
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, geçenlerde verdiği bir röportajda harfi harfine şöyle diyordu:
"Başkan Trump, Hazine'yi ve Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi'ni İran üzerinde 'maksimum baskı' kurmaları için görevlendirdi. Ve bu işe yaradı. Çünkü Aralık ayında ekonomileri çöktü. Büyük bir bankanın battığını gördük. Merkez bankası para basmaya başladı. Dolar kıtlığı var. İthalat yapamıyorlar. İnsanların sokağa çıkmasının nedeni de bu. İşte bu ekonomik devlet yönetimi. Tek bir kurşun bile sıkılmadı."
Bu cümleler bütün bir dönemin özeti.
Dikkat edin, kullanılan kavram sıradan değil: Ekonomik devlet yönetimi yani economic statecraft.
Günümüzde ekonomi sadece büyümenin aracı değil; doğrudan güç üretmenin yöntemi yani.
Peki nedir bu ekonomik devlet yönetimi?
Sadece yaptırım mı?
Hayır. Bu, finansal gücün jeopolitik kaldıraç olarak kullanılmasıdır.
Para akışını kesersiniz.
Enerji ticaretini sınırlandırırsınız.
Bankacılık sistemini kilitlersiniz.
Sonra sahaya asker sürmeden bir ülkenin siyasal alanını daraltırsınız. Çünkü ekonomi yalnızca bütçe değildir; devletin sinir sistemidir.
Bu yöntem yeni değil. Araçlar değişti, mantık aynı kaldı. Ama Amerikan dış politikasında bu yaklaşımın ayrı bir yeri var. ABD, klasik imparatorluklar gibi haritaya bayrak dikmeyi tercih etmez. İngiliz ya da Fransız modelindeki doğrudan ilhak yerine dolaylı hâkimiyet kurar. Yani ülkeyi yönetmez; yönetimi değiştirir.
Bu çizgi 1890'larda Hawaii Krallığı'nın devrilmesiyle başlar. 1898'de İspanya ile yapılan savaş sonrası Filipinler, Porto Riko ve Küba üzerinden genişler. Theodore Roosevelt döneminde Monroe Doktrini yeni bir anlam kazanır: Amerika kıtasının "polisi" olma iddiası. Bu, aslında hükümetleri belirleme hakkının ilanıdır.
Model Soğuk Savaş'ta daha teknik hale geldi.
1953 İran darbesi...
1954 Guatemala müdahalesi...
1960'lar Küba operasyonları...
1973 Şili süreci...
1947-1989 arasında 64 gizli rejim değişikliği operasyonu var. Haritaya bayrak dikmek yerine içeriden dönüşüm... Görünürde diplomasi, arka planda ekonomik baskı.
Ekonomik devlet yönetimi çoğu zaman zincirleme bir süreçtir. Önce yaptırım gelir. Ardından kredi kanalları daralır. Ulusal para değer kaybeder. İthalat zorlaşır. Ekonomi sıkıştıkça toplumsal huzursuzluk artar. Siyaset kırılganlaşır. "Gül", "Turuncu" gibi isimlerle anılan renkli devrimler bu zeminde ortaya çıkar. Amaç her zaman bir kaynağı ele geçirmek değildir; yön pusulasını değiştirmektir. Yani bir ülkeyi doğrudan işgal etmeden ekonomik baskıyla jeopolitik istikametini sessizce başka bir yöne çevirmek. Bir gemiyi batırmadan dümenine dokunmak gibi...
Bugünün örnekleri teoriyi somutlaştırıyor. Venezuela'ya uygulanan yaptırımlar petrol gelirlerini dramatik biçimde düşürdü. İran'ın finansal sistemden dışlanması yalnızca enerji piyasasını değil, günlük hayatın en temel alanlarını bile etkiledi. Küba'dan Irak'a, Libya'dan Nikaragua'ya uzanan geniş liste, ekonomik devlet yönetiminin bir istisna değil, yerleşik bir yöntem olduğunu gösteriyor. Ekonomi burada sadece araç değil; görünmeyen bir cephe hattı.
Şimdi asıl meseleye gelelim.
Ekonomi üzerinden kurulan baskı, askeri müdahaleden daha görünmezdir. Daha yavaştır. Ama çoğu zaman daha kalıcıdır. Kurşun sıkılmadan bir ülke kuşatılabilir. Tanklar ilerlemeden bir yönetim sarsılabilir.
Araçlar değişir.
Teknoloji gelişir.
Ama güç mücadelesinin mantığı değişmez.