
Bu makaleyi yazmıştım ki Chatham House'ta yayınlanan bir analizde ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın Suriye özel temsilciliğinin yanı sıra artık Irak dosyasından da sorumlu olduğu bilgisi bizi şaşırtmadı. Bu bilgi ABD'nin bölgesel diplomasi hattının "çok merkezli" bir karakter aldığını gösteriyor. Süreç İran gerilimini hem küresel aktörler hem de komşular üzerinden okumak zorunda olduğumuzu ve Irak üzerine odaklanmamız gerektiğini gösterdi.
ABD–İran hattında yaşanan gerilim, klasik bir nükleer kriz okumasını aşan bir mahiyet taşıyor. Dosya yalnızca uranyum zenginleştirme oranları, denetim mekanizmaları ya da yaptırımlar üzerinden ilerlemiyor. Bölgesel güç dengeleri, enerji yolları, küresel rekabet ve ABD iç siyasetinin kesiştiği karmaşık bir kriz alanı söz konusu. Bu nedenle askeri hamleler, diplomatik mesajlar ve medya üzerinden yürütülen psikolojik savaş birbirine karışmış durumda.
Belirsizliğin hakim olduğu bu karmaşa tarafların savaşa sürüklendiği anlamına gelmiyor. Aksine, kriz daha çok belirsizlik üzerinden gündemde kalıyor. Taraflar niyetlerini değil, kapasitelerini gösteriyor; hedeflerini değil, tehdit eşiklerini konuşuyor. Bu da krizi sıcak çatışmadan ziyade, kontrollü bir gerginlik alanına yerleştiriyor.
Donald Trump'ın İran'a yönelik söylemleri keskinliğini koruyor. Nükleer silah sahibi olmayan, uluslararası denetime açık, bölgesel yayılma kapasitesi sınırlanmış bir İran, Washington'un açık hedefi. Beyaz Saray, müzakerelerin yeniden başlamasına kapıyı kapatmıyor; ancak bu müzakerelerin kapsamını daraltmak istiyor. Daha önceki kapsamlı eylem planı (JCPOA) benzeri çok başlıklı, uzun vadeli bir çerçeveden ziyade, "tek dosyalı" bir sonuç arayışı öne çıkıyor.
Ancak asıl belirleyici olan, Trump'ın ne istemediği. Mevcut tabloda Washington'un İran'da rejim değişikliğine yönelik net bir stratejisi bulunmuyor. Rejim sonrası senaryo belirsiz, iç muhalefetle sistematik bir bağ kurulmuş değil. Zaten İran'da böyle bir süreç mümkün de değil. Bu durum, askeri seçenekleri masada tutsa da siyasi sonuç üretme kapasitesini sınırlıyor. Sert söylem ile stratejik belirsizlik arasındaki bu boşluk, krizin esas noktalarından biri.
İran, askeri ve ekonomik açıdan zayıflamış olmasına rağmen müzakere masasında sert bir duruş sergiliyor. Bunun sebebi, Trump yönetiminin uzun vadeli, maliyetli ve yayılma riski taşıyan bir savaşı göze almayacağına dair kanaat. Tahran, ABD'nin askeri üstünlüğünün siyasi bir projeye dönüşmediği sürece sınırlı etki yaratacağını düşünüyor.
Ancak bu sert-özgüven mutlak bir rahatlığa da işaret etmiyor. İran, müzakere sürecini tek başlığa indirerek nükleer dosya dışındaki alanları zamana yaymayı hedefliyor. Bölgesel nüfuz, vekil aktörler ve enerji politikaları gibi başlıkları masanın dışında tutmak, Tahran açısından bir kazanım. Bu nedenle İran'ın sertliği, meydan okumadan çok zaman ve alan kazanma stratejisi olarak okunmalı.
Pekin ve Moskova'nın İran krizindeki tutumu, askeri beklentiler üzerinden yanlış okunabiliyor. İran, bu iki aktörden sahaya inecek bir askeri destek beklemiyor. Böyle bir beklenti gerçekçi de değil. Ancak bu, Çin ve Rusya'nın etkisiz olduğu anlamına gelmiyor. Asıl etki, krizin siyasi sonuçları üzerinden üretiliyor.
Eğer ABD ve İsrail, İran'ı rejim yapısı itibariyle çöküşe sürükleyecek bir müdahaleye girişirse, bunun yankıları Ukrayna'dan Tayvan'a, Pasifik'ten Orta Asya'ya uzanacaktır. Pekin ve Moskova bu ihtimali Trump'a hatırlatıyor. Bu nedenle Çin–Rusya desteği askeri değil, jeopolitik bir denge unsuru olarak işlev görüyor.
İRAN KRİZİ BÖLGEDE NASIL ETKİ BIRAKIYOR?
İran dosyasının en kırılgan alanı Irak, İran'ın stratejik komşusu olarak yer alıyor. ABD ve müttefikleri uzun süredir Irak'ı Tahran etkisinden çıkarmaya çalışıyor; ancak Irak iç siyaseti, bu hedefi karmaşıklaştırıyor. Şii blok içindeki dengeler, milis yapılar ve seçim süreçleri İran'a manevra alanı sunuyor. İran ambargolarını delen sınır komşuluğu Bağdat'taki seçimi daha da gündemde tutuyor.
Ancak bu alanlar aynı zamanda İran'ın zayıf noktaları. Irak'ta yaşanacak bir istikrarsızlık, İran'ın bölgesel nüfuzunu savunmasını zorlaştırır. Şam hattında ise İsrail'in operasyonel üstünlüğü dikkat çekiyor. Bu nedenle Bağdat ve Şam, krizin yayılma potansiyelini artıran ama aynı zamanda İran'ı da kırılgan kılan sahalar olarak öne çıkıyor. Erbil'in Şii blokunda Maliki'ye verdiği destek dikkat çekiciydi. Ancak büyükelçi Barrack'ın Erbil'i ne kadar etkileyeceğini göreceğiz. Peki Suriye sahasından DEAŞ'lıların Irak'a sevkini nasıl okumalıyız bu da yakında anlaşılacaktır.
İran kendisine yapılan baskı karşısında ABD iç politikasını dikkatle takip ediyor. Trump'ın seçmen tabanı uzun ve maliyetli savaşlara mesafeli. Kongre dengeleri kırılgan ve yaklaşan ara seçimler Beyaz Saray üzerinde baskı oluşturuyor. İran, bu tabloyu dikkatle okuyarak müzakerelerde direnci artırıyor. İran'a askeri destek vermese bile Çin ve Rusya, ABD iç siyasetini analiz ederek destek oluyorlar muhtemelen.
Ancak bu tabloda risk yok diyemeyiz. İran'ın sert pozisyonu, Washington'da "kontrol kaybı" algısını güçlendirirse, sınırlı ama sembolik bir askeri müdahale ihtimali artabilir. Dolayısıyla İran, ABD iç siyasetindeki kırılganlığı kullanmaya çalışırken, yanlış hesap yapma riskiyle de karşı karşıya.
Mevcut tabloda üç senaryo tartışılıyor. İlk senaryo, müzakerelerin kontrollü biçimde sürmesi ve gerilimin yönetilmesi. İkinci senaryo, sınırlı ve sembolik bir askeri müdahale. Üçüncü ve en riskli senaryo ise, Bağdat ve Şam üzerinden yayılan bölgesel bir tırmanma. Hiçbiri kesin değil; ancak üçüncü senaryonun maliyeti tüm aktörler için oldukça yüksek.
Türkiye açısından bu kriz, doğrudan taraf olmaktan ziyade dengeleyici bir konum gerektiriyor. Ankara–Tel Aviv–Tahran üçgeninde Bağdat ve Şam'ın kırılganlığı, Türkiye'nin diplomatik manevra alanını genişletiyor. Ankara'nın son dönemde Kahire ve Riyad'la temaslarını artırması, bu karmaşık krizde bölgesel denge arayışının bir parçası olarak okunmalı. Çünkü mesele yalnızca İran değil; bölgenin tamamını şekillendirecek bir güç dengesi mücadelesi dikkatimizi çekiyor.