Betül Soysal Bozdoğan
Betül Soysal Bozdoğan
betul.bozdogan@star.com.tr
Tüm Yazıları

Cehennemin ortasında Türk halkı sakin ve serinkanlı

ABD ve İsrail'in İran ile savaşında bir ara müzakere gündemi öne çıksa da realitede sahadaki yığınak belirleyici olacak gibi görünüyor. Yani bir süre daha çatışma ve vuruşma göreceğiz. Savaş bir ayını doldurmak üzere. Peki, savaş ne kadar daha devam eder? Bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Ucu açık bir döneme girdik.

Çok korkunç senaryolar devreye girebilir.

Gelinen aşamada piyasalar diken üstünde. Enerji arzı ve uluslararası ticaret büyük tehdit altında. Brent petroldeki artış, gelmekte olan enflasyonun habercisi niteliğinde. Doğudan batıya her yerde panik hali var. Bir haftalık enerji birikimi olduğunu söyleyip gün saymaya başlayan ülkeler söz konusu. Tayland'da insanlar benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşturuyor ve stok yapma eğilimine giriyor. Almanya'da küresel firmalarda işçi fiyatları aşağı çekiliyor. Kısacası; Hürmüz düğümü devletlerden halklara kadar tüm kurum ve kişileri etkileyecek. Savaş sadece Orta Doğu'nun konusu değil. Etkileri çok yönlü olacak ve sadece ekonomik çerçevede kalmayacak.

Saha, çok sıcak. Ve ateşi daha da harlama çabası mevcut.

ABD ve İsrail, Afganistan'dan Azerbaycan'a ve körfez ülkelerinin de içinde olduğu çok büyük bir savaş istiyor. Bunun için sahte bayrak operasyonları ve istihbari çalışmalar yürütülüyor. "Savaş ne kadar büyürse İran'ı işgal etmek, o kadar kolaylaşır" düşüncesi ağır basıyor. Ve fakat İran'da şu an bir milyonu asker, 15 milyonu halk tabanından olmak üzere savaşa hazır geniş bir kitle var. Ölümü hiçe sayan, egemenlikleri ve onurlarına odaklanmış böyle bir toplumu yenmek her şeye rağmen kolay olmasa gerek.

Süreçte küresel ekonomi ve sahanın yanında ittifaklar da teraziye çıkıyor.

Güvenlik bağlamında sorgulamalar mevcut.

Körfez ülkeleri, ABD'nin bu süreçte ülkelerini yeteri kadar koruyamadığını gördü. Süreçte İran karşıtlığı Körfez ülkelerinin konuyu objektif bir şekilde değerlendirmesinin önüne geçmezse savaş sonrasında bu bölgede 'yerli ittifaklar' doğabilir ve 'yerel birlikler' kurulabilir.

Yeni güvenlik doktrinleri, yeni savunma paradigmaları gündem olmaya başladı bile. Katarlı akademisyen Nayef Bin Nahar, "Bölgedeki Amerikan nüfuzu çözülüyor. Fakat kendimize şu soruyu sormalıyız. Bir daha Amerika'nın çekici ile İran'ın örsü arasında kalmamak için bu krizi nasıl fırsata dönüştürebiliriz?" ifadeleriyle süreci yorumladı.

Yaşanan savaş sürecinde sadece körfez ülkeleri değil ABD de kendi eksenini tartışma konusu yapıyor. Trump, NATO'yu desteğe çağırdı ama kimseden ses çıkmadı tabiri caizse. Ve bu durum, küresel sistemin ana güvenlik sağlayıcısı konumu olan ABD'nin bilindik kibrine ağır geldi.

Trump, NATO'nun Amerikan ideolojisine hizmet etmede yetersiz olduğunu ifade ediyor.

Bu bağlamda "NATO'dan çıkalım" gibi söylemleri de var. ABD zaten NATO demekti, peki ABD çıkınca geriye NATO diye bir şey kalır mı? Trump'ın kastettiği; Amerikan çıkarlarına tam teslim ve tam uyumlu yeni bir birlik kurmak. Bu bağlamda 'NATO Beşlisi' gibi düşünülebilir; Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, Hindistan ve ABD'nin olduğu daha küçük ama sorunsuz bir ekipleşmeden bahsediliyor.

Yeri gelmişken, Türkiye'nin diplomatik girişimleri bağlamında ön açıcı, bölgeye nefes aldırıcı ve Orta Doğu halklarına can suyu olacak temasları söz konusu.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan ve Katar ile olan yakın ilişkileri bu çerçevede uzun vadeli ortaklıklar kurulabilir mi, sorusunu sorduruyor.

Bakalım önümüzdeki dönemde ittifaklar nasıl ve nereye evrilecek?

Umarım savaş sonrası Orta Doğu, ABD'ye daha teslim bir hale bürünmez ve kendi kodları, yerel dinamikleri üzerinden geleceğini tesis eden bir yaklaşımla yoluna devam eder.

Yaşanan süreci geniş perspektifte kaleme aldığımı düşünüyorum.

Peki, kendi topraklarımıza döndüğümüzde, toplumumuza şöyle bir baktığımızda ne görüyoruz?

Sükunet ve sakinlik... Halkımız süreci serinkanlılıkla takip ediyor.

Taksilerde, kahvehanelerde, iş yerlerinde hatta hanelerdeki altın günlerinde dahi savaşın seyri konuşulan mevzular arasında yer alıyor ve kimsede bir panik hali mevcut değil.

Toplumsal halet-i ruhiyenin temelinde ülkenin liderine olan güven var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu ülkeyi darbelerden işgal girişimlerine kadar pek çok şart ve koşulda güvende tutmayı başardı. Kuzeyden güneye savaşların ortasında Türkiye, adeta güvenli liman niteliğinde. Liderin tecrübesi ve birikimine olan güven, halkın psikolojisine direkt olarak yansımakta.

Sonrasında savunma sanayiine yapılan yatırımlar ve başarılı sonuçları da halka güven veren bir diğer faktör olarak öne çıkıyor.

Ülkeye hükümet eden iktidarın savaş ortamlarında barış dilini kullanması ve proaktif dış politika sergilemesi de yine halkı sekinette tutan bir diğer faktör.

TSK içinde yapılan FETÖ temizliği ve terör örgütleriyle yürütülen başarılı mücadele de yine orduya güven bağlamında toplumun inancını güçlendiriyor.

Ve tabi ki halkımızın kodlarında ve tarihinde var olan cesaret ve özgüven hali başlı başına yekvücut biçimde bizi kavi tutan unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.

Halkımızın 15 Temmuz tecrübesi çok canlı bir deneyim oldu. Emperyalistlere en güncel cevabı, sokaklarda F-16'lar karşısında verdik. Bu deneyim bizlerin cesaretini güçlendirirken düşmanların da hesap yaparken bir kere daha düşünmesine vesile olmakta.