
Oysa hikâyenin başlangıcında "düşmanlık" değil, stratejik ortaklık vardı. Eisenhower döneminde 1957'de başlatılan "Barış İçin Atom" (Atoms for Peace) programı, ABD'nin bölgedeki en kritik ortaklarından biri olarak gördüğü Tahran'la nükleer alanda iş birliğinin kapısını aralamıştı. 1970'lerde, kutuplaşmış Soğuk Savaş ikliminde İran, ABD'nin Körfez'deki "düzen sağlayıcısı" olarak konumlandırılıyor; nükleer enerjiye geçiş ise rejim için stratejik bir ihtiyaç sayılıyordu. Bu dönemde nükleer yakıt ve teknoloji tedariki gündeme geldi; Pehlevî yönetimiyle ilişkiler zirve yaptı.
Ne var ki 1979 Devrimi, aynı teknolojiyi birkaç ay içinde bambaşka bir kategoriye taşıdı. Bir zamanlar "Şah için meşru" görülen nükleer kapasite, mollalar için "yasaklı ve tehlikeli" bir alan olarak kodlandı. Böylece dosya teknik bir enerji meselesi olmaktan çıkıp varoluşsal güvenlik krizine dönüştü: İran açısından bağımsızlık ve caydırıcılık; ABD açısından yayılma ve tehdit algısı.
2000'li yıllara gelindiğinde Ahmedinejad dönemiyle birlikte uranyum zenginleştirme programı, uluslararası gündemin en üst sıralarına tırmandı. Gözler artık "müzakere–tehdit–savaş–yeniden müzakere" döngüsüne kilitlenmişti. İran ile E3 (Fransa, Almanya, İngiltere) arasında başlayan görüşmeler, zamanla ABD, Rusya ve Çin'in katılımıyla P5+1 (E3+3) formatına evrildi. Fakat süreç somut bir sonuç üretemeyince diplomasinin dili sertleşti; umut boşluğu yaptırım tehdidiyle dolduruldu.
Tam da bu atmosferde Türkiye, 2000'lerin sonundaki aktif diplomasi çizgisini İran nükleer dosyasına taşımak istedi. Brezilya ile birlikte inisiyatif aldı ve Mayıs 2010'da Tahran'da bir takas anlaşmasına varıldı. Anlaşmanın özü şuydu: İran'ın elindeki düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunun yurt dışına gönderilmesi ve karşılığında nükleer yakıt temini. O günün şartlarında bu, krizin diplomasiyle çözülebilmesi için ciddi bir fırsat olarak görülmüştü.
Fakat burada kritik kırılma yaşandı. Türkiye ve Brezilya'yı bu yönde teşvik etmiş olmasına rağmen Washington, anlaşma sağlandıktan sonra rotayı uzlaşıdan yeni yaptırımlara çevirdi. Kendi müttefiklerinin ortaya koyduğu diplomatik kazanımı sahiplenip yönlendirmek yerine, BM Güvenlik Konseyi'nden İran aleyhine 1929 sayılı ağır yaptırım kararının çıkmasına öncülük etti. Bu tercih, yalnızca bir metnin kaderini değil, İran iç siyasetinin dengelerini de etkiledi: "Müzakereyle sonuç alınmıyor" algısı güçlenirken, Devrim Muhafızları ve şahin kanat daha da konsolide oldu.
İran'ın tepkisi ise çift yönlüydü. Bir yandan Orta Doğu'da daha aktif askerî tedbirlere yönelirken, diğer yandan nükleer programın "görünürlüğünü" azaltacak adımlar attı. Fordo gibi yeraltı tesislerinin hızla öne çıkması, teknik bir tercih olmaktan çok stratejik bir mesajdı: Baskı arttıkça program "daha derine" iniyor, denetim zorlaşıyor, pazarlık alanı daralıyordu.
Bugün Trump yönetimi içinde "saldırıdan sonra ne olacak?" sorusunun netleşmemesi, aslında bu uzun hikâyenin güncel bir yansıması: İran dosyası yalnızca İran'ı hedefleyen bir dosya değil; aynı zamanda Washington'ın strateji üretme kapasitesini, müttefikleriyle uyumunu ve krizi yönetme refleksini test eden bir ayna. Ve o aynaya bakınca görünen şey şu: Nükleer kriz, çoğu zaman nükleer olmaktan çok, güven ve öngörülebilirlik krizidir. Bu kriz derinleştikçe, sahada sertleşen dil masayı zayıflatır; masa zayıfladıkça da sahada risk büyür.
TALEPLERİN AĞIRLIĞI VE "NİHAİ HEDEF UYUMSUZLUĞU"
ABD'nin güncel beklentileri üç ana başlıkta toplanıyor:
Bu paket, İran açısından yalnızca bir silah sınırlaması değil; "Mozaik Savunma Doktrini"nin üç ayağını (eşik-altı nükleer kapasite, asimetrik füze/İHA envanteri, vekil ağlar üzerinden ileri savunma) hedef alan bir çerçeve. Tahran bunu "doktrinin tasfiyesi" olarak okuyor. Böyle olunca, müzakere masası rejimin iç meşruiyeti ve devrimci iddiası açısından varlık-yokluk ikilemine dönüşüyor.
UMMAN NEDEN?
Maskat'ın tercih edilmesi tesadüf değil. Umman, arka kapı temaslarında güvenilir bir arabulucu olarak biliniyor. Düşük görünürlük, düşük gürültü, düşük bölgesel rekabet... İran açısından da "algı katsayısı"nı minimize eden bir zemin. Türkiye'de yapılacak bir müzakere hem yüksek görünürlük hem de çoklu aktör baskısı anlamına gelebilirdi. Umman, tarafların birbirini test ettiği, kozlarını tarttığı bir laboratuvar işlevi görüyor.
SAHADAKİ MESAJLAR: DOLAR KITLIĞI VE SERT GÜÇ
ABD Hazine Bakanı'nın "ülkede dolar kıtlığı yarattık" sözleri, ekonomik baskının bilinçli bir strateji olduğunu gösteriyor. İran'da banka krizi, para biriminin serbest düşüşü ve enflasyon sarmalı, sokak protestolarıyla birleştiğinde Tahran üzerindeki baskı artıyor. Aynı anda CENTCOM Komutanı'nın Maskat'a gelişi ve İsrail askeri istihbaratının Washington temasları, diplomasi masasına "sert güç gölgesi" düşürüyor.
Bu tablo İran'a iki mesaj veriyor: "Ya anlaşmayı kabul et ya da daha beterine hazır ol." Ancak Tahran da biliyor ki, teknik gibi görünen talepler günün sonunda caydırıcılık mimarisini çökertebilir. Bu yüzden müzakere, tasfiyeye razı olmak anlamına geliyorsa çatışma riski artıyor.