“Gitmenin bin bir rengi varmış meğer / Mavi veda, huzur bulsun diye kalan” mısraları dökülüveriyor dilimden, mavi kapağını görünce kitabın. Göğün genişliğine ve denizlerin derinliğine denk bir mavilikteyse bir kitabın kapağı, onu açtığınızda sizi karşılayacak olan hikâyeden de aynı genişlik ve derinliği bekliyorsunuz. Yanılmak istemiyorsunuz. Yanılmıyorsunuz, Sinan Yağmur’un Kapı Yayınları’ndan çıkan son romanı Aşkın 7 Hali–Bişnev’i okuduğunuzda. Su gibi berrak ve akıcı anlatımı ile hayal kırıklığına uğratmıyor romanlarının müptelası olan okurlarını. Sonra kapağın üzerindeki kudüme yoldaşlık eden ney resmi. Resim, yüzyıllara meydan okuyan o dev eserin, Mesnevi’nin başında “dinle” diyen, “bişnev” diye inleyen ifadesinin temsili…
“İlk emri ‘oku’ olan kitabı sana anlatmam için önce dinle” (s. 143) diyor Sinan Yağmur, Aşkın 7 Hali’nde. Dinle ki, aşkın türlü hallerini öğrenesin, aslolana erişesin. İşte bu sırada aşkın beşerî halinden ilahi haline doğru yapılan yolculuğun yedi aşamasını da yaşıyor okur, roman kahramanlarıyla birlikte. Kâh Ferhat ile Şirin’deki haline tanık olmak için ta Amasya’lara kadar gidiyorsunuz kâh Leyla ile Mecnun’daki âşıklık istidadını öğrenmek için çöllerin kızgın kumlarını hissediyorsunuz teninizde.
Daha önce Aşkın Gözyaşları biyografik roman serisi ile geniş bir okur kitlesine ulaşan yazar, okurlarını 800 yıl öncesine götürürken o romanlarıyla; bu defa günümüzde geçen çağdaş bir aşk hikâyesinden yola çıkarak bir içsel yolculuk yaptırıyor okurlarına. Mevlana ve Mesnevi yine mihmandarlık yapıyor, o aşkınlık halini yaşatarak bize.
Üç ana kahramana sahip bir roman bu. Dolayısıyla üç ana koldan ilerliyor. Üçünü de hayat yaralamışken; kin, öfke, kırgınlık, hırs dolu akarak köpüren, çağıl çağıl çağlayan bir ırmakken üçünün de, sakin bir denize kavuşmak, sakinleşmek üzere yolları Konya’da kesişiyor. Cengiz ile Aylin’in ve bu iki kahramanın yollarını birleştirme görevini üstlenen Cemil’in...
Yazarın söylediği gibi “Mevlana ve Şems’i ziyaret etmeyi birçok kişi arzular. Arzulamak yetmez, çağrılan gelir.” (s. 78) Yollarına çıkan izleri takip ederek, bu kutsal çağrıya, davete cevap veren; daha yolun başındayken, çekilen sıkıntıların güzel bir sebebe vesile olacağının farkında olmayan daha. Oysa şer bilinenin içinde hayır gizlidir bazen. Üç kahraman da içsel yolculuğunu tamamladığında, dış kabuklarından sıyrılıyor, isimlerini dahi terk ediyorlar: Aylin Hüma’ya, Cengiz Süleyman’a dönüşürken, Cemil çoktan Hace olmuştur bile.
Aşkın birinci halinde üç kahramanın da aldanışlarına tanık oluruz. Aylin’in Ergin ile, Cemil’in Hülya ile ve Cengiz’in Şevval ile yaşadığı, aşk sanılan, sadece bedenlerdeki açlığı gideren bir haldir. Oysa onca susuzluk çekerken ruhlarımız, açlığının ne kıymeti olabilir?
Romana bir melodram esintisi katar birinci bölümdeki bu cinsel kandırmacalar. Zira Aylin, aldatılan bir genç kadındır. Aldatılmış olmayı içine sindiremediğinden tercihini ölümden yana kullanandır. Tanrı, kanat takmak istediğinde kollarını koparırmış ya insanın, işte Aylin’in durumu da öyle. Bileklerine attığı jilet kesikleri, onun uzun içsel yolculuğuna vesile olur. Hediye edilen Mesnevi’nin daha ilk sayfasında “Bişnev!” diyen neyin inleyişinde kendi iç sesinin yankısını bulur Aylin. Onu Ankara’dan Konya’ya çağırır bu ses. Sonra Ergin ile yaşadığı aşkın sığlığını idrak edebilmesi için Amasya’ya, Ferhat’ın Şirin’in aşkı uğruna dağları deldiği beldeye düşecektir yolu. Ve yine Konya. Ve sonra Kâbe… Beşerî aşktan ilahi aşka uzanan yolun güzergâhı…
Cengiz… İstanbul’un ihtişamlı hayatıyla, işindeki doymak bilmez hırsıyla ve aşkı cinsellikten ibaret gören iştahı ile yüreğini kirletmiş, vicdanı paslanmış bir iş adamı. Aşk hayatında olsun, işinde olsun, insanlarla ilişkisi çıkar üzerine kurulu. Ama o yürekteki küçücük bir noktacık dahi temiz kaldıysa, vicdan aynasındaki en küçük bir yansıyış, yolumuzu aydınlatmak üzere bir başlangıç olabiliyor. O incecik sızan ışığı dahi takip ettiğinde yolu Konya’dan geçer Cengiz’in de.
Hace’nin yolculuğu da meşakkatlidir, ızdıraplıdır. Cemil iken daha, başarılı bir iş adamı, bir baba iken, âşık olduğu kadınla evli; uğradığı bir iftira ile hayatı altüst olmuş; biricik aşkı olduğuna inandığı kadın ve dost sandıkları tarafından terk edilmiş, hayatta yapayalnız kalmış, içkiye sığınmış. Yürek ateşini iftiraya uğramanın intikam hırsıyla harlamış birinin yangınını Mevlana’nın mihmandarlığında yine, Hz. Muhammed’in sahabilerinden Safvan bin Muattal ile Hz. Ayşe’ye atılan iftiranın üzerine gelen Nur suresinin nuru söndürecektir.
Bu arada, hiç düşünmüş müydünüz, onca sevda hikâyesinde hep erkeğin ismi önce söylenmişken, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha’da olduğu gibi; acaba neden Leyla ile Mecnun hikâyesinde, Leyla’nın ismi önce zikredilir? Sinan Yağmur’un Aşkın 7 Hali romanında, okura bunu düşündürmesi boşuna değildir. Zira aşkın altıncı halinin suretidir bu hikâye. Öyle bir sevdadır ki bu, insanı aşkın yedinci haline götürecektir: İlahi aşka! Leyla’dan Mevla’ya uzanan o uzun ve meşakkatli yolu aştığında Mecnun, artık Leyla’yı tanımaz.
Öyleyse aşkın yedinci haline ulaşıldığında; Cengiz ile Aylin’in, artık Süleyman ile Hüma olmuş bu iki insanın, kitapta ismi zikredilen Leyla ile Mecnun hikâyesindeki gibi, yolları kesiştiği halde birleşemeyişinin sebebini söylemek, bana düşmez sevgili okuyucu. Sen onu, kitabı bitirdiğinde anlayacaksın zaten.
Benim bu yazı boyunca ve de Sinan Yağmur’un Aşkın 7 Hali–Bişnev romanında söyleyip de sizlerin sabırla dinlemiş olduğunu, bu kitabın kapağını kapatırken şimdi, bir büyük şairin, Fuzuli’nin mısralarıyla özetleyelim vesselam:
“Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak”
Aşkın 7 Hali
Sinan Yağmur
Kapı Yayınları