Tarkan Ragıpoğlu: Sezen Aksu kara sevdam!
ABONE OL
Tarkan Rağıpoğlu, dokuz yaşında başlamış baba mesleğine, hem okumuş hem çalışmış. Kapı açan bir çilingirken, radyoda şiirlere can veren ‘ses’ olmuş. Canlı yayından çıkıp kasa açmaya gitmiş yüzlerce kez. “Bir koltukta iki karpuz olmaz” demiş hep babası, olmamış.

İlk konuştuğu gecenin tarihini hatırlamıyor ama “Sene 94” diyor. Bir gece dostlarıyla bir araya gelmiş, ona şiir söyletmişler, masada bir yönetmen varmış ve her şey aslında o masada başlamış. Yönetmen arkadaşının sayesinde bir radyo programına konuk, ertesi gün ise aynı radyoda kendine ait bir programın sahibi olmuş. Ardından bir başka radyo, sonra bir diğeri derken yıllarca canlı yayın yapmış ve bir gün kendisi gibi düşünen herkese sıkmışlar ‘postmodern’ fliti… Son canlı yayını İclal Aydın’a konukluğu olmuş, kızı daha iki yaşını sürüyormuş ve o programın da bir kopyası yokmuş diğer tüm programları gibi.

RADYOCU, ÇİLİNGİR ve ŞAİR

Bugün radyo programı yapmıyor Tarkan Ragıpoğlu, baba mesleği çilingirliğe devam ediyor. Okuyor, yazıyor ve en önemlisi söylüyor. Bitmiş ama henüz yayımlamamış bir kitabı var ve mücadele ettiği ciddi bir hastalığı… Aslında aylar önce başka bir iş için gitmiştik yanına. Gidiş sebebimiz çilingirlik üzerine konuşmaktı. Sezen Aksu şarkılarına yazdığı şiirlerden ilk kez o gün haberdar olduk. Kimsenin haberi olmadığı stüdyo kayıtlarını ve Sezai Karakoç’un ‘Sürgün’ (Sürgün ülkeden başkentler başkentine) şiirini de o zaman dinledik.

Eski bir radyocu olarak nasıl özetlersiniz radyoculuk yaptığınız o dönemi?
“Arşivi olmayan bir zamandı bizimkisi, birkaç kaset verirlerdi radyodan, vukuat yoksa yayında üzerine kaydederdik bir diğer programı. Kaset… Kasetlerden reklam girerdik ben başladığımda bu işe. Şimdi bir cep telefonuna 4000 şarkı atıyor insanlar. Yitik bir zamandı, söylendik dilimiz ağzımızın içine fiyonk edilene dek ve bitti.”

O dönemden sonra siz bir daha radyo programı yapmadınız. Sonrasında ne oldu peki? İşlerini yitiren radyocular nasıl bir yol izledi?
“İrikıyım böcekler bir süre bayılıp tekrar mikserlere yuvalandılar, ben ve benim gibi bir koltuğuna iki karpuz sığdıran haşaratlar öldü mecazi anlamda… Bir de Radyo’da yatanlar kazandı, aç susuz yatarlardı radyoda. Benim bir işim vardı zaten ve inat etmedim, ram etmeden yaptım mesleğimi. İyi ki de etmedim, ‘armudun sapı üzümün çöpü diyecekler’, yine susturacaklardı beni. ‘İş başka, meslek başka… İş ekmek için, meslek aşk için yapılır’ der Dücane Cündioğlu… Ben bir çilingirim, işim bu. Mesleğimi sorana ise hala ‘söylemek’ derim.”

Konuşmak, okumak yerine hep söylemek diyorsunuz. Bu size ait bir duruş mu?
Bu aslında konuşanların ve okuyanların ara ara farkında olmadan yaptıkları bir eylemdir. Farkında olmadan söylemeye başlar, sonra birden dönüp yine önündeki notlara ya da sayfalara okumaya yönelir. Söylemekle söylenmek aynı şey değildir bu arada. Söylenen, kendisi için kendine ait söylenir. Söylemek, tamamıyla şairin söylediğini söylemektir.

Söylemek sahiden bir meslek mi?
Cicero söyleyen biriydi… Bizde örnekleyecek olursak hatip demek daha yerinde… İmamı pek iplemez bizim millet. Herkes imam olabilir ama hatip olmak herkesin harcı değildir. Şiir de böyledir işte. Aynı şiiri herkes okur ama söyleyemez.

KADİR ÇÖPDEMİR İLE BİRLİKTE AÇLIK GREVİ

Peki, radyo bu işin neresinde?
Yıllar önce Sevgili Kadir Çöpdemir bir program sonrası beni odasına çağırdı. Eğer çağırdı ise genelde kızgındır, biraz oyalandım gittim. “Niye bağırıyorsun? Yahu bir başınasın, karşında sana cevap yetiştiren, sözünü kesen yok, niye bağırıyorsun sen? Bak oğlum, ben seni bilen adam, akil adamsın diye o odaya tıkıyorum. Bilen adam bağırır mı ulan!” diye daha da saydı tabii… Doğru söylüyordu, biliyordu ama farkında bile değildi, o da bağırıyordu. Yani bilmek başka şey, yapabilmek başka… Radyo budur işte. Bildiğini yapabildiğin yerdir orası.

Sessiz sedasız çekildiniz anladığım kadarıyla yayınlardan. Neden ısrar etmediniz?
(Gülüyor) Israr mı etmedik! Yahu açlık grevi az şey mi? 1999 yılının sonlarıydı. Klas FM kapatılınca toplantı yaptı Kadir Abi. Her kafadan bir ses çıkıyor. Dedi ki “Gidelim kendimizi RTÜK kapısına zincirleyelim!” Delidir, bakma muzip haline. Zar zor ikna ettik radyo bahçesinde açlık grevine. Dördüncü gün olmuş ne gelen var ne giden. Hasan Kaçan’a dedim ki “Abi bana müsaade…” “Nereye ulan, yoksa tüyüyor musun?” dedi. “Hasan abi telef olacağız burada, kimsenin bizi haber yapacağı falan yok, ben gidip adam toplayacağım” diyerek uzadım oradan ve geçtim telefonun başına, akşam bahçede Uğur Dündar’dan tut, Haluk Şahin’e, Nail Güreli’den Duygu Asena’ya kim varsa topladım… (gülüyor) Grevi bitirdik, cezamızı çektik, ne oldu?

Ne oldu?
Bir ay sonra bir ceza daha geldi. Radyo üç ay daha kapatıldı. Ardından telef olduk işte…

"TAYYİP ERDOĞAN HAPİSTEN SELAM YOLLADI"

Demek sadece geyik yapmıyor, efendi gibi şiir söylemiyordunuz.
(Gülüyor) O dönemde sadece yakınlıklar, bazen canlı yayından gönderilen bir selam bile adamın başına iş açabiliyordu. Bir gün telefon geldi radyodan, “Toplantı var, sen de gel” dediler, gittim. İçeri girdim selam vererek. Baktım kelli felli adamlar, ortada bir pasta. Kadir Abi gülüyor, “İşte efendim Hancı bey de teşrif ettiler” diye beni takdim etti. Adamlar şaşkın, belli ki daha yaşlı birini bekliyorlar, tıfıl bir oğlan karşılarındaki. Şimdi ismen söyleyemeyeceğim ama dönemin devrik Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı, “Tayyip beyden size selam getirdik efendim, özellikle söylemekte ısrar ettiğiniz şiirler için.” dedi. Tayyip Erdoğan o dönem hapiste. Tabii hepimiz dilimiz döndüğünce, canlı yayına çıkınca selama selamla karşılık verdik. Hepsi bundan ibaretti ve dilimiz fiyonk oldu ağzımızın içine.

Söylemekte ısrar ettiğiniz şiirler hangileriydi?
Mesela, Adil Erdem Beyazıt… Sana Bana Vatanıma Ülkemin İnsanlarına Dair. Sezai Karakoç ve başta Sürgün olmak üzere bütün şiirleri, Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil. Şiirin sağı solu olmaz benim için. Şiir sağlı sollu girişir insana. Şiirin dövdüğü insandır asıl olan, gerisi zayıftır her bakımdan. Şiir sağlı sollu bildirir, sevdirir, biler insanı ve korkutur tabii…

"SEZEN BENİM KARA SEVDAM!"

Peki, şu ‘Sürgün’ şiiri… Arşivinizde hep kendi şiirlerinizden oluşan kayıtlar var. Bir başkasının şiiri olarak bir tek Sürgün’ü söylemişsiniz. Nasıl girdi CD’ye?
Stüdyoya girerken hiç hesapta yoktu Sürgün’ü söylemek. Sezen Aksu şarkılarına yazdığım sözleri söylemek içindi orda olma sebebim. Sezen benim kara sevdam (gülüyor). Şarkılarına yazdığım şiirleri introlarına söyleyip, bu muhteşem işi de kendisine ulaştırıp, emelime ulaşacaktım (gülüyor)… Sürgün değildi söylenecek şiir, çok az bir zaman alacaktı, çocuklara rica ettim ve oturup mikserin başına, Sürgün’ü de söyledim. Yeri ayrıdır, çünkü onu söyledikten çok kısa bir süre sonra hasta olduğumu öğrendim. Sanki malum olmuş.



Sezen Aksu şarkılarına şiir yazmak? Dinlemeden anlaşılacak şey değil gibi…
Biraz öyle bir durumu var ama örneklenebilir. Bu ve benzer işleri, olur da bir gün Sezen Aksu ile canlı canlı söylerim diye yaptım ama ne çare. İş güç derken kaynadı gitti. “İyi iş, önce kalbine doğar insanın, oradan aklına vurur, sonra yukarı çıkar ve onaylanırsa, olur” derdi Kadir Çöpdemir. Doğruymuş, benim işler nedense pek onaylanmadı (gülüyor). Allah’ı var, Kadir abi beni hiç kırmadı ve kulakları çınlasın Bay J ile hazırladığım demo CD’yi, birkaç arkadaşına dinletti. Adamlar “ Kadir getirmiş” dedi ama bir şeyler eksikti. Arabaya bindik ve Levent’ten Etiler’e giderken Kadir Abi sağa yanaşıp durdu. “Bir şey eksik! Şiir tamam, müzik tamam ama bu canına yandığımın işinde bir şey eksik! Git bul ulan şu adam kimse! Ben değilim O. Biri sana bu işte ne eksiğin var söylesin” dedi. Ben de gittim, o adamı buldum.

Kimmiş o adam?
Allah gani gani rahmet eylesin… Yusuf Hayaloğlu ustam oldu! Sevgili Gülten Kaya’yı aradım ve derdimi anlattım. Ayarladı ve beni aradı, Yusuf abi dik, aksi bir adam, öyle herkesi yanına yanaştırmaz ama sevdi ise de postu ser evine kedi gibi. Bir zaman uğraştı benimle ve şiir üstüne ne biliyorsa öğretti. Yusuf’tan önce, Yusuf’tan sonra diye ayrılır benim şiirim.

"YUSUF HAYALOĞLU BUNA İNANMAZDI"

Ne kattı şiirlerinize Yusuf Hayaoğlu?
Mesele de o zaten. Hiçbir şey katmadı, o buna inanmazdı. Şaire katamazsın, onda var olan için zamanı bükersin. Yıllar sonra zaten kendi gideceği yere ışınlarsın şairi. O da bana bunu yaptı. Dizeleri imla kurallarıyla kurabilir, ileri gidip okurken ayarlarıyla oynayabilirsiniz ama şiir olmaz ağzınızdan çıkan. Sözcüklerin canı vardır. Onlar ağzınızdan çıktığında “Oh” diyorsa rahatlamalı insanlar, “Of” diyorsa can yanmalı, biri vurulup düşüyorsa ve bunu söylüyorsanız kurşun gibi yakmalı sesiniz. Şarkı söylemekle tek farkı var şiir söylemenin. Şarkı için kusursuz bir sese ihtiyacınız var. Oysa kusursuz bir ses, şiir söylemenin kusurudur. Şiirleri okumayı, şiirle oynamayı çoktan terk etmeme rağmen hala bir eksik vardı. Yusuf Abiye gittiğimde nabzı atmıyordu şiirimin. O dönem sonrası yazdığım ilk şiir Çirkin’dir ve mahlasım da Çirkin olmuştur. Yani yüzmeyi öğrendim, deniz bitti (gülüyor). Şimdi bir romanım var Okuyan Us yayınlarında. Cem Akaş’la çalıştık ve ortaya bu roman çıktı. Özel bir iş ama çıkana dek söz etmeyi istemiyorum. Cem Mumcu dinledi, ilgilendi sağ olsun. Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler.

Peki, kim var sizce iyi şiir söyleyen?
Okan Bayülgen mesela. Yeter ki önündeki sözleri sahici bulsun, güm diye söyler. Bu arada açlık grevi yaptığımızda bize ilk destek veren de Okan Bayülgen’di. Çok mert adamdı, hala da öyle. Orhan Çetin tabii… Orhan Abi gelmiş geçmiş en iyi radyo programcılarından biridir ama ne çare. Bazılarımızın imtihanı diğerlerini daha çok korkutur. Orhan Abi de canından öte en önemli özelliği olan sesiyle sınanıyor.

O günden bugüne ne değişti? Radyodaki mahlasınız Hancı idi. Dünün Hancı’sı ile bugünün Çirkin’i arasındaki en önemli fark nedir size göre?
Kasetler döneminden bu zamana bakınca kısa ama iyice bakınca sanki çok uzun bir zaman geçmiş. Şimdi olsa… Her şey değişir şimdi… Her şeyi değiştirir şimdi… Şimdi dişildir. Daha az konuşur, daha çok söylerdim, bağırmazdım.