M. Yalçın YILMAZ
M. Yalçın YILMAZ
yalcin.yilmaz@star.com.tr
Tüm Yazıları

Afrika atasözü ile Ankara'dan Afrika'ya bakmak

Geçtiğimiz hafta Ankara'da, Milli İstihbarat Akademisi'nin (MİA) düzenlediği Türkiye-Afrika Stratejik Diyaloğu programını dikkatle takip ettim. Panelist profili, Afrika'dan gelen katılımcıların düzeyi ve salondaki dinleyici kitlesi, Türkiye-Afrika ilişkilerinin artık daha dar bürokratik çerçevelerin ötesinde, düşünsel bir zeminde de ele alındığını gösteriyordu. Bu yönüyle program, Türkiye'nin Afrika vizyonunun geldiği noktayı okumak için önemli bir imkân sundu. MİA'da gördüğüm tabloyu aslında yazının sonunda söylemek gerekiyordu; ancak 1950'li yıllarda Fethi Gemuhluoğlu'nun Afrika için yazdığı satırlar, bu programı izlerken zihnimde adeta yeniden canlandı.

Türkiye'nin Afrika'ya yönelişi, sömürge mirasına sahip Batı ülkeleriyle karşılaştırıldığında daha sağlıklı bir ivme ile ilerliyor. Ticaret, diplomasi ve güvenlik iş birlikleri üzerinden bakıldığında, birbirini besleyen adımlar dikkat çekiyor. Oysa bu sürecin arka planı, 2000'li yılların başına uzanan daha uzun soluklu bir dönüşüme işaret ediyor. Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakanlık döneminden itibaren Afrika'ya yaptığı ziyaretler, büyükelçilik ağının kıta genelinde genişletilmesi, THY'nin destinasyon haritasındaki hızlı büyüme ve Afrika Birliği ile kurulan ilişkiler, bu yönelimin siyasal ve ekonomik çerçevesini oluşturdu. Asıl belirleyici olan ise Afrika'nın Türk dış politikasında "uzak ve ikincil bir coğrafya" olmaktan çıkarılarak, küresel sistemde anlamı olan bir ortaklık alanı olarak görülmeye başlanmasıydı.

Türkiye'nin Afrika'ya yönelişi, kısa vadeli kazanımlardan çok uzun vadeli bir ilişki arayışına dayanıyor. Afrika'da sıkça dile getirilen eski bir atasözünde söylendiği gibi, "Baobab ağacının gölgesinde oturmak isteyen, önce onun büyümesini bekler." Ankara'nın kıtayla kurmaya çalıştığı ilişkinin ruhu da bu sabır ve süreklilik fikrinde gizli.

Bu yaklaşım yalnızca diplomatik söylemle sınırlı kalmadı. Somali başta olmak üzere farklı Afrika ülkelerinde yürütülen insani yardım faaliyetleri, eğitim projeleri ve güvenlik iş birlikleri, Türkiye'nin Afrika'yla kurduğu ilişkinin tek bir alana sıkışmadığını gösterdi. Zaman içinde bu ilişki, güvenlikten eğitime, kültürden savunma sanayiine uzanan daha geniş bir zemine oturdu.

Doğrudan Millî İstihbarat Teşkilatı bünyesinde faaliyet gösteren Milli İstihbarat Akademisi, güvenlik ve istihbarat alanını yalnızca operasyonel bir mesele olarak değil, entelektüel bir tartışma alanı olarak ele alma çabasıyla bu küresel vizyonu destekliyor. Açık paneller, akademik çalıştaylar ve çok disiplinli tartışmalar, Türkiye'de güvenlik bilgisinin kamusal alana taşınması açısından alışılmışın dışında bir zemin sunuyor.

9–10 Şubat'ta Ankara'da düzenlenen Türkiye-Afrika Stratejik Diyaloğu panelleri de bu yaklaşımın somut bir örneğiydi. Programda Afrika'dan hükümet bakanları düzeyinde katılımın olması, Türkiye-Afrika güvenlik diyaloğunun sahadaki karşılığını göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Tartışmalarda öne çıkan ortak tema, Afrika'nın güvenlik sorunlarının yalnızca askerî yöntemlerle ele alınamayacağı yönündeydi. Terörle mücadele, deniz güvenliği ya da bölgesel istikrarsızlık kadar; eğitim, kurumsal kapasite ve toplumsal dayanıklılık da konuşmaların merkezindeydi.

MİA Başkanı Talha Köse, yardımcıları Hakkı Uygur ve Yenal Göksun'un akademik birikimleriyle panellerde yönelttikleri sorular, Türkiye-Afrika ilişkilerinin bütün boyutlarıyla masaya yatırılmasına imkân sağladı. Somali, Sudan, Kenya, Etiyopya, Eritre, Nijerya, Mısır, Çad, Güney Afrika, Senegal ve Gambiya'dan hükümet temsilcileri ile akademisyenlerin katıldığı programda, Somali Limanlar ve Deniz Ulaştırma Bakanı Abdulkadir Mohamed Nur'un yaklaşık on beş dakika boyunca Türkçe konuşması, ilişkilerde ulaşılan kültürel derinliğin dikkat çekici bir göstergesiydi.

Diyalog toplantısında savunma sanayii iş birlikleri, tek başına bir güç projeksiyonu olarak değil, daha geniş bir ilişki ağının parçası olarak ele alındı. Türkiye'nin Afrika'da artan savunma sanayii görünürlüğü, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında askerî bir genişleme şeklinde okunuyor. Oysa sahadaki tablo, bunun kültürel ve kurumsal temaslarla birlikte ilerlediğini gösteriyor. Yunus Emre Enstitüsü, TİKA, YTB ve Türkiye Maarif Vakfı gibi kurumlar, Türkiye'nin Afrika'daki görünürlüğünü yalnızca güvenlik başlığına indirgemeyen bir zemin oluşturuyor. Bunun yanı sıra, sahada su kuyusu açan vakıflar, okul inşa eden dernekler ve insani yardım faaliyetleri yürüten kuruluşlar, Türkiye algısının şekillenmesinde sessiz ama etkili bir rol oynuyor.

Ankara'daki toplantılarda dile getirilen görüşler, bu yapının "kazan-kazan" söyleminin ötesinde, sahada karşılığı olan bir ilişki arayışına işaret ettiğini gösterdi. Afrikalı katılımcıların, kıtanın uzun yıllar dış müdahaleler ve kısa vadeli çıkar hesaplarıyla şekillenen güvenlik politikalarına yönelik eleştirileri, Türkiye'nin iş birliği temelinde ilerleyen, dayatmacı olmayan ve sahada kalan aktör tanımını daha anlamlı hâle getirdi.

Bu tablo, Afrika üzerinde giderek sertleşen küresel rekabet ortamı içinde ayrıca okunmayı hak ediyor. Çin altyapı yatırımları ve finansman gücüyle öne çıkarken; Fransa tarihsel nüfuz alanları ve askerî varlığıyla, Rusya iç savaşlarda ve elmas ticaretinde aldığı pozisyonla, ABD ise güvenlik müdahaleleriyle kıtada belirgin bir ağırlık kurmaya çalışıyor. Türkiye ise bu aktörlerden farklı olarak tek bir araca yaslanan bir politika yerine, savunma sanayii, kültürel diplomasi ve kurumsal iş birliğini birlikte düşünmeye çalışan daha dengeli ve uzun vadeli bir ilişki dili arayışında görünüyor.

Afrika'da yaygın olarak kullanılan bir başka söz, bu yaklaşımı sade biçimde özetliyor: "Yalnız gidersen hızlı gidersin; birlikte gidersen uzağa gidersin." Türkiye'nin Afrika'da savunma sanayii, kültürel diplomasi ve kurumsal iş birliğini birlikte düşünme çabası, tam da bu uzun yolculuk fikrine dayanıyor.

Bu yaklaşımın kalıcı olup olmayacağı, istatistik veriler ya da ekonomik rakamların ötesinde, Afrikalı muhatapların Türkiye ile kurulan bu ilişkiyi ne ölçüde kendi siyasal ve toplumsal öncelikleriyle uyumlu gördüğüne bağlı. Ankara'daki toplantının asıl değeri de tam burada ortaya çıkıyor: Afrika'yı konuşurken Afrikalıları merkeze alan bir dilin mümkün olabileceğini göstermesinde. Bu dilin sahada nasıl karşılık bulacağını ise zamanla birlikte göreceğiz.