
İran'da biriken fay hatları aynı anda hareketleniyor: Toplumsal gerilim, ekonomik kırılganlık ve ABD-İsrail eksenindeki çatışma ihtimali. Tahran, yalnızca kendi iç dengelerini değil, bölgeyi ve küresel güç rekabetini de etkileyebilecek kritik bir eşikten geçiyor.
Protestoların artmasına paralel Washington dilini daha çok sertleştirdi; sahadaki işaretler de büyüyor. ABD, İran çevresine uçak gemisi taarruz grubu ve eşlik unsurlarıyla "vurabilme" kapasitesini yaklaştırdı; aynı anda çok yönlü hava tatbikatlarıyla "hazır olma" mesajını görünür kıldı. Bu tablo, "kesin vuracak" iddiasını kanıtlamaz ama şunu gösteriyor: Amerika, İran dosyasını yeniden gündemin merkezine yerleştirdi ve bunu yalnız söylemle değil, kuvvet gösterisiyle yapıyor.
İran'da protestoların ardından dışarıdan bakıldığında "sakinliğin geri geldiği" izlenimi oluştuğunu; rejimin kontrolü yeniden tesis ettiği anlaşılıyor. Ancak bu sakinlik, normalleşmeden çok korku düzeninin yeniden kurulması anlamına geliyor. Başkent Tahran'da fiili bir sıkıyönetim ve akşamdan sabaha sokağa çıkma düzeni, maskeli unsurlar, aramalar, baskınlar ve özellikle protestolarla ilişkili görülen kişi/kurumlara yönelik operasyonlardan söz ediliyor. Küçük şehirlerde kontrol noktaları yaygınlaşıyor.
İnsan hakları izleme ağlarının doğrulayabildiği ölüm ve gözaltı rakamları, tabloyu ancak kısmen gösteriyor. Tahran kulislerinde hatta resmî çevrelere yakın bazı isimler arasında gerçek kaybın açıklananın çok üzerinde olabileceği konuşuluyor. Bu sert bastırma çizgisi, ister istemez 1989 Çin'ini hatırlatıyor: Devletin kitlesel itirazı "güvenlik meselesi" sayıp şiddetle bastırdığı bir kırılma anı.
ABD'nin ilk hedefi vurmak değil gibi görünüyor; vurabilecek kadar yaklaşarak İran'ı, bölgedeki aktörleri ve hatta kendi müttefiklerini yeniden hizaya sokmak. Saldırı, pazarlığın pahalı ama hâlâ masada duran opsiyonu. Riyalin hızla değer kaybetmesi, piyasada dolarizasyon eğiliminin artması ve borsa düşüşleri, rejimin "idare edebilme" kapasitesini aşındırıyor. Washington'un sertleşmesi tam bu kırılganlık anına denk geliyor.
Peki bu yığınak ne anlama geliyor? Birincisi, zorlayıcı diplomasi. Uçak gemisi ve hava tatbikatı, sadece saldırı için değil, masaya oturtmak için de kullanılır. "Vururum" tehdidini inandırıcı kılan şey, vurabilecek konuma gelmek. Bu modelde amaç, savaş başlatmak değil, savaşı başlatmadan taviz koparmak. İkincisi, sınırlı vuruş seçeneği. Washington, İran'ın misillemesini yönetilebilir görürse belirli hedeflere kısa ve odaklı bir saldırı düşünebilir. Bu, içeride "güç gösterisi", dışarıda "caydırıcılık" üretebilir. Ancak İran dosyasında "sınırlı" diye başlayan şeylerin hızla bölgesel bir vekâlet çatışmasına dönüşme riski de yüksek. Üçüncüsü, rejim değişikliği. Ancak bu ihtimal de kolay görünmüyor. Çünkü İran, tarihsel olarak kurumsal devlet kapasitesi güçlü bir toplum; bu yapı, ani ve kolay bir dönüşümü zorlaştırıyor.
Bu denklemde kritik bir fren mekanizması var: Körfez ülkeleri. Bazı bölge aktörlerinin, İran'a karşı topyekûn bir çatışmanın enerji akışını ve iç istikrarlarını boğacağını görmesi, Washington'un seçeneklerini daraltabiliyor. ABD'nin askeri kapasiteyi taşımış olması, müttefiklerin sınırsız destek vereceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, olası bir rejim değişikliği sonrası oluşabilecek istikrarsızlık ihtimali bölge ülkelerini korkutuyor.
Türkiye açısından bu tablo, "uzak bir gerilim" değil, kapıya dayanan bir güvenlik ve göç dosyasıdır. İran'da ekonomik çöküş derinleşirse mesele sadece İranlılar değil; Afganistan hattı da hareketlenebilir. Sınır baskısı, kaçakçılık ağları, düzensiz göç ve içeride toplumsal gerilim yönetimi aynı anda büyüme ihtimali yüksek. Bu yüzden Ankara'nın çıkarı, İran'da kontrollü istikrardır. İstikrarsız İran, daha pahalı güvenlik, daha büyük göç riski ve bölgede yeni kırılma hatları demek.