Yazarlar

Halime Kökçe

Halime Kökçe

hkokce@stargazete.com

Bir diktatör uğruna bakın neler oluyor...

Halime Kökçe tüm yazıları

Türkiye, bir taraftan PKK terörüyle ve PKK muhiplerinin oluşturduğu algı operasyonuyla bir taraftan da 1 Kasım seçimlerinin hazırlıklarıyla uğraşırken Suriye’deki iç savaşı yeni bir evreye taşıyacak gelişmeler yaşanıyor. 

Suriye’deki vekalet savaşının tarafları nezdinde en çok konuşulan konu şu günlerde bu gelişme olsa gerek. Rusya son günlerde Suriye’de varlığını bir değil birkaç adım ileri taşıyacak hamleler yapıyor, yenilerine hazırlanıyor.

İncirlik Üssü’nün DAEŞ’le mücadelede koalisyon güçlerinin kullanımına açılmasıyla ilgili anlaşmanın Suriye’de yeni bir evreye işaret ettiği, Türkiye’nin başından beri savunduğu güvenli bölge tezinin böylece hayata geçebileceği, dahası Suriye’de kalıcı çözüme biraz daha yaklaşıldığı vs. konuşulurken Rusya’nın son hamlesi Suriye’deki iç savaşın Rusya-Afganistan denklemine dönüşme ihtimalini akla getirdi.

Esed ordusunun zayıfladığı, sayısal gücünün tükenme noktasına geldiği konuşulurken Rusya, Türkiye sınırına yakın Ceble’deki havaalanını üs haline getiriyor. 

Rusya Suriye’de vekalet savaşı mantığıyla pozisyon alırken İran başından beri Esed saflarında bile diyemeyeceğimiz bir sahiplenme ile Suriye’de oldu. Savaşın bizzat tarafı olarak boy gösterdi.

***

Rusya Soğuk Savaş döneminin mücadele mevzii olarak Suriye’den hiç vazgeçmedi. 

Türkiye’nin tüm ısrarlarına ve “Dünya 5’ten büyüktür” çıkışına rağmen Esed’in katliamlarının MB Güvenlik Konseyi’ndeki destekçisi oldu. Şimdi ise Suriye’deki “vekalet savaşı”nda Rusya da tıpkı İran gibi filli savaş pozisyonu almaya hazırlanıyor.

Suriye’nin yükünü çeken Türkiye ise hiçbir zaman bir Rusya ya da İran gibi savaşan taraf olmadı. 10 bin vatandaşını katletmişken bile demokratikleşme adımları atma, isyancıların taleplerine kulak verme konusunda Esed’i ikna etmeye çalıştı. Ama bir yerden sonra söylem düzeyinde açıkça Esed karşıtı pozisyonunu deklare etti.

Fakat bilinen sebeplerle Suriye Türkiye’nin başına örülen çoraba dönüştü.

ABD’nin kırmızı çizgileri bir bir “savaşın gerçekleri” kabilinden normalleştirilirken Suriye’de dengeler büsbütün değişti ve Esed’e karşı başlayan isyan hareketi desteklenmeyerek olay tümden PYD’nin DAEŞ’e karşı varlık mücadelesi romantizmine ve “Türkiye-DAEŞ’ye yardım ediyor” yalanı üzerinden Türkiye karşıtlarının mevzisine dönüştü.

2 milyonu aşkın mülteciyi 4 yıldır misafir eden Türkiye bu konuda bile hak ettiği takdiri görmedi. O kadarki en son Türkiye’ye minnettarlıkları ile tanıdığımız Suriyelileri provoke edip Türkiye aleyhine kışkırtmayı bile başardılar.

Avrupa iki-üç bin mültecinin şokunu haftalardır atlatamamışken, AB en önemli özelliği olan serbest dolaşımı dahi bir süreliğine askıya alma kararı vermişken Suriye’nin yükünün en ağır kısmını üstlenmiş olan Türkiye’ye bir de savaş suçu isnat edilmeye çalışıldı.

Esed’den, İran’dan, Rusya’dan esirgenen Türkiye’ye reva görüldü.

***

Şimdi ise Rusya yeni bir oyun kuruyor, sözde ABD ve İsrail’in rahatsız olduğu gerçekte ise Türkiye hariç adı geçen tüm ülkelerin kazanacağı bir oyun.

Yorumlar muhtelif, kimisi ABD’nin Rusya’nın yıpranacağını hesap ederek rahatsızmış gibi yaptığını söylüyor. Netanyahu’nun Putin ile görüşmesinin ise İsrail’in bir hamisinin de Rusya olduğu bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini söyleyenler haksız değil.

Belki de durumdan en rahatsız olan İran’dır; Suriye parsasına güçlü ortak çıktığı için.

İşin bu kısmı bir tarafa ama Suriye’de herkes DAEŞ ile mücadele için buradayım pozu veriyor. İran, Irak ve ABD’den sonra Rusya da DAEŞ tehdidine karşı Suriye’de!

YPG-PKK zaten DAEŞ sayesinde Batı nezdinde meşruiyet sağladı.

Koalisyon giderek zenginleşiyor yani...

Yakında aynı anda Esed’in, ABD’nin, YPG’nin ve Türkiye’nin birlikte DAEŞ’e karşı hava saldırısı yaptığı haberleri gelirse şaşırmayacağız.

Bir diktatör uğruna bakın neler oluyor!

Bölgesel denklemde gözden çıkarılamayan gerçek bir diktatör uğruna...

Devrimleri darbe ile tersine çeviren, diktatörlere karşı çıkan haklı isyanı iç savaşa çeviren “dünya düzeni” bir taraftan da bu düzene isyan eden ve siyasi kariyerini demokratik prosedürlere borçlu olan, sandıkla geldiği gibi sandıkla da gidebilecek olan bir kişiyi ise alenen “diktatörleşmekle” itham ediyor.