Yazarlar

Halime Kökçe

Halime Kökçe

hkokce@stargazete.com

Batı ‘fundamentalizm’ sever!

İslam demokrasiye mani mi tartışması 80 ve 90’larda pek bi popülerdi. Popülerdi popüler olmasına ama tartışmanın seküler cenahı İslam’ın demokrasiyle uyumlu olmadığından pek emin konuşurdu. Kimi İslamcılar içinse bu tartışma baştan anlamsızdı. Çünkü demokrasi özü itibariyle zaten İslam’ın uhdesindeydi. Yani İslam’ın demokrasiye uydurulmaya, yakıştırılmaya ihtiyacı yoktu. Meşveret vardı, Peygamber dahi kararlarını danışarak alıyordu. Hatta cahiliye Arapları bile kabilelerini bir ihtiyar heyeti ile yönetirdi. Batı’nın Müslümanlara demokrasi dersi vermesi ne haddineydi.

Fakat “İslam demokrasiye manidir” görüşünün çok güçlü ve derin şubeleri mevcuttu. Bir kere kendini Cumhuriyet’in bekçisi addeden kesim için demokrasinin teminatı kendileriydi. İslam demokrasiyle uyumlu olsa İslam ülkeleri hiç diktatörlerle, krallarla yönetilir miydi? Adı Cumhuriyet olan İran’ın da durumu ortadaydı. Bugün İran’la aynı yana düşen “hassas sekülerler” için o dönem İran Müslüman dövmenin aracıydı. 

Ortadoğu’da İsrail düzeni

Bu tartışmayı de fakto olarak anlamsızlaştıran ve sona erdiren ise Türkiye’de partili siyasal İslam’ın aldığı yol oldu. Geçen yazımda da değindim; su yatağını buldu ve siyasal İslamcılık, sessiz çoğunluğun sesi olacak, muhafazakar kesimi içerecek bir siyasete doğru evrilmeye başladı. AK Parti bu sürecin meyvesi olarak ortaya çıktı.

Adına ister demokrasi diyelim ister başka bir şey, burada asıl önemli olan herhalde siyasetin dönüştürücü gücüydü. Siyasetin doğası demokrasi pratiğini beraberinde getiriyordu.

Demokrasiye yakıştıramadığımız İslam dünyasının diktatörlükle yönetilen ülkelerinde ise siyaset hiç hüküm ferma olamadı. Bu süreçte “Ortadoğu’daki İsrail düzeni” kimine düşmanlık kimine hamilik verilen ülkelerle bir statükoya dönüştü.

Cezayir’de 1991’de yapılan genel seçimlerde FİS (İslami Selamet Partisi) oyların büyük çoğunluğunu alınca askeri darbe oldu. HAMAS da 2005’teki seçim galibiyetine rağmen Ortadoğu’daki İsrail düzenince kabul edilebilir bulunmadı. Türkiye’de ise Refah Partisi 28 Şubat post modern darbesiyle karşılaştı.  

Sandıksız  demokrasi

Arap Baharı’yla birlikte bir kez daha gördük ki yıllarca diktatörlükle, yalandan seçimlerle idare edilmiş olan Arap halklarının önüne gerçek anlamda seçim sandığı konulduğunda ekseriyet İslami eğilimlerden yana oy kullanıyor. Yani İslamcı siyasetlerin sandıkla bir sorunu yok. “Demokrasi sandıktan ibaret değildir” diyenlerin, bunu samimiyetle söyleyenlerin de anlaması gerekir ki sandıktan çıkan iradeye saygı göstermemek, siyaset kulvarına girmek suretiyle kazanılacak demokratik refleksleri erteliyor ve radikalizmi besliyor.

Mısır’daki askeri darbe liberal demokrasilerin ana vatanı olan ülkelerin demokrat maskelerini düşürdü. “Tarihin sonu” diye müjdelenen “liberal zafer” de böylece fena halde duvara tosladı. Lafı eğip bükmeye gerek yok, tosladığı duvar ise bir kez daha İslam... İslam’ın radikal mümessilleriyle nasıl mücadele edeceğini biliyor Batı. Şeytanlaştırdığı fundamentalizmi aslında biraz da seviyor. Ama siyasetin meşru kanallarında karşılaşınca darbeciliğe savruluyor.

Liberal Batı değerleriyle sigaya çekilen Arap Devrimleri yeni bir eşikte. Mısır’da devrime eşlik eden bir darbe zaten söz konusuydu. Mursi’yi terbiye edemeyince bütün cüssesini göstermiş oldu. Bu Arap Baharı’nın tersine çeviren bir süreç gibi gözükse de galiba Arap Baharı bundan sonra başlayacak.