
Evlerin duvarı yerinde duruyor. Perdeler asılı, sofralar kurulu. Çocuklar odasında. Anne mutfakta. Baba ekranda. Her şey görünürde yerinde!
Fakat insan bazen en büyük kaybın, hiçbir şey yerinden oynamamış gibi durduğu anlarda başladığını geç fark ediyor.
İşte aile üzerine kurulan son cümleler, tam bu görünmeyen kırılmaya bakıyor.
Gözle seçilmeyen, elle tutulmayan ama bir milleti içeriden çürütebilecek kadar derin bir kırılmaya.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son konuşmasındaki aile meselesi, alelade bir kürsü metni gibi okunursa asıl damarı kaçırılır.
Zira söylenen şey, "aman aileyi koruyalım" seviyesinde sıradan bir temenni değildi.
Daha büyük bir şey söylendi.
Daha köklü, daha siyasi, daha medeniyet merkezli bir şey.
Aile meselesi, bir ev içi huzur bahsi olarak kurulmadı. Toplumun iskeleti olarak kuruldu. Devletin taşıyıcı kolonu olarak işlendi. Milletin yarına uzanan siniri gibi anlatıldı.
Bugün dünyada en organize saldırıların bir kısmı artık sınırlardan yapılmıyor.
Tankla tüfekle başlamıyor. Eve girerek başlıyor. Reklamla, diziyle, moda ile algoritmayla, kaydırma alışkanlığıyla, yalnızlaştırılmış birey kültüyle yürüyor. Çocuk odasında başlıyor. Sofrada ilerliyor. Karı koca arasına yerleşiyor. Baba ile evlat arasındaki sessizliği büyütüyor. Sonra adına özgürlük deniyor. Modernleşme deniyor. Çağın ruhu deniyor.
Oysa çoğu zaman olan şey çok basit. Ailenin iç bağları gevşetiliyor. İnsan, kendisini koruyan en eski halkadan koparılıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasında kumar dedi, alkol dedi, uyuşturucu dedi, sosyal medya dedi, ekran bağımlılığı dedi, siber zorbalık dedi, mahremiyetin aşınması dedi.
Yani tehdit başlıklarını sınırlamadan yeni çağın putlarını da saydı.
Şimdi bazıları bu sözleri duyunca hemen kaşını kaldırıyor. "Abartı var" diyor. "Her şeyi beka meselesine çevirmeyin" diyor.
İyi de memleketin nüfusu düşerken, evlilik yaşı ötelenirken, boşanma artarken, çocuk fikri masrafa ve konfor hesabına kurban giderken, ekran aile içi konuşmanın yerini alırken hangi kelimeyi kullanalım.
Papatya mı diyelim. Bahar havası mı diyelim.
Bir toplum, nüfusunu koruyamıyorsa, bağlarını diri tutamıyorsa, gençliğini sahipsiz bırakıyorsa orada yalnızca sosyolojik bir gevşeme yoktur. Orada medeniyet yorgunluğu vardır.
Konuşmanın rahatsız edici tarafı, tam da bu çıplak hakikati saklamamasında yatıyor. Aileyi kutsal bir vitrin süsü gibi anlatmıyor. Korunması gereken son siper gibi anlatıyor.
Bu yüzden metnin tonu yumuşak bir nasihat tonundan uzak.
Bir alarm tonu var. Bir ikaz dili var. Hatta yer yer bir savaş dili var.
Bazı kulaklar bundan huzursuz oluyor. Halbuki asıl ürkütücü olan kelimeler değil, yaşadığımız çözülmenin kendisi.
Bir başka nokta daha var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuşmada sadece ahlak dersi vermiyor. Aynı zamanda siyasal bir çerçeve çiziyor.
Aileyi savunmayı, muhafazakâr seçmene selam çakan nostaljik bir jest olmaktan çıkarıp kamusal bir sorumluluk alanına taşıyor.
Yani diyor ki bu iş yalnız annenin babanın omzuna bırakılamaz. Devlet de burada olacak. Kurullar, fonlar, politikalar, destekler devreye girecek.
Bu yaklaşımın zihni yönü açıktır. Aile dağılırsa toplum dağılır. Toplum dağılırsa siyaset bir enkaz yönetimine döner.
Hülasayı kelam bu konuşma bir kültür savaşı ilanı kadar nettir. Kime karşı olduğu da üç aşağı beş yukarı bellidir.
İnsanı bağlarından koparıp tek başına tüketen düzene karşı.
Mahremiyeti pazara çıkaran düzene karşı.
Aileyi eski bir eşya gibi gösteren kibirli modernliğe karşı.
O yüzden bu konuşma iç cepheyi tahkim etme çağrısı olarak okunmalıdır!
Bugün aileyi küçümseyenler, yarın toplumsal çöküş üzerine akademik makale yazar.
Biz o makalelerin dipnotu olmayalım diye bu ikazlar önemlidir.
Aileyi savunmak, duygusal bir refleks değil, medeniyet refleksidir.
Ve evet, en ufak kırılmanın bazen telafisi olmaz.
Unutmayalım!
Tarih, biraz da geç kalmış toplumların mezarlığıdır.