1850’lerde başlayan yenileşme çabaları 1950’li yıllarda gerçek kimliğine kavuşmuş, büyük akış; dünyanın gidişatını özümseme çabası sonuçlanmıştır. Yüzyıllık süreç bu aşamadan itibaren şaire özgü yaklaşıma dönüşmüş, yenilik bireyselleşmiştir.
Türk şiirinin yüzyıllık sürecindeki ikinci aşama; Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki hece seçimi, Orhan Veli’ye kadar Necip Fazıl’dan önce, Necip Fazıl’dan sonra şeklinde ele alınabilir. Necip Fazıl öncesini Faruk Nafiz’le özetlemek mümkündür. Hem kendisine kadar gelen süreç (büyük akış), hem dönemi itibariyle modernizme en açık, bireye en yakın duran şiiriyle Necip Fazıl hece vezninin genel yapısını (biçim) koruyarak muhtevada (öz / içerik) önemli değişiklikler yapmıştır.“Han Duvarları”ndan “Otel Odaları”na, “Çoban Çeşmesi”nden “Kaldırımlar”a yükseltilen şiir, Necip Fazıl’la yeni bir aşamaya taşınmıştır. Bu aşama İkinci Yeni gözetilerek ara dönem şeklinde tanımlanabilir.
Necip Fazıl’ın ilk şiiri 1922 yılında yayımlanan “Örümcek Ağı”dır. Bu tarihten itibaren çıkardığı kitaplar Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), 101 Hadis (1951), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962), Şiirlerim (1969),Esselâm (1973) ve Çile’dir(1974). Bu kronolojiyi esas alarak, 1974’ten itibaren Çile’ninÂkif’in Safahat’ı gibi “klâsik”lerimizden birine dönüştüğünü söyleyebiliriz.
Dönemi esas aldığımızda Necip Fazıl’ın genel atmosfere dahil olmadan kendi ortamının şiirini yazdığını görüyoruz. İlk şiirlerinden “Çile” şiirine kadar, şiirde konuşan öznenin varlık sancısını dindirebileceği bir hakikat arayışı olgusu şiirimize Necip Fazıl’la gelmiştir. Bu olgu İkinci Yeni yıllarında modern şiirimizin odağı hâline gelecektir. Bu olguyu, varlığını somutlaştıracak bir ölçüden yoksun, yapayalnız kalmış modern insanın bu acıdan çıkış için çırpınışı şeklinde tanımlayabiliriz. Sezgilerle, öznenin kendi beşerî tecrübeleriyle ilerletilen hakikat arayışı ölüm konusunu şiirinin en büyük meselesi hâline getirmiştir.
Necip Fazıl, şiirindeki bireyi toplumla bütünleştirecek hakikat arayışı sürecinde de (“Çile”), “Sakarya Türküsü” sürecinde de “kendini”, bir insan teki olarak hayattaki, toplumdaki duruşunu, anlamını tartışan bir şiir yazmıştır. İnsaniyetinin kavranışı Necip Fazıl şiirinin en belirgin özelliğidir.
Hakikat arayışı “Çile”ye kadar onda bir kriz şeklinde yaşantılanmıştır. “Çile”de bu krizin çözülüşünü izleriz. Şiirindeki varoluş sorunsalından doğan hakikate atılım gücü onu kitlelerle buluşturan aksiyoner kimliğine taşımıştır. “Sakarya Türküsü”yle tanımlayabileceğimiz yeni süreçte Necip Fazıl artık bir dava adamıdır. Edebiyat dergisi (Ağaç) siyaset dergisine (Büyük Doğu) dönüşmüştür.Büyük Doğu’nun siyasi bir partiye dönüşüp Türkiye’yi yönetme talebine soyunmasına ramak kalmıştır. Eski Yunan’dan itibaren şairleri devletine almayan iktidar aygıtı buna izin vermemiştir. Ulaştığı hakikatle varoluşunu anlamlandıran özne, toplumsal karşılığını kavrayış bağlamında bireysel kimliğini toplumsal kimlik içinde yeniden tanımlamış, Büyük Doğu ve “Sakarya Türküsü” başlıkları altında bu kavrayışı sistemli bir yapıya dönüştürmüştür.
Necip Fazıl’ın 1927 yılında üç şiiri yayımlanmıştır. Bunlar “Kaldırımlar”, “Otel Odaları” ve “Sayıklama”dır. Bu üç şiir hem Necip Fazıl şiirinde bir patlamadır, hem de öncesinde örneği bulunmayan “bütünüyle” yeni bir insanın, hayatın, sorunsalın Türk şiirine taşınmasıdır. İnsandaki ve toplumdaki hercümerç gözetilerek telaffuz edilen “Sayıklama”, “Kaldırımlar” ve “Otel Odaları”nın sonucudur. Modern insan; Birinci Dünya Savaşı’yla inançları temelinden sarsılan, savaşın sonucu olarak yeniden kurulan dünyaya yabancı, varoluş sancıları içinde yapayalnız insan ilk defa Türk şiirinde boy göstermektedir. Fakat Necip Fazıl’ın girişimi ne kendi kuşağı tarafından, ne sonraki kuşak tarafından izlenmiştir. Bunun en önemli sebebi Necip Fazıl’ın kusursuz bir hece şairi olması, bu algının aşılamamasıdır. Heceyi modernleştiren, şehrin şiiri hâline getiren, bu şiirin standardını yeniden kuran Necip Fazıl’ın hecedeki göz kamaştırıcı başarısı, şiirinin bütünüyle algılamasını geciktirmiştir.
Necip Fazıl’da şiir, özellikle “Çile” şiirine kadar, “tazyik” etmekte, bir zorunluluk olarak doğmaktadır. Dönemin havası dışında, “evrende yerini arayan” bir insanın varoluş çabasını izleriz onun şiirlerinde. Dünyayla arasındaki emniyet bağı kopmuş, varlığı hususunda dâhice açıklamalara değil, kesin bilginin seçik emniyetine ihtiyaç duyan yepyeni bir insan modeli gelmiştir şiirimize. Bu insanın yabancılık çektiği, yalnız kaldığı dünya bizzat kendisidir. Yabancılaşmayı ve yalnızlığı aşma çabaları ona varoluş sebebini verecektir. Şiirimiz, bu insanın varoluş temelli hayatı ve insanı kavrayış çabası üzerinden gitmek yerine, Necip Fazıl’ın hece şiirine getirdiği standardı işletmekle yetinmiştir. Eğer İkinci Yeniye nazaran ara dönem dediğimiz husus üzerindenderinleşen bir hayat ve insan kavrayışı geliştirilseydi İkinci Yeni 1927’den itibaren yaşanabilirdi. Dildeki tazeliğin, vezindeki “yeniliğin”aşınmasıyla şiirimiz kısa sürede klişenin egemenliğine girmiştir. Bu egemenlik Orhan Veli’yle yıkılmış, Sezai Karakoç’la yeni bir şiire evrilmiştir.
Necip Fazıl’ın poetikası, tam metin olarak ilk defa, 1955 yılında yayımlanan Sonsuzluk Kervanı’nda yer almıştır. Bu kitap Necip Fazıl’ın Çile öncesi bütün şiirlerini toplayan ilk kitaptır. Bu metin bu kitaptan itibaren Çile’nin bütün baskılarında yer almıştır.
Büyük Doğu dergisine kadar Necip Fazıl, Cumhuriyet kadrosunun, seçkinler zümresinin yıldızıdır. Büyük Doğu’dan, “Sakarya Türküsü”nden itibaren ancak “zindandan” mektup yazmasına izin verilen, ömrü hapse girip çıkmakla, yoksullukla, mahkeme kapılarında yazdığı yazıların hesabını vermekle geçen bir muhaliftir.