Zaman Gazetesi yazarı Can Bahadır Yüce’nin “Rus edebiyatından ne öğrenilir?” başlıklı yazısını okurken aklıma bir çok şey aynı anda geldi. Mesela: Yüce’nin, Rus edebiyatından bahsedeceğini sandığım yazısında Erdoğan göndermeli Putin tespitlerini görünce uzun süre düşündüm: Ne demek istiyor acaba?
Kurumsal aidiyet dayatır
“Sonuç için materyal toplayan yazar” ile “Sonuca uygun materyal toplayan yazar” arasındaki farkı ayırt edebilmek zordur. İlki, sivil bir noktadır. İyi ya da kötü, insiyatifi ile sonuca varır. İkincisi ise halihazırda olan sonuca uygun materyaller arar. Fakat Can Bahadır Yüce’yi okurken bu zorluğu hiç yaşamıyorsunuz: Görünümüne de yansıyan kurumsal aidiyeti kendisine nasıl bir sonuç dayatıyorsa materyallerini de buna göre topluyor. Sonuçta, “ne diyor acaba?” deyip, kalıyorsunuz.
Fethullah Gülen cemaatine mensup; üç dil bilen bir okur - yazar ile gene Fethullah Gülen cemaatine mensup bir ilkokul terk arasındaki fark nedir? Olmak zorunda değil belki... Fakat söyleyeyim: İlki, batıl inancını daha şık satar, ikincisinin Rus klasiklerinden haberi olmayabilir ama üç yabancı dil bilen okur - yazar ile aynı noktadadır. Varacakları sonucu belirleyen nihayetinde kurumsal aidiyetleridir.
Rus klasiklerini hatmetmiş bir okur - yazar olarak Can Bahadır Yüce birkaç yıl önce bir Ak Parti sempatizanıyken, bugün, entelektüel birikimini kendini inkar için kullanıyor. İsterseniz adınız Gorki olsun, “birey” olamadığınızda -aidiyet duyduğunuz grupla çelişmemek adına- sürekli kendinizi ve birikiminizi inkar etmek durumundasınız.
Herkesin rolü belli
Gülenciler ile Ak Parti (ve tabanı) arasında bugün dağılmış olan ‘sıcak ilişkiler’, ilk, çocuklar üzerinden kurulmuştu. Muhafazakar aileler Fethullahçıların dış dünyadan izole eğitim kurumlarına güveniyor ve çocuklarını arkalarına bakmadan evlerine teslim ediyordu. Daha sonra bu sıcak ilişkiler üstyapıya da yansıdı ve yıllar içinde olanlar oldu.
İtiraf ediyorum, üniversite sınavına hazırlanırken bu evlerde ben de kaldım. Konumuza katkı sağlayacağına inandığım için o günlerde yaşadığım bir olayı paylaşayım: Bir akşam, ‘abi evi’ne, elimde John Fante’nin Toza Sor romanıyla girdim. Evden sorumlu olan kişi kitabı gördü ve “eve sokmazsan daha iyi olur” dedi. Çantama koydum. “Okumam” dedim... Yanlış anlaşılma olmasın: Okumak yasak değildi. Fethullah Gülen kitaplarını istediğiniz kadar okuyabiliyordunuz. O an -benim için çok yeni olan- bir şey üzerinde düşünmem gerektiğini anladım: İdealizmin ürettiği despotizm.
Emre Erciş adlı bir gazeteci var, daha geçen seneye kadar söylemlerinden dolayı sosyalist - ateist biri zannediliyordu. Neyse ne, fakat birden Gülen cemaatinden olduğu ortaya çıktı. Verilen rolü oynamış yani! Can Bahadır Yüce’nin de “okur - yazar” rolü oynadığını neden düşünmeyelim? Bu cemaatin yapısını düşündüğümüzde; sivil bir noktada durabilen ve insiyatifi elinde tutabilen derinlikli bir entelektüel çıkarabilmesi mümkün müdür?
Rus edebiyatı öğretir
“Rus edebiyatından ne öğrenilir?” yazısında, Erdoğan göndermeli Putin tespitleri bittikten sonra, Yüce, bildiği bütün yazarları sıralamaya başlıyor. Neyi neden söylediği belli değil. Sonuçta da “Şimdilerde Rus yazarlar kaos dönemini edebiyatla, o büyük geleneğe dönerek aşacaklarını söylüyorlar. Belki onlardan hâlâ öğreneceklerimiz vardır.” diyor. Doğru söze ne denir... Rus edebiyatından her zaman öğreneceklerimiz var. Mesela, öncelikle “birey” olmayı öğreneceğiz. Dostoyevski’nin seküler gruplar -liberaller ve nihilistlerden neden uzak durduğunu şöyle bir oturup düşüneceğiz. Üstat ile Margarita’yı anarken Bulgakov’un “sivil” bir noktada durabilmek için ödediği bedelleri de hesap edeceğiz.