
İki binli yılların başlarıydı. Bir vesileyle yolum Türkiye Diyanet Vakfına ait Üsküdar-Bağlarbaşı'ndaki İSAM (İslam Araştırmaları Merkezi) kütüphanesine düşmüştü. Entelektüel ortamı, akademik çalışmaların yoğunluğu, ilmi ve hatta havadan sudan mevzuların konuşulduğu günlük sohbetlerin kalitesi, zaman zaman düzenlenen üst düzey konferanslar cezbediciydi. O gün bugündür bu ortamın müdavimiyim. Ayaklarım bir kere alışmış. Ayrılamıyorum. İSAM sohbetlerini her gün iple çekmeye devam ediyorum. Her birinden öğrendiklerimi zaman zaman bu köşede değerli okuyuculara da aktarıyorum.
Aklımda kalan halkaların en verimlisi, en hararetlisi, en öğreticisi, 11 Mayıs 2018 tarihinde vefat eden "Çanakkale Mahşeri", "Yemen ah Yemen" gibi tarih romanlarının yazarı Mehmed Niyazi Özdemir'in merkezinde olduğu sohbet halkasıydı. Master öğrencileri, Doktora yapan gençler etrafını sarar, Niyazi ağabey de onlara "tarih şuuru" aşılamaya çalışırdı. Çoğunluğu ülkücü-İslamcı gençlerdi. Bir süre sonra ben de fırsat buldukça bu halkaya katılır, konuşulanlara kulak misafiri olurdum. Mevzunun Kürtlerin etrafında döndüğü bir sohbette, "ben de Kürt'üm" deyiverdim. O günden sonra benimle Niyazi ağabeyin sohbetleri bu mevzu ekseninde gelişmeye başladı. Rahmetli, beni Türk olmaya ikna etmek için çok uğraştı. Bir keresinde, gel sana bir şey okuyayım, dedi. Kütüphanenin üçüncü katındaki masasına oturdu ve hatırladığım kadarıyla "Türk Devlet Felsefesi" adlı kitabından bir bölüm okumaya başladı. Ayakta dinliyordum. Bir Alman araştırmacıdan alıntıydı ve ta Orhun abidelerinde Kürt adının geçtiğinden bahsediyordu. Okuduktan sonra dönüp bana baktı ve ne diyorsun, dedi. Ne diyeyim, anlamında iki elimi umutsuzca yana açtım. Gülerek, gözlerin inanmıyor, dedi. Doğru, inanmamıştım. Ama Niyazi ağabeyin samimiyetinden şüphem yoktu.
Rahmetlinin bunca tecrübeye, düşünce kalitesine, realiteyi en iyi şekilde gözlemlemesine, yaratılış gerçeğine olan vükufiyetine, Sosyolojiyi, toplumsal kümelerin oluşumunu sağlayan evrensel yasaları bilmesine rağmen bu ısrarını anlayamıyordum. Kürt, Türk, biri diğerine dönüşmeden bin yıllar birlikte yaşadılar, bundan sonra da aynı şekilde kendileri kalarak birlikte yaşamalarına ne tür bir engel var ki mutlaka Kürtlerin Türkleşmesinde ısrar ediliyor, diye çok düşündüm. Kimse diğerini dönüştürmeden Malazgirt'i, Çaldıran'ı, Çanakkale'yi, Kurtuluş savaşını birlikte gerçekleştirmişler. Yine böyle olmaması için hiçbir neden yok kanaatimi kaç kere Niyazi ağabeye de açtım. Hatta, hocam, bu ısrar istenen neticeyi vermediği gibi karşı tarafta tam zıt istikamette bir aksülamel oluşturuyor, demiştim.
Niyazi ağabey, gözlerime gayet ciddi bir edayla baktı. Vahdettin, dedi, etrafına baksana, Filistin'e, Çeçenistan'a, Afganistan'a, Yemen'e, Türkistan'a, dünyanın dört bir yanında zulüm altında inleyen Müslüman topluluklara, talan edilen servetlerine, çiğnenen ırzlarına, katledilen evlatlarına şöyle bir bakıver. Bizim, eskiden olduğu gibi bir büyük devletimiz olsaydı, bunların hiçbiri olmazdı. Bize bir büyük devlet lazım. Tarihi tecrübesi, coğrafi konumu, beşeri gücü itibarıyla bu potansiyele sahip ülke de Türkiye'dir. Benim derdim, Türkiye'yi büyük bir devlet yapmaktır.
Salı günkü yazıda Türkiye'nin büyük devlet olma çabalarını yazmaya çalışacağım.