
ABD'nin İran'a yönelik askeri yığınağı artık "rutin caydırıcılık" sınırlarını aşmış durumda. Virginia'daki Joint Base Langley-Eustis'ten kalkan 12 adet F-22 savaş uçağının Atlantik'i geçerek İngiltere'deki RAF Lakenheath'e konuşlanması, 6 adet E-3 Sentry AWACS erken uyarı uçağının Orta Doğu'ya gönderilmesi ve Doğu Akdeniz'de tanker uçaklarının yoğun faaliyeti, teknik bir hazırlığın ötesinde stratejik bir mesaj içeriyor. Chicago Üniversitesi'nden Prof. Robert Pape'in ifadesiyle, ABD, 2003 Irak işgalinden bu yana bölgeye en büyük hava gücünü sevk etmiş durumda. Küresel ölçekte konuşlandırılabilir Amerikan hava gücünün yüzde 40–50'sinin Orta Doğu'ya yönlendirilmesi, 1991 ve 2003 Irak savaşları ölçeğinde bir kapasiteye işaret ediyor.
Buradaki temel soru şu: Bu bir "maksimum baskı gösterisi" mi, yoksa fiili bir saldırının ön habercisi mi?
Tarih bize şunu gösteriyor: ABD bu ölçekte bir askeri güç yığınağını genellikle sembolik amaçlarla yapmaz. 1991'de Kuveyt'in kurtarılması öncesi "Operation Desert Shield" süreci benzer şekilde yoğun bir askeri sevkiyatla başlamıştı. 2003 Irak işgali öncesinde de haftalar süren hazırlıklar, diplomatik söylemin sertleşmesi ve askeri kapasitenin kademeli artırılması görülmüştü. Bugün tablo şaşırtıcı biçimde benzer.
Ancak bu kriz 2003 değil. İran, Saddam Hüseyin'in Irak'ı değil. Rejim iç baskılar, ekonomik yaptırımlar ve bölgesel nüfuz kaybı nedeniyle zayıflamış olabilir; fakat hâlâ asimetrik kapasiteye sahip. Balistik füze envanteri, Hürmüz Boğazı üzerindeki coğrafi avantajı ve bölgedeki vekil ağları, İran'ı "tamamen savunmasız" kılmıyor. Üstelik Tahran yönetimi, füze programını rejimin bekasıyla eşdeğer görüyor. Bu nedenle Washington'un "nükleer zenginleştirme ve füze programından tamamen vazgeç" talebi, teknik değil varoluşsal bir mesele olarak algılanıyor.
Trump yönetiminin yaklaşımı burada belirleyici. Trump dış politikada genellikle ikili bir çerçeve kuruyor: Ya büyük bir anlaşma ya da güç kullanımı. 2018'de Kudüs'ün İsrail'in başkenti olarak tanınması, 2020'de Süleymani suikastı ve İsrail'in İran hedeflerine yönelik operasyonlarına açık destek, bu çizginin parçaları. Her seferinde Washington'daki geleneksel dış politika çevreleri "bölgesel yangın" uyarısı yaptı; her seferinde sonuç sınırlı kaldı. Bu da Beyaz Saray'da "risk al, sonuç gelmez" psikolojisini pekiştirmiş olabilir.
Fakat bugünkü askeri tablo psikolojik bir eşiğe işaret ediyor. Bu büyüklükte bir hava gücü yığınağı, yalnızca pazarlık kozu olarak tutulursa, geri adım maliyeti artar. Çünkü karşı taraf –bu durumda İran– bunu varoluşsal tehdit olarak okur. İran'ın stratejik hafızasında 1980–88 Irak Savaşı, 2003 Irak işgali ve 2011 sonrası rejim değişikliği dalgası var. Tahran açısından mesele sadece nükleer dosya değil; iktidarın ayakta kalıp kalmayacağıdır.
Diğer taraftan ABD kamuoyu Irak ve Afganistan deneyimlerinden yorgun. Yeni bir "uzun savaş" ihtimali, Washington'da siyasi maliyet üretir. Ancak sınırlı hava operasyonları –nükleer ve füze tesislerine yönelik nokta atışları– daha düşük maliyetli bir seçenek olarak görülebilir. Sorun şu ki, İran böyle bir saldırıyı sınırlı okumayabilir. Hürmüz Boğazı'nda tanker krizleri, Körfez altyapısına saldırılar ya da İsrail'e yönelik yoğun füze atışları zincirleme bir tırmanmaya yol açabilir.
Dolayısıyla bugün yaşanan gelişmeleri yalnızca "ABD İran'ı vurur mu?" sorusuyla okumak eksik kalır. Asıl mesele şu: Washington, caydırıcılık ile savaşa sürüklenme arasındaki çizgiyi ne kadar hassas yönetebilecek?
Trump'ın siyasi söylemi, güç gösterisini bir müzakere aracı olarak kullanma eğiliminde. Ancak askeri tarih gösteriyor ki, bu ölçekli yığınaklar ya ciddi taviz üretir ya da fiili çatışmaya evrilir. Ortada üçüncü bir yol giderek daralıyor.
Eğer saldırı gerçekleşmezse, bu yığınağın amacı İran'ı masada kapsamlı bir anlaşmaya zorlamak olarak okunacak. Eğer gerçekleşirse, 2003 sonrası Orta Doğu dengelerini kökten değiştirebilecek yeni bir döneme girilmiş olacak.
Sonuç olarak, ABD–İran hattında bugün yaşananlar sıradan bir gerilim değil; küresel hava gücünün yarısının bir coğrafyada toplanması, tarihin nadiren gördüğü türden bir stratejik eşiktir. Bu eşik ya yeni bir anlaşmaya ya da uzun süreli bir belirsizlik ve tırmanma dönemine kapı aralayacaktır.