Yazarlar

Alin TAŞÇIYAN

Alin TAŞÇIYAN

atasciyan@stargazete.com

Bir başkadır benim memleketim!

Savaştan ve ihtilaftan gittim, barışa ve uzlaşmaya döndüm! Türkiye öyle bir ülke ki bir hafta içinde her şey değişebilir! Bari Uluslararası Film Festivali - Bifest dolayısıyla İtalya’daydım geçen hafta... Ben giderken dağlarında savaş süren bir ülkeydi Türkiye... İsrail ile ihtilaflıydı Mavi Marmara katliamı yüzünden... Barış gelmiş bir ülkeye döndüm! Abdullah Öcalan’ın çekilme çağrısını, coşku dolu Newroz kutlamalarını, o umut dolu haber ve yorumları, İsrail’in özür dilemesini ve tazminat ödemeyi kabul etmesini okuyarak geri geldim!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni hukuken tanımayanların Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (bize göre Rum Kesimi) hukuk tanımayan bankacılık sistemi karşısında isyan ettiğine tanık oldum. Zaten çoktandır Ada’da çözümü kilitleyen taraf Türkler değil! Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği nazarında bile!

Bir gün de bakacağız ki Ermenistan ile diplomatik ilişki kurulmuş, sınır kapıları açılmış. Diasporanın şahinleri gelmiş İstanbul’un, Ankara’nın tellerine konmuş, güvercin olmuş. Bizi Suriye ile savaşa sokmak için cambazlık yapanların ipte yürümek şöyle dursun yerde ayaklarının birbirine dolaştığını da görürüz elbet...

Bu sonuncularda aşırıya kaçtım, ütopyaya yelken açtım, durayım artık! Epeydir 2. Dünya Savaşı ve sömürge savaşları sonrasında tesis ettiği değerleri koruyamayan, idealistleri yorulan, demokrasisi köhnemeye yüz tutan Avrupa’da, ekonomik kriz nedeniyle sinir krizinin eşiğine gelen Avrupalılarla dertleşince bugünün Türkiyesi nasıl da dinamik ve enerjik geliyor insana!

Oysa 21 Mart’ta internete korka korka girmiştim Türkiye’den kötü haber gelir kaygısıyla... O da ne! Ortalık sütliman! O akşam haber kanallarını taradım her şey hala yolunda mı diye... Başımı yastığa koyarken hala kuşkuluydum, sabah ola hayrola dedim kendi kendime... Sabah bir baktım memlekette bayram havası! Orada olup o havayı soluyamadım diye üzüldüm. Vaktiyle yine böyle bir bayram havası eserken Diyarbakır’da, yine böyle tarihi bir Newroz kutlamasına katılmıştım... Nasıl bir umut ve neşeyle dönmüştük meydandan! Aylar sonra işler fena halde sarpa sarmıştı. O masmavi gökyüzünün altında yine kurşunlar atılmış, mayınlar patlamış, bombalar yağmıştı.

Uzakta olduğumdan mı nedir bir türlü içim rahatlamadı. Havaya giremedim. Belki de İtalyanlar ve diğer krizdeki Avrupalılar durmaksızın her şeyden yakındığı, sistemin çöktüğünü iddia ettiği ve kendi siyasi durumlarını kıyasıya eleştirdiği içindir. Hele İtalyan filmlerinde nasıl bir bezginlik ve bedbinlik var! Onların git gide kötüleyen bir durumu tarif etmesinden, rayından çıkarsa felaket olacak bir hızlı trende yolculuk edercesine yaşamasından etkilendim herhalde. Akdeniz ülkeleri özellikle sağlık ve eğitim gibi eskiden bizim bakıp bakıp imrendiğimiz temel kamu hizmetlerinden yakınıyorlar en çok. Eskisi gibi sosyal güvence altında olmadıklarını söylüyor, örnekler veriyorlar. Michael Haneke’nin “Kurdun Günü” adlı filmindeki gibi alışık olduğu konfor (güvenlik, yol, su, elektrik) elinden gidince Avrupa uygarlığının çökeceği bir distopyaya yaklaşıyormuşçasına dertliler! 

Memlekette ise bir sevinç, bir keyif... Artık kan dökülmeyecek! Ebeveynler çocuklarını gömmeyecek. Ben de paylaşıyorum bu mutluluğu ama itiraf edeyim ki bir yanım diken üstünde: Bahar geldi mi gerçekten? Acaba birilerini rahatsız eder mi bu barış sarhoşluğumuz? Yarayı kaşırlar mı? Başka yaralar açmaya kalkarlar mı? O güzel şarkıdaki olumlu yönlerinin dışında da bir başkadır bizim memleketimiz. Sağ gösterir sol vurur. Aylardan Mart... Bir fırtına çıkar, bir kar yağar... Bahar dallarının çiçeklerini döker, meyvesiz kalır ağaçlar. Kalmasın. Barış geldi diye huzuru kaçanlar var, kaçmasın.