Yazarlar

Halime Kökçe

Halime Kökçe

hkokce@stargazete.com

Alevi kimliğinin mütemmim cüzü...

Halime Kökçe tüm yazıları

Türkiye’nin kronik sorunlarından biri de Alevi toplum kesiminin talepleriyle ilgili. “Alevi sorunu” demekten imtina etmemiz gerekiyor ama “Alevilerin sorunlarının” totalde Türkiye’nin sorunu olduğu bir gerçek. Bu yüzden tanımlamaların barındırdığı nüansların farkında olarak “Türkiye’nin sorunu” dediğimi belirtmek isterim.

Bu detay neden önemli? Tıpkı Kürtlerin “Kürt sorunu” tanımından rahatsız olmaları gibi Aleviler de “Alevi sorunu” tanımlamasından rahatsız oluyorlar. Çünkü bu tanımlama biçimi öznenin kendisi sorunmuş gibi bir vurgu taşıyor. Sorun olan Alevilermiş ya da Kürtlermiş gibi. Tıpkı “Filistin sorunu” derken yaptığımız hata gibi.

Bu detay bence çok önemli çünkü üzerine konuştuğumuz sorunların önemli bir kısmını, somut sorun başlıklarından ziyade psikolojik alt yapı oluşturuyor. Bu durum özellikle de Alevilerle ilgili bahiste böyle.

Alevi toplum kesiminin dönemsel olarak Alevilerin sorunları kategorisinde zikrettikleri konular değişse de hiç değişmeyen bir şey var: Artık kökleşmiş olan dışlanma-ötekileştirilme durumunun yol açtığı psikolojik tahribat Alevi oluşun mütemmim cüzü haline gelmiş durumda. Bunu aşmanın, her Alevi vatandaşın bir şekilde hissettiği bu psikolojik tahribatı sağaltmanın ilk ve elzem koşulu konuşmak, konuşmak, konuşmak... 

Kimileri buna “yüzleşmek” diyor. Ben “konuşmak” demeyi tercih ediyorum çünkü yüzleşmek yeni suçlu psikolojileri yaratmadan iyileşme imkanı vermiyor. Bir suçlu bulma motivasyonu barındırıyor.

Elbette tarihte travmaya yol açmış ve bu sayede toplumsal hafızaya nakşolmuş ve dolayısıyla psikolojik tahribatı derinleştirmiş Dersim gibi, Maraş gibi kimi olayların faillerinin ortaya çıkarılması, gerekli adli süreçlerin geriye dönük olarak işletilmesi mümkün. Devletin hangi saiklerle toplum kesimlerini birbirine karşı düşmanlaştırma mekanizmasını çalıştırdığını da biliyoruz.

Fakat Alevi toplum kesiminin sorunlarını, karşısına Sünni bir blok koyarak konuşmak en büyük hatamız olur. Yüzleşme diyerek yapmaya çalıştığımız şey, yeni sorun kategorileri tanımlamaktan öte bir sonuç vermez.

***

Şunca sıcak gündem içinde neden Alevilerin sorunlarından bahis açtım? Evvela Alevilerin sorunları hala aciliyetini koruyor, bu yüzden de yazmaya, konuşmaya devam etmemiz gerekiyor. Yazmalı ve konuşmalıyız ki hem somut sorunların çözümünde baskı unsuru olalım hem de bence sorunun asıl gövdesini oluşturan psikolojik tahribatı sağaltalım.

Konuyu açmamın diğer sebebi ise son haftalarda katıldığım iki Alevi Çalıştayı oldu. Yukarıda sözünü ettiğim hususlar bu çalıştaylardan edindiğim izlenimlerle de pekişti. Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE)Alevilerin yoğun olarak yaşadığı illerde yerel aktörleri bulup küçük ölçekli ama sorunların derinlemesine konuşulduğu çalıştaylar yapıyor. Ağırlıklı olarak dedelerin iştirak ettiği bu çalıştaylar öyle tahmin ediyorum ki rapor haline de gelecektir ve politika yapıcıların istifadesine sunulacaktır.

Siyaset Alevilerin sorunlarını bilmediğinden değil, zira çok geniş katılımlı bir çalıştaylar dizisi bizzat hükümet tarafından yürütüldü. Ama başta da dediğim gibi konuşma hali tek başına sorunlarımızı seyreltme imkânı veriyor.

Fakat aynı şey somut adımların gecikmesi halinde tersi bir etki de yapabilir.

***

Alevi inancı hiçbir surette gizlenecek, utanılacak, ya da başka ideolojik pozisyonların zemini olmaya mecbur bırakılacak bir kimlik bileşeni değildir. Bugün sorunun bu denli katmanlı hale gelmesinin en önemli sebebi de Alevi inancına mensup kişilerin Kemalizm ya da radikal sol ideolojileri kendine dayanak yapmak zorunda kalmasıdır. Bu yüzden Alevilerin sorunları dediğimizde Alevilerin sadece Alevilikten kaynaklanan sorunlarını konuşmuş olmuyoruz.

Bu handikapları bertaraf etmek için cemevi ve zorunlu din dersi gibi somut taleplerin bir an evvel konsensüsle çözüme kavuşturulması gerekiyor. Aksi takdirde mütemadiyen çalıştay yapmak ve konuşmak sorunların araçsallaştırıldığı düşüncesine yol açabilir.