Orucun ilk günü Tirit uğurlu gelir
ABONE OL
Sakarya Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Haşin Şahin, son dönemde Osmanlı ve Türk-İslam tarihine dair araştırmaları ve kitaplarıyla öne çıkan akademisyenlerden biri. Prof. Dr. Ümit Yaşar Ocak’ın öğrencisi olarak da bilinen Doç. Şahin ile Bolu’nun bir Türkmen köyünde başlayan yolculuğundan Türklerde Ramazan kutlamalarına uzanan bir sohbet gerçekleştirdik. “Tarihçi olunmaz tarihçi doğulur” sözünü doğrulayan bir isim Haşim Şahin. Hayat ona çok sevdiği tarihle uğraşmayı her daim hemhal olmayı nasip etmiş ama eminim ne iş yaparsa yapsın tarih ona hep eşlik edecekti.
 

“Tarihçi olunmaz tarihçi doğulur” sözünü doğrulayan bir isim Haşim Şahin. Hayat ona çok sevdiği tarihle uğraşmayı her daim hemhal olmayı nasip etmiş ama eminim ki ne iş yaparsa yapsın tarih ona hep eşlik edecekti.

Bolu’nun Göynük ilçesinin sınırları dahilindeki Pelitcik Köyü’nde başlar yaşamı. Antik dönemden,Roma’dan beri kullanılan bir köy burası. Köyün yaşlılarından duyar bu bilgiyi ve nihayet yıllarsonra mesleği sayesinde ulaştığı belgeler bunu doğrular. Köyün adı, Osmanlı tarihine dair en eski tahrir defterler arasında gösterilen Hüdavendigar Livası Tahrir Defteri’nde de geçer. Köy böylesi önemli olunca da köy içinde veya yolkenarlarında, hatta dağlarda bile antik taşlara rastlamak da doğal olur. Bu taşları farkeder önceleri Haşim hoca. Daha sonra bunların ne anlam ifade ettiğini kavramaya çalışır çocuk aklıyla. Yazıt olarak bilinen ve definecilerin peşinde koştuğu taşlardan biri köyün camisinde musalla taşı olarak kullanılırmış, hatta şimdi bile kullanılıyormuş. “ İlkokula bile değilken bu taşı uzun uzun seyrettiğimi hatırlıyorum” diyor. Taşın üzerindeki şekillerin ne anlama geldiğini sorarmış babasına. Buraların taş yontmakta usta olan “yonan”lardan yani Yunanlardan kaldığını anlatırmış babası da. 

Tam bir köy hayatı yaşar. 80’li yıllarda elektriğin geldiği ilk evlerden birisi de onlarınkidir. Oğuz/Türkmen köyüdür, okur-yazar fazla yoktur o dönemlerde. Yaşam süresi uzundur. Haşim hoca, dedelerinin geçtiğimiz yıllarda 101 ve 103 yaşlarında vefat ettiğinin altını çiziyor. Son dakikaya kadar akılları yerindeymiş. Sözü dinlenilen ve çok güzel kaval çalan İmam Mustafa dede  aynı zamanda unutulmaz hikayeler anlatırmış. Köyde yaşadığı halde sabah namazlarını Kâbe’de kılıp geri dönen evliya hikayeleri onu çok etkiler, merakını açık tutar.Taşların ve anlatılanların küçük ruhuna işlediğini düşünen Haşim hoca ileride bu konuları araştırmaya karar verir. Gerçekten de yıllar sonra Selçuklu-Osmanlı dönemi tasavvuf düşüncesi ve tekke tarihi, din-devlet ilişkileri üzerine çalışır. İlkokul 3. sınıfa giderken, köyden İmam Hatip Lisesi okumaya giden çocukların getirdiği kitapları okur dönemin kıt imkânları içerisinde. Dedeleri tarafından köyün okumuş mollaları arasında sayılan Ali Molla’nınkendisinin de soyundan geldiği ve Engürlü Dede’nin kitaplarının peşine düşer. Hz. Ali Cenknâmeleri’ni büyük bir keyif alarak okur. Okuduklarından ve “geleneksel Türk-İslâmkültüründeki en önemli kahraman” dediği Hz. Ali’den çok etkilenir. İlk dönem İslam tarihinin büyük kahramanı, Hayber Kalesi’ni tek başına fetheden, kesik baş destanlarının vazgeçilmez unsuru Hz. Ali artık onun yiğitlik sembolüdür.Öyle ki, arkadaşlarıyla oyunlarında bile yer alır.Bir taraf düşman bir taraf islam ordusu olur. Haşim Şahin de islam orduları içinde Hz.Ali karakteri olur. Ucu çatal bir sopa bulur, bu onun çift uçlu kılıcı yani Hz. Ali’nin zülfikarıdır. Kemal amcasının getirdiği ve daha 11 yaşında iken birkaç defa okuduğu Oruç Bey Tarihi’nin yıllar sonra Osmanlı dönemi en eski ana kaynaklarından olduğunu öğrenir. İçindeki her bilgiyi kontrol etmeye çalışır, köyün yaşlılarından dinlediği hikayeleri sorgular, belki de kendi içinde bir araştırma mantığı oluşturur. Adını sıkça duyduğu Akşemseddin’i de o kitapta arar.

“Sen adam olduysan herkes adam olur” denilen bir çocuktur. Dağ köyünde yaşar, kayalarda dolanır, uçurum kenarından etrafı seyreder, dere kenarında gezmeyi sever. Kabına sığmayan bir çocuktur. Zorluklardan yılmayan, güçlü bir adam olarak kabul ettiği babasına gizli hayranlığı vardır. Tarihçi olarak ise Ümit Yaşar Ocak idolü olacaktır. İlk okulunun sonlarına doğru babasının işi dolayısıyla Eskişehir’e göç eder. Artık onun bundan sonraki hayatı üniversiteyi bitirip akademik hayata başladığı döneme kadar bu şehirde geçecektir. O okuma deneyimleri içerisinde önemli bir yeri olduğuna inandığı bu şehri her zaman çok sevecektir.

RAMAZAN DEMEK REKABET DEMEK

Ramazan denince aklına oruç ve çocukluğunun mutlu ramazanları geliyor. Oruç ona göre kırsalın gerçeğidir. “Kırsalda kitabi, medreselerde anlatılan katı İslam geleneği pek olmaz. Günlük yaşam mücadelesi çok serttir, insanlar geçimlerini çok zor şartlarda bedeni olarak çalışarak geçirirler bu nedenle nafile oruçlar pek tutulmaz” diye açıklıyor.  Ancak ramazan bambaşka olurmuş. Oruç ve teravih çok önemsenirmiş. Yaşlı, kadın erkek, bebekli gelinler bile gelirmiş, gelmeyen acaba hasta mı oldu diye endişe edilirmiş. Kimse orucunu bırakmaz, bu durum çocuklar arasında üstünlük vesilesi olurmuş. Eğlenceli geçen ramazanlar için öncesinde hazırlıklar yapılırmış. Diğer 11 aya göre daha fazla ibadet edilir ve Kur’an okunurmuş.

Herkes herkesi iftara davet edermiş, öyle ki ramazan sonunda herkes mutlaka birbirine yemeğe gitmiş olurmuş. Günümüzde şehirlerde pek rastlanmayan yoğun bir program, bir tür dayanışma içerisinde olurmuş insanlar. 

İLK ORUÇ ÇORBASI

İlk oruç çorbası önemliymiş. Ne bulgur ne de tarhanadan olurmuş. Mutlaka ilk iftarın çorbası o olurmuş. Yıllar sonra üzerinde çalıştığı Faslı seyyah İbn-i Batuta’nın notlarında rastlar bu çorbaya. Türkmen köylerinde uygulanan bu ilk gün çorbasının ana maddesinin mercimek olması dikkatini çeker. Eğer o ve notları olmasaydı Ahilik geleneğini tam manasıyla bilemezdik diye anlattığı İbn-i Batuta tüm dünyayı gezer. 1333 yılında Denizli taraflarında Oğuz Türkmenleriarasında yaşadığı bir anıyı anlatır notlarında. “Denizli’de otururken küçük tabaklara konmuş şeker ve yağla ezilmiş, mercimekten yapılmış tirit getirildi. Niye bunu yiyoruz diye sorduğumda onlar uğurlu olur diye ilk gün orucunda tirit yediklerini söylerler. Bu iftar geleneğinin Hazreti Peygamber tarafından diğerlerine tercih edildiğini ileri sürerek, biz onun güzel adetine uyarak yemeğe tiritle başlıyoruz demişler.” 

İlk gün çorbası bu olsa da, o dönemde köyde hayvancılık yaygın olduğu için yoğurt ve süt merkezli ürünler olur. Borani gibi, ezilmiş peynir gibi. Misafir varsa mutlaka et olurmuş. Tatlı olarak ise erik veya kiraz kurusundan yapılan hoşaf vazgeçilmezmiş. Yakın dönemlerde kirazın yerini vişne almakla birlikte aynı gelenek hâlen devam etmekteymiş.

30 GECE BOYUNCA MANTILI SAHUR

Çocuklar küçük bile olsalar, bu kültüre alışmaları için mutlaka sahura kaldırılırmış. Oruç tutmasa da sahura kalkmak ayrıcalık kabul edilirmiş. Erken kalkan hanımlar oklavayı alıp, hamur yoğururlarmış. Uzun yufkalardan mantı yapılırmış. 30 gece boyunca, bir gece bile atlamadan, sahurda sadece bu yenirmiş, her gece bu düzen tekrarlanırmış. Yoğurt kurutularak ezilir, tuzlanır, şekil verilir adına da “keş” denirmiş. Rende ile toz haline getirilen keş mantıya konurmuş. Keşli mantı sahurun vazgeçilmeziymiş.

İşe başlamanın ve bitirebilmenin mutluluğu ile kulun razılığının huzuru birbirine karışırmış. Sadece sofra değil, huzur, sevgi, emek ve zahmet de paylaşılırmış. Yani günümüzün kaybolmaya yüz tutan gelenekleri…

ÇOCUK GÖZYAŞINDA YAĞMUR DUASI

Bu arada Haşim hocanın uzun, sıcak yaz ramazanlarına denk gelen yağmur duası anısını da anlatıyor. Tüm köylü evliyaların yattığına inanılan Erenler Tepesi’ne gider. En önde köyün en yaşlısı olur. Önce mezarlık ziyareti yapılır. Sonra yaşlı kişi ceketini ters giyer, eller toprağa dönük dua yapılır. Herkes amin der. Daha sonra ise kayaların üzerine oturtulan çocukların başlarından aşağı su dökülür. Eğer çocuk ağlarsa, gözyaşı dökerse yağmur yağacağına inanılır. Haşim hoca da bu ritüelden nasibini alır.

VEEE BAYRAM…

Merakla beklenir bayramlar. Herkes imkanlarına göre çocuklarına bayramlık hediye alırmış. Maksat çocukların o küçücük kalplerini mutlu etmekmiş, köy yerinde en makbulü de ayakkabı imiş. Arife günü köy odasında açılan son oruçta tüm köy bir arada olurmuş. Gene arife günü ikindi ve akşam arası yapılan mezarlık ziyareti ile de, bir tür ilk bayramlaşma yapılırmış. İbn-i Batuta’nın 1333 yılı Ramazan’ını geçirdiği Batı Anadolu’da da benzer bir uygulamanın yapıldığı anlaşılıyormuş. Ancak orada mezarlık ziyareti ve ilk bayramlaşma arife günü değil de bayramın ilk gününün sabahında yapılırmış.

Erken kalkılır bayram gününde. Baba ve dedeyle gidilen bayram namazına tüm köy halkı katılabilirmiş. Namaz sonrası köyün erkekleri avluya yaş sırasına göre büyükten küçüğe dizilirmiş. Bu dizilim esnasında “geçen yıl rahmetli Ahmet emmi de buradaydı” sözleri duyulur, ortamı bir hüzün kaplarmış. Bayramlaşanlar sıraya dizilir, bu sıra en küçük çocuğun bütün ahali ile tek tek bayramlaşmasını tamamlayıncaya kadar devam edermiş. Nihayet bereket duasıyla ile biten bu bayramlaşmanın neticesinde, amin sesiyle birlikte yaşlıların alkışı koparmış. Alkışı duyan çocuklar köydeki evlere dağılır, hem bayramlaşır hem de şeker toplarmış. 

2. ve 3. bayram günleri de önemli. Aşağı ve yukarı köy olarak ayrılan köyde her evden köy odasına getirilen 5-6 çeşit yemekle bütün köylü öğle namazı çıkışında toplanır hep birlikte öğle yemeği yenirmiş. Bir gün aşağı köy halkının diğer gün yukarı köy halkının getirdiği yemekler erkekler tarafından köy odasına yenirken, kadınlar ise birbirlerinin evlerine misafir olur ve hep birlikte öğle yemeği yerlermiş.

Akşamları ise “seyirlik” köy eğlenceleri yapılırmış. Yaz ise dibek etrafında yakılan ateş etrafında toplanılır, kış ise köy odasında buluşulurmuş. Halen sürmekte olan bu geleneğin en keyifli yanı “köy göçtü” oyunuymuş. 

OSMANLI’DA BAYRAM

Haşim Hoca gene İbn-i Batuta’nın ve diğer seyyahların notlarına dönüyor. Oğuz Türklerinde benzer gelenekler olduğunu anlatıyor. “Saray farklı olabilir, çünkü onun daha özel bir durumu var” diye de ekliyor. Osmanlı’da İslam kültürünün üst düzeyde yaşandığını ancak bölgesel ve yöresel farklılıklar olabileceğini söylüyor.

Osmanlı döneminde Türkiye’ye gelen seyyahların dikkatini çekecek kadar özel öneme sahiptir ramazanlar. Notlarında detaylarıyla anlatırlar. Oruç aslında tüm dinlerde vardır ki bu Kuran’da “Oruç tüm milletlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” şeklinde belirtilir. Osmanlı orucu çok önemser. Ramazan evvelinde başlar hazırlıklar. Halkın on gün öncesinden yeme içme alışkanlıklarını azaltması için tavsiyelerde bulunulur. Estetik ve mimari harikası olarak Osmanlı camilerinde Ramazan hazırlıkları yapılır. Kandillikler hazırlanır, kandil yağı depolanır. “Ramazan boyu camiler kandillerle ışıklandırılır” niye not düşer seyyahlar. Şerefeler, mahyalar oluşturulur. Minarelerin şerefelerine kandiller asılır. 

1616 yılında ziyaret eden seyyah Adam Werner, “Oruç ayında cam minarelerindeki şerefelerin dışına üst üste üç sıra halinde kandiller asılır ve karanlık bastırınca yakılır. Bin kadar caminin bulunduğu Konstantinapolis’te bu çok güzel bir görünüm oluşturur” diyerek Osmanlı devrindeki ramazanın ihtişamına tanıklık eder.

Ben 1000 kadar camiye takılıp kalmışken Haşim hoca’nın aynı seyyahtan aktardığı  not beni çok etkiliyor. “Oruç tutulan günlerde her zamankinden daha sık camiye giderler, her zaman yaptıkları gibi kedileri, köpekleri beslemeyi arttırırlar, yoksullara yiyecek ve sadaka dağıtırlar, özellikle geceleri onları doyururlar”

Osmanlı’nın bu denli muhteşem, yardımsever, âlicenap, ince ruhlu bir kültüre sahip olmasınınRamazanlara da somut bir şeilde yansıdığını,bilhassa İstanbul’a ayrı bir ruh, ayrı bir heyecankattığını, canlılık verdiğini söylüyor Haşim hoca.

Werner’den 47 yıl sonra şehre gelen seyyah Jean Thevenot “Ramazan’nın başladığını ilan etmek üsere, hilali görmek için dağlarda ya da başka yerlerde bekleyen insanlar vardır. Hilali gören kişi hemen koşar, şehirdekilere haber verir, kendilerine bahşiş verilirdi. “ der. “Tüm minareler kandillerle donatılır, bu öyle bir düzen içinde yapılır ki, minareler şekilden şekilde bürünürler. Türklerin geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirdikleri bu günlerde ay boyunca her gece kandiller yakılır” diye özel bir tasvir anlatır.

Bu dönemde gerçekten de Osmanlı pâyitahtı İstanbul’da geceler gündüz olur zira insanlar gece sokaklara çıkarlar. Kahvehaneler tıklım tıklım dolar. Herkes gece boyu yiyip eğlenmesine bakar. Kahvehaneler müzisyenlerle ve hayatlarını kazanmaya çalışan kukla oynatıcıları ile doludur.

KİN OLURSA BAYRAM KÖTÜ GEÇER…

Thevenot “Türklerin en büyük bayramı olarak tarif ettiği Ramazan bayramını maddi manevi tüm detaylarıyla anlatır notlarında. “Sokaklar çiçekler ve salıncaklarla süslenirdi. Bütün düşmanlarını affedip onlarla barışıyorlar, çünkü kalplerinde birbirlerine karşı kin kalırsa bayramın iyi geçemeyeceğine inanıyorlar” der.

Haşim hoca, seyyahın verdiği bilgilerin gerçekten de çok önemli olduğunu söylüyor. Hoca’nın anlattığına göre, hastalık, hamilelik veya yolculuk gibi birtakım sebeplerle oruç tutamayanlar ya borçlandıkları oruçlarını ilerleyen zaman içerisinde tutarlar, yahut kefaretini öderler, yani karşılığını vererek kurtulurlar borçtan. Bu durum İslam toplumlarındaki sosyal yardımlaşmanın önemini ortaya koyması bakımından çok önemlidir.İslamiyet toplumda yoksul kalmasın ister. Paylaşmak önemlidir, Hazreti Peygamber’in “komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisi bu bakımdan çok önemlidir.

Oruç tutan şifa bulur. Ruhunu arındırır, açın halini anlar. Empatiyi zorunlu hale getirir. İnsan,nefsinin kötülüklerinden, tüm şeytani hasletlerden ve vesveselerden kurtulur. Kötülük yok, cimrilik yok, adam öldürmek yok. Yani İslam medeniyetindeki kâmil insan modeli ortaya çıkıyor. Bu durum Osmanlı toplumu için de aynen geçerlidir. Hem Beylikler hem de Osmanlı devrinde Ramazan bayramlarında kölelerin yahut tutsakların azad edildiğine şahit olmaktayız. Mesela, Tophane’de Mimar Sinan imzalı külliyenin banisi olan Kılıç Ali Paşa’nın bir ramazan bayramında 500 köleyi serbest bıraktığı malumdur. Bu gözle bakıldığında ramazanın sadece aç kalmak olmadığı, daha pek çok topluma dönük boyutunun olduğu ortaya çıkıyor. 

TASAVVUF ERBABI ARASINDA RAMAZANLAR

Haşim hocanın özel ilgi alanına girer tasavvuf.Tasavvufun temel merkezleri olan tekke ve dergahlar, İslamın mistik boyutunun en güçlü şekilde yaşandığı mekanlar olur. Ramazan oldukça cezbeli ve hareketli şekilde kutlanır. Tekkelerdeki dervişler her zaman olduğu gibi Ramazan ayı içerisinde de Allah’ın adını çokça zikrederler. Bununla birlikte bazı tekkelerde bu günlere mahsus dua ve zikirler de yapılırmış. Tarikatlara göre farklılık arz edebilirmiş bu ibadetler.

Dergahlar aynı zamanda o tarikata bağlı olsun olmasın yoksulların, kimsesizlerin, yolunu kaybedenlerin sığınağı olur. İsteyen herkes yemek yiyebilir, 3 gün boyunca misafir kalabilir. 3 gün zira yeni misafirlere yer açmak gerekir.Buralar İslam kültürünün en iyi şekilde temsiledildiği yapılar. Aynı zamanda iskan unsuru, toplum ile iktidar arasında köprü. Dolayısı ile padişah tarafından vergiden muaf tutuldukları gibi destek de görürler. Şeyhler, zaman zaman müritleriyle beylerin, hükümdarların iftarlarına katılır ki bu hükümdar için onur vesilesidir, her kesime kucak açtığını gösterir. Şeyhler ve dervişler içinde yönetimle iyi ilişkiler içinde olduğunu göstermek için önemlidir. 

Şazeliye tarikatının kurucusu Ebu’l-Hasan Şazeli Hirci 656 yani miladi 1258 yılında hacca gider. Onun “Bizim yolumuz ruhbanlık yolu değildir. İşini bırakıp arpa ve hurma yiyerek geçinme yolu da değildir. Bu yol hidayette yakin ve sabır yoludur” söz çok meşhurdur. Şeyh Şazeli, önemli günlerde, kandillerde, bayramlarda ve törenlerde, bu günler topluma yerleşerek canlılığını korusun diye halkın dikkatini çekecek şekilde icraatlarda bulunur, merasimlere katılırmış. Toplu halde ibadet, zikir yapar ve sadaka dağıtılmasını sağlarmış.

Anadolu Beylikleri döneminde çoğunluğunu tasavvuf kültürü ile iç içe olan her kesimden meslek erbabı, sanat erbabının temsil ettiği ahiler yanlarında getirdiği koyun, öküz ve ekmek yüklerini taşır, bayram sabahı mezarlığı ziyaret ettiği sırada kestiği kurbanı fakir fukaraya dağıtırlarmış. Seyyah İbn-i Batuta notlarından anlaşıldığına göre Denizli Ladikoğulları Beyliği hükümdarı İnanç Bey’in bayram sabahı kurduğu sofraya fakihler ve ahilerle birlikte şeyhler de katılmış. Burada ayrı sofralarda yoksullar ve düşkünlerle beraber yemek yerler.

Kanuni devri gezginlerinden Luigi Bassano’nun bayram anlatımını okumak çok keyifli geliyor bana. “İnsanlar bayramda birbirlerinin ellerini öperler, ayrıca alınlarına değdirirler, bayramın kutlu olsun derler”

KIYAMETE KADAR VAROLACAK ŞEHİR

İşine, okuduklarına, bildiklerine bu denli saygılı olan, bilmediklerinin peşinde koşan kıymetli bir hocadır Haşim Şahin. İstanbul onun için tarih boyunca hem doğunun hem batının yegane başkenti demek. Kültür abidesi, kıyamete kadar varolacak şehirdir.

İstanbul’u güvenli ve huzurlu bulmasını uzun yıllar Eyüp’te oturmasına bağlıyor.  Bu şehri doyasıya seviyor çünkü kendini tarihin içinde konumlandırabiliyor. Bu hissi ona yaşatan diğer bir mekân Göynük oluyor. Gülümseyerek, “tıpkı Akşemsettin gibi” diyor.

Eyüplü olarak İstanbul’u Piyer Loti’den seyretmeyi seviyor. Hem hayatın hem ölümün,hem varlığın hem yokluğun, hem ihtişamın hem hiçliğin çok net görüldüğünü bir yerdir Piyer Loti liyor. “Gizlenmek istediğim zaman ise tercihim Fatih’tir” diye ekliyor.

ŞEHRİ ŞEHİR YAPAN

Bu söyleşilerde en sevdiğim sorulardan biri bu oldu. Şehrin ne olduğunu, ne olmadığını, anlattıklarını anlatamadıklarını öylesine güzel açıklıyor ki. Haşim Şahin’e göre şehir olması için birbirini tamamlayan yapılar ve insanlar gerekiyor. Her ikisi de canlılığı, hareketi, geçmişi bugünü yarını oluşturur. Her yapıda, inşa edildiğinden günümüze izler bulur Haşim hoca. “Ayasofya’da inşa eden ustanın emeğinden, isyanın ayak izlerine, Haçlı işgalininzararlarından, Fatih’in azmine, Akşemsettin’in sesinden Sultanahmed Camii’nin inşasına,günümüz turistlerine varıncaya kadar nice göz Aya Sofya’yı seyretti, nice canlar onu hissetti, Aya Sofya ise hep canlıydı” diyor.

Tarihçi gözüyle baktığında tarihi silüeti, estetiği kaybetmenin yanısıra, insanların bencilleşip kabalaşmalarına üzülüyor. Şehrin ruhunun zedelenmesi kaygılandırıyor Haşim hocayı. 

Gün 48 saat olsa gene de yetmez ona. Zira bu görüşmeyi yapabilmek için üç kere tarih değiştirmek zorunda kaldık en sonunda akademik bir vazife için gittiği Manisa’dan İzmir’e, oradan da uçakla geldi İstanbul’a ve saatler sonra tekrar Sakarya’ya döndü. 

En büyük “keşke”si bu yüzyılda değilde 14.yyda yaşamak. Ben bunun çalışma sahası olan o dönemi bilmesine bağlasam da Haşim hoca, insan ilişkilerinin saygınlığına, birlik, huzuruna dahil olmak istediğini söylüyor. İyi bir Fenerbahçeli ve tarihçi olarak hayatta pişmanlığının olmadığını da vurguluyor.

Gezgin ruhuna rağmen hayatında sabit tutmak istediklerinden vazgeçemiyor. Kitapları, seyahatleri, İstanbul ve ailesi çok önemli onun için. Bu durumda bana da  12 yaşındaki Gülcihan İrem ve 10 yaşındaki Gülhan Begüm’le ve elbette vazgeçemedikleriyle mutlu bir hayat dilemek kalıyor.

Haşim Şahin 1978 yılında Bolu’da doğdu. Üniversiteyi Eskişehir’de okudu. Sakarya Üniversitesi’nde yüksek lisansını; Marmara Üniversitesi’nde Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Dinî Zümreler 1299-1402 adlı teziyle doktorasını tamamladı. 2001-2008 yılları arasında Marmara Üniversitesi’nde görev yaptı. 2012 yılında doçent oldu. Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Tarih Bölümü’nde ders veriyor.

İLGİ VE ARAŞTIRMA ALANLARI

Türkiye Selçuklu, Beylikler ve Erken Osmanlı Dönemi Din ve Düşünce Tarihi 

Selçuklu Yemek ve Beslenme Kültürü

Anadolu ve Balkanların Türkleşmesi ve İslamlaşması 

Ahiler, Fakihler, Derviş Grupları ve Tarikatlar 

Alevilik ve Bektaşilik, Heterodoks İslam Anlayışı 

Menâkıbnâmeler, Vilâyetnâmeler