Yazarlar

Halime Kökçe

Halime Kökçe

hkokce@stargazete.com

28 Şubat şimdi bitti!

İmparatorluklar bile bin yıl sürmemişken kağıt üstünde bile bir çırpıda çürütüp çöpe atabileceğimiz bu tez nasıl gerçek olabilir? 28 Şubat bin yıl sürebilir miydi?

Bu irrasyonel önerme 28 Şubat’ın muktedirlerinin ağzından çıktığı andan itibaren aşınmaya başlanmıştı zaten. 2002’den beri de rejimin muhafızı olarak konumlanan askeri ve sivil bürokrasinin siyasetin alanına irca edilmesiyle birlikte 28 Şubat ruhu yavaş yavaş buharlaştı.

28 Şubat sadece seçilmiş hükümete yapılmış bir darbe olmadığından, toplumun kahir ekseriyetinin yaşam tarzını hedef alan ve dolayısıyla çok daha yıkıcı bir darbe olduğundan malum süreçte medya, sendika, sermaye ve sivil toplum vs.’nin desteğine ihtiyaç duyulmuştu.

Bugün her ne kadar “darbe çetesinin” diğer ayakları yargılanmaktan yırtmış gibi gözükse de 28 Şubat’ın vicdanlardaki mahkumiyeti karargahla koordineli olarak atılan manşetleri ve verilen demeçleri de kapsıyor.

Millete meydan okumanın bedeli

Bülent Ecevit’in “o kadına haddini bildirdiği” gün, laikçi zihniyetin titreyerek konuşan, nezaketinden kırılan bir siyasetçiyi bile nasıl bir anda insanlıktan çıkardığını gördük. Söz konusu başörtüsü ise devlet bütün gücüyle onun önüne bend olmalıydı. Yüce meclisimizde bir başörtülünün asla yeri olamazdı.

O gün “burası devlete meydan okunacak yer değil” derken Ecevit, millete meydan okuyordu.

Ancak millet de ilk fırsatta had bildirenlere haddini bildirdi.

Aradan 14 yıl geçti.

Acaba Merve Kavakçı hangi hislerle izledi o dört kadın vekilin Meclis Genel Kurulu’na kimsenin masalara vurmadığı, yerinde tepinmediği, “dışarı dışarı” naraları atacak kadar rezilleşmediği bir ortamda girip sıralarına oturuşunu izlerken.

Kazanılmış hakkı elinden alınmış bir vekil olan Kavakçı’yı hiç unutmayacağız.

2 Mayıs 1999 Türkiye’nin demokrasi tarihine kara bir gün olarak geçti ama demokrasi mücadelesinde de çok önemli bir kilometre taşı oldu. O gün yaşanmamış olsaydı biz bugünün kıymetini bu denli anlayamayabilirdik.

Hülasa o gün gibi 31 Kasım 2013 de sadece başörtülü kadınlar değil Türkiye için tarihi bir gündür.

Şafak Pavey neden pantolon giymiyor?

Gelelim kendilerine minnet borçlu olmamız beklenen CHP’nin tutumuna.

Ben CHP’nin siyaseti yavaş yavaş öğrenmeye başladığını görüyorum. Bu CHP için iyi bir şeydir. Ama hepsi bu.

CHP bir yenilmişlik psikolojisi içindedir.

Başörtüsünün artık Meclis’te olmasını altı okun yanına yakıştıramadığı için -gerçekte altı ok artık hiçbir yere sığmamaktadır- tavrını “AK Parti’ye mağduriyet imkanı tanımayacağız” şeklinde ifade etmiştir.

Yani CHP aslında kan kusmakta fakat kızılcık şerbetidir bu, dahi diyememektedir. Üstelik kendi içindeki demokratları bu yeni vesayet diliyle susturmaktadır.

Muharrem İnce ve Şafak Pavey’in konuşmaları “Tehlikenin farkında mısınız”ın yeni sürümü olmaktan öteye gidememiştir.

Başörtüsünün Meclis’e girişini demokrasi şenliği olarak alkışlamak yerine “Türkiye’nin seküler geleceğinden duydukları endişeyi” dile getirmişler, “Geleceğimiz kadınlarımızın hali üzerinden berbat bir şekilde değişiyor” demişlerdir.

Hele de Pavey’in Meclis’te pantolon giyememesini AK Parti’ye fatura etmesi kaçacak yer bulamayan hırsızın durumu gibiydi.

Pantolon olayının nasıl cereyan ettiği o dönemin gazetelerinde var.

Meclis’te kadınların pantolon giyebileceğine dair dört partinin mutabakatı vardı. Ancak BDP’li vekillerin başörtüsü, kravat, puşi vs.’yi de işin içine katmayı teklif etmeleri üzerine CHP ve MHP olumsuz tavır ortaya koymuştu. Tüzük değişikliği yapmaksızın pantolon giyilebileceğine dair üç parti evet derken CHP Grup Başkan Vekili CHP’li Emine Ülker Tarhan’ın hayır demesi üzerine konu kapatılmıştı.

Durum böyle iken “başörtüsüne evet diyenler Pavey’in pantolon giymesine mani oldu” havası yaratılması bir çaresizlik ifadesidir.