Yazarlar

Alin TAŞÇIYAN

Alin TAŞÇIYAN

atasciyan@stargazete.com

Jön ve yakışıklı

‘Yeşilçamın Jönü’ İzzet Günay ve yeni neslin ‘yakışıklı’ oyuncusu Mert Fırat’a, Türk sinemasının halini’ sorduk. Bu röportajda bir kuşak çatışması olması gerekiyordu’ ama olmadı. Söyleşide son söz ‘Jön’den: “Nasihat palavra, görgülü insanlarla çalışın...”

İzzet Günay ile Mert Fırat kendi kuşaklarının en zarif isimlerinden ikisi... Günay Yeşilçam’ın Jönü, tiyatrodan dansa ve antikacılığa uzanan bilgisiyle bir deniz, derya. Fırat ise yakışıklılığının yanı sıra yeteneğiyle de dizilerden sinema ve reklam kuşaklarına her yerde adından bahsettiren genç bir oyuncu. Hem oyunculuk tarzlarında hem kişiliklerinde sahip oldukları zarafet onları saygılı ve saygın kılıyor. İkisiyle bir arada röportaj yapmak istediğimde tanıştıklarını ve birbirlerini sevdiklerini keşfettik. Röportaj sırasında da hayata bakışlarında ne kadar çok ortak nokta olduğunu... Hatta bir ara Mert dayanamayıp “Bu röportajda biraz kuşak çatışması olması gerekiyordu” diye takıldı bana. Umarım Nişantaşı Tribeca’nın mis kokulu kahveleri eşliğindeki sohbetimizden siz de bizim kadar zevk alırsınız...

İkinizin de oyunculuğunda bir zarafet buluyorum. Bilmem, oyunculukta zarafet diye bir kavrama katılır mısınız? Sizin için daha içgüdüsel bir şey mi oyunculuk?

İzzet Günay: Her insan zarif olmalı. Oyuncu da...Oyuncunun zarif olmayan tarafı oynadığı roldür belki, ben öyle almak istiyorum. Zarafet insanın karakteri. Oyunculuğumdan çok açıkçası yaşam biçimim önemlidir. Yaşam biçimimle örnek olmak hoşuma gider. ‘Sen Oscar alacak adamsın’ falan deseler umrum olmaz.

Sen de öyle mi düşünürsün Mert, önemli olan yaşam biçimi mi?

Mert Fırat: Önce insan olalım sonra nasıl olsa oyuncu da olunur, yönetmen de... Çalıştığın sürece çok iyi bir piyanist olabilirsin, çok iyi bir oyuncu da.

FİLMLERDE BEDAVA OYNUYORDUK     

Saydım da 1964 yılında 14 filminiz gösterime çıkmış görünüyor...

İ.G.: 18 film! Topa koydular! Tutanın elinde kaldık. Kuvvetli firmalarla çalışıyorsun, ‘Birkaç gününü ufak şirketlere ayır’ diyor. Bedava oynuyorsun, onun için 18 film oluyor! Hakim olamıyorsun, acemisin...Babalar talimat veriyor, Osman Seden falan...

M.F.: Şimdi seçme olanağına sahibiz. O zaman öyle bir dönem ki şimdi dizilerde ne yaşanıyorsa onu yaşıyorlardı. Haftada bir film! 40-50 kutuyla film çekmek ne demek! Şimdi de beş günde dizi çekiliyor! 90 dakika! Yeşilçam’ın o dönemde yaşadığını şimdi dizilerde yaşıyoruz. Bugün çekilen dizilerden birinin bir bölümünü alıp o dönemde film dile koysaydınız sinemaya seyirci gülerdi. Koşullar çok farklı...

İ.G.: Çoook farklı!

M.F.: Karavan olmadığında ‘Aa bu ne biçim prodüksiyon’ diyorlar dizilerde. Geçenlerde atlı bir sahne çekmiş arkadaşlar. At eğitmenleri gelmiş. Birkaç hafta çalışmışlar. Türkan Şoray’ın çektiği filmlerden biliyoruz, adam atı getirmiş, kendisi zor gidiyor üstünde ‘Buyrun at burada’ demiş. Üstüne bineceksin koşturacaksın! Nasıl olacak bu?

İ.G.: Evet, kimler düştü. O soğuklarda, eksi 20 derecelerde... Şimdi o tarihler için konuşmak çok kolay.

”Şimdi seçme hakkı var” diyorsun ama bir yılda kaç film teklifi geliyor ki? Sen çok gözdesin ama her oyuncuya da seninki kadar teklif gitmiyordur...

İ.G.: Yeteri kadar teklif gitmiyor diye kötü bir işi de kabul etmiyor oyuncu... Bizim zamanımızda para derdi yoktu ama büyük şirketin baskıları vardı. Kemal Film ‘Dört film bendesin’ diyordu. Tamam da ne oynayacağım, kiminle oynayacağım belli değil. ‘Tarihleri biz sana bildiririz’ diyorlardı.

M.F.: Senaryosu?

İ.G.: Kemal Bey kahvede nargile içerken yazar! Bir komedi avantür oyuncususun onlar senin tipini belirliyor. Senin gibi genç arkadaşlar geliyor ‘İzzet Ağabey rolünüze nasıl çalışırdınız?’ diye soruyor. Ne rolü? Elindeki 24 sayfayla ne çalışırsın? Sonra Van Gogh’u oynamıyorsun ki altı ay sonra, adamın hakkındaki kitapları okuyasın. Ya polis ya gazeteci ya da hafiyesin! Ben yine şanslıyım, tiyatrocu olduğum için çok dramatik roller de oynadım. Osman (Seden) abiye ‘Abi ben bunu oynamayayım’ dediğimde ‘Git lan!’ derdi. Mesela çekimde attan düştün, hayatın kaydı. Kayakta bacağın kırıldı, o devirde altı ay yattın mı hayatın kaydı.

ŞİMDİKİ OYUNCULAR DONANIMLI

Çok acımasız...

İ G.:Mert’in bizim kuşağa karşı hürmeti çok hoşuma gidiyor. Beni sevdiğini biliyorum ama bizim bütün kuşağa bir saygısı var.  Diyorlar ki ‘Sizin kuşaktan çok şey öğrendik, o yüzden bugünkü sinemayı yapabiliyoruz’, doğru. Ama yanlışlar da yapılıyor demek ki öğrenilmeyen bir kısmı da var! Diziler devam ediyor... Yeşilçam sineması aslında.

M.F.: Aynen öyle!

İ.G.:Daha kalitelisi belki. Biraz daha yenilir yutulur bir tarafı var.

M.F.: Bu imkan, bu para, bu güç Yeşilçam’da olsaydı bizim dünya çapında filmlerimiz olurdu ki yine var. Bir de ben İsveç’te iki yıl sinema okudum. Orada arşivlere o kadar değer veriyorlar ki! Yeşilçam’ı bir kenara bırakmak geleceği de bir kenara bırakmak oluyor. Oradan edindiğimiz bir kimlik ve bir geçmiş var.

İ.G.:Hikayenin iyi anlatılması önemli.  Japon filmi yoktur, Türk filmi yoktur, film vardır, kardeşim! Bütün dünyaya hitap eden film vardır. Onun bir Türk kimliği olabilir, bir İran kimliği olabilir. Şimdiki oyuncuları çok beğeniyorum, çok donanımlılar. Bir kere seçme olanakları var, çok renkli roller oynadıkları için de avantajlılar.

Bir tipin adamı olmuyorlar

M.F.: Direnmen gerekiyor. Bizde de şöyle bir durum var. İzzet Ağabey’in bir yapımcıyla anlaşma yapıp o ne diyorsa oynaması korkunç bir şey.

İ.G.: Ününü satıyorsun...

Yemek yapmayı çok severim  İsveç’te aşçı yamağıydım

Neden ‘her şeye rağmen’ oyunculuk yapıyorsunuz?

M.F.: Küçük yaşta tiyatroya başladım, okulda kendi aramızda. Skeçler yazıyordum kendi aramızda. Şanslı bir döneme geldik, her sene bir oyun çıkarmaya başladık. Bu ne güzel bir iş, bundan para kazanılır mı diye düşündüm. Kazanılmayacağını biliyordum o dönem. Sonra bir baktım para kazanılıyor, dizi diye bir şey başladı, insanlar ilerliyor... Parası olmadan da yapmayı düşündüğüm bir işti bu.

İzzet Bey siz de böyle mi başlamıştınız?

İ.G.: O devrin tiyatrocularının hiçbir atağı yoktu sinemacı olmak için. Çünkü tiyatroyla çok mutluyduk. Tiyatronun altın yıllarıydı! Sandviçe talim sabah 09.00’da girersin gece 01.00’de çıkarsın. Oyunun, matinen, provaların dahil ama o kadar mutluyduk ki sana anlatamam!

M.F.: Oyun Atölyesi’nde Antonius ile Kleopatra’yı prova ediyorduk ocak, şubat, mart ayları boyunca. Ben gelen hiçbir dizi teklifine tamam demedim. Çünkü öyle anlaşmıştık. Günde 12 saat prova yapıyorduk.

Geçmişteki sisteme de laf edemeyiz. Kim inanır ki altı günde bir karakteri yaratıp onu tutarlı biçimde devam ettirdiğine?

İ.G.: Oyunun içinde de işliyorsun rolünü. Bazı şeyleri düzeltirsin. Zamanlama yaparsın, espri yapacaksan alkışı beklersin. İşte bu performans demek. 150 kere robot gibi oynamıyorsun oyunu. Tiyatro insanı adam eder. Direkt sinemacı olsaydım, bugünkü durumumda olmazdım.

Benim üniversitem tiyatrodur. Bütün yaşam biçimimi Haldun Dormen ekolünde öğrendim. Medeni, saygın insanlar olmamızı tiyatroya borçluyuz

M.F.: Bizim bu röportajda bir kuşak çatışması olması gerekiyordu olmadı!

Ben de tam bu paralelliği bekliyordum!

M.F.: Şaka yapıyordum!

Oyunculuğa bir parantez açalım mı? Sizin pul koleksiyonculuğundan başlayıp antika uzmanlığına uzanan başka bir mesleğiniz de var. Mert senin de mesleğe dönüşebilecek bir hobin var mı?

M.F.: Mutfak var aslında. İsveç’te okuduğum dönemde aşçı yamaklığı yapmaya başladım. Sonra biraz daha ilerledi. Buraya döndüğümde devam ettirdim. Bir pizzacı açtık annemle birlikte, sonra orayı devrettik. Şimdi yine bir yer düşünüyorum. Mutfağı çok seviyorum. Yemek yapmak, onun tarihi, malzemesi... Benim de bir yeme tutkum var, hayatta dayanamadığım tek şey yemek yemek galiba!

Baba tarafım Antakyalı...

Filmciler bizi kullanarak yaşadı!

Filmde para olmaması önemli...

İ.G.: Bir filmden oyuncu ne kapabilir?

M.F.: Eğer yeniysen para vermezler, filmde oynuyorsun şükret buna derler. Ama orta tanınırlıktaysan 50-100 arası bir ücreti var, 150’ye çıkabilir. Ama bu sekiz hafta! 100 alsa haftalığı 12 buçuk eder. Diziye baktığın zaman sezon boyu haftada 20 alacak belki...

İ.G.: Dizide oynayan oyuncunun hayatı kurtuluyor!

Reklamlarda da oynarsa...

İ.G.: Bizim zamanımızda reklam da yoktu. Üç kuruşa reklam yaptık.

M.F.: Sizin zamanınızda o paralar ne zaman ödenecek belli değildi.

İ.G.: Film oynuyor, parasını çıkarıyor, senin bononun ilk taksidiödeniyor daha... 

M.F.: Rezalet.

İ.G.: Hulki Saner oynamıştı ‘Bankayla çalışmıyoruz artık, faiz ödemiyoruz, sizi kullanıyoruz’ diye! 1962’de peşin para aldım, sonra bitti. Filmciler bizi kullanarak yaşadılar. 

İzzet Günay’ın Ajandası

=Sezon sonuna kadar iki gecede bir Afife Ödülleri jüri üyesi olarak tiyatroya gidecek. Aylardır oyun izliyor. Bu yıl 150 oyun var!

=Teklif gelirse ter basıyor! Yapınca iyi bir şey yapmak istiyor, projelerden kaçıyor.

=Antika konulu konferansları ve danışmanlığı devam ediyor. Her günü dolu.

=Bodrum’a yazlığa gitmeyi, güneşin batışını izleyip kitap okumayı iple çekiyor. Bu yaştan sonra kendini özgür hissetmek istiyor.

Mert Fırat’ın Ajandası

=Antonius ve Kleopatra’nınprömiyerini yaptı. Octavius Ceasar’ı canlandırdığı oyun mayısa dek sahnelenecek.

=Bu hafta Testosteron’u oynuyor.

=Atlıkarınca filmiyle Strasbourg’daki Türk Filmleri Festivali’ne gidecek.

=24-30 Mayıs günleri arası Londra’da Globe Tiyatrosu’ndaki Shakespeare Festivali’ne katılacak. 37 ülkeden 37 farklı dilde sergilenen Shakespeare oyunları arasında Antonius ve Kleopatra da yer alacak.

=Haziran ayında İlksen Başarır ile birlikte yazdıkları Sizden Küçük Bir Ricamız Var adlı filmi çekecek.

=Sonra sekiz hafta süreyle Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası adlı filmini Zonguldak ve İstanbul’da çekecek. Kıvanç Tatlıtuğ ile iki genç şair arkadaşı canlandıracak.

=Eylül ayı için iki dizi projesi var ama henüz kesinleşmedi.