dış politikanın kriz alanlarında nasıl konumlandığı, bu yeni diplomasi anlayışının pratikte ne anlama geldiğini açık biçimde gösteriyor.
"İLKESEL DURUŞ: TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ, TERÖRLE MÜCADELE VE SİVİL HASSASİYET"
Suriye meselesi bu yaklaşımın en zor sınandığı alanlardan biri. Türkiye, krizin başından itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini savundu. Terörle mücadelede kararlılık gösterilirken sivillerin korunması temel öncelik oldu. Sınır ötesi operasyonlar, askeri gereklilikle insani hassasiyetin birlikte gözetildiği bir anlayışla yürütüldü. Milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapılması da Türkiye'nin bu meseleye nasıl baktığının en net göstergesi. Astana ve Soçi süreçleri ise bölgesel sahiplenme anlayışının sahadaki karşılığı oldu.
"SESSİZ KALAN DÜNYAYA İTİRAZ: BİR VİCDAN MESELESİ"
Filistin ve Gazze söz konusu olduğunda Türkiye'nin tavrı daha da net. Bu mesele Ankara için sadece siyasi değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir konu. Gazze'de yaşanan insani krizler karşısında Türkiye'nin sessiz kalmaması, küresel suskunluğa karşı açık bir itiraz niteliği taşıyor. İki devletli çözüm ve uluslararası hukuk vurgusu ise bu politikanın temelini oluşturuyor.
"EŞİT ORTAKLIK MODELİNDE KAZAN-KAZAN DAYANIŞMASI"
Afrika ve Balkanlar'da da benzer bir tablo var. Afrika'da eşit ortaklık, Balkanlar'da kapsayıcı ve yapıcı diplomasi öne çıkıyor. Türkiye, bu coğrafyalarda hami değil; güven veren bir ortak olarak konumlanıyor.
"DENGEYİ KORUYAN AKTÖR"
Rusya–Ukrayna savaşı sürecinde sergilenen politika ve Tahıl Koridoru girişimi ise Türkiye'nin arabuluculuk ve inisiyatif kapasitesini açıkça ortaya koydu. Küresel gıda krizinin önüne geçen bu adım, diplomasinin sahada ne anlama geldiğini gösteren somut bir örnek oldu.
"DEĞİŞEN COĞRAFYALAR, DEĞİŞMEYEN İLKE"
Türkiye, krizlerin parçası olmayı değil; çözümün adresi olmayı hedefleyen bir diplomasi rotasında ilerliyor. Coğrafyalar değişiyor ama yaklaşım değişmiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye, küresel sistemde artık izleyen değil, yön veren aktörlerden biri olarak öne çıkıyor.