Cengiz ÖZDEMİR
Cengiz ÖZDEMİR
cengiz.ozdemir@star.com.tr
Tüm Yazıları

Dopdolu bir yıl

Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel eserinde bir günlük bir yolculuğu anlatır. Yedigey, dostu Kazangap'ın naaşını mezarlığa götürürken bu yolculuğu yapmaktadır. Roman kahramanının yolda başına gelenler, aklına düşenler ve yazarın zaman zaman eski günleri hatırlayarak anlattığı anı ve hikayeler bu dev eseri ortaya çıkarır. Eser, asra bedel bir günü anlatır.

Benim için 1974, unutamadığım, bıraktığı izler açısından sanki Cengiz Aytmatov'un asra bedel diye nitelediği o güne benzer, dopdolu bir yıl oldu. İlk olarak, Cengiz Aytmatov ile nerede, nasıl, ne zaman ve niçin tanıştım; onu anlatayım.

Soğuk Savaş yıllarında dünyanın süper güçleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ydi. Dünya, iki kutupluydu. SSCB, 1991 yılında dağılınca kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu'nun Lüksemburg büyükelçiliğine Cengiz Aytmatov atandı.

Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel ve aslında onun içinden bir bölüm olan Cengiz Han'a Küsen Bulut eserlerinin sinema ve televizyon haklarını satın almak için yine 1991 yılında kendisini ziyaret ettim. Bu eserlerin filmini yapmak fikrini bizim aklımıza düşüren rahmetli Erdem Beyazıt'tı. Ayrıntıları ve Ajans 1400'ü bir başka yazıda anlatacağım. Heyecan verici, unutulmaz bir ziyaretti. Düşünün; SSCB döneminde sakıncalı görülüp yayın yasağı getirilen Gün Olur Asra Bedel'in Cengiz Han'a Küsen Bulut bölümünün yazarı, Moskova'yı temsil eden bir makamdaydı.

Rusya toprağı kabul edilen ve Rusça konuşulan tarihi bir binada, kendisiyle Türkçe olarak Türk dünyasını konuştuk. İnanılmazdı. Hemen anlaştık. Türkiye Cumhuriyeti'nin Rotterdam Başkonsolosluğu'nda noter işlemlerimizi tamamlayacaktık.

Heyecanla konsolosluğun yolunu tuttum. Cengiz Aytmatov'u bir edebi eserin sinema ve televizyon haklarının devri için de olsa, getirecek olmam dolayısıyla, devletimden teşekkür bekliyordum. Ne teşekkürü? Terslendim. Kendilerini bu işe karıştırmamam tembih edildi. O yıllarda dışişleri bürokrasimiz böyle bir konuda bile çekingendi.

Sözleşmemizi Rotterdam'da bir noterde imzaladık. Cengiz Aytmatov ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ genel müdürüyken yolumuz tekrar kesişti. Kendisini bu kez İstanbul'da konuk ettik. Vefatından yıllar sonra, oğlu Askar Aytmatov'u da tanıdım.

Fırsat buldukça hala devam ettiğim yelken sporuna da 1974'te başladım. Sonrasında Türkiye'nin bütün denizlerinde hatta yurtdışında yarıştım. Yelken Milli Takımı'na seçildim. Yelken, benim için sporun çok ötesinde. Bana, hayatın zorluklarıyla başa çıkma, strateji ve azimle ilerleme konusunda unutamayacağım dersler öğretti. Yelken, çoğu insana fiziksel bir çaba gibi görünse de aslında daha çok zihinsel bir meydan okumadır.

Aynı yıl Ayvalık'ta okullar arası Türkiye yelken şampiyonası yapıldı. İzmit Körfezi'nde başladığım yelken tutkumun şehir dışındaki ilk etabındaydım. Ege Denizi'nde yarışıyor, ama yüzme bilmiyordum! Bu en temel denizcilik kurallarına bile aykırıydı. Can yeleğinin verdiği özgüvenle yüzmeyi öğreneceğim bir sonraki yıla kadar, bu sırrımı kimseye açık etmeden, bütün yarışlara katıldım.

O yıl dünya kupası yılıydı. 1974 FIFA Dünya Kupası, televizyondan izlediğim ilk dünya futbol şampiyonası oldu. Türkiye'de televizyon yayıncılığı 1968'de başlamıştı. Sonrasında paket ve canlı yayınlar devam etmişti. O yıllarda televizyonun her yerden izlenebilmesi mümkün değildi. Ayvalık'ta izlediğimiz, Yunanistan'ın televizyon yayınıydı. Televizyonun sesini kısıyor, onun yerine TRT'nin radyo yayınını açıyorduk. Televizyonunun Yunanca sesi kısık, radyonun Türkçe sesi açıktı. Ama bizim düzenekten haberi olmayan Türk ve Yunan yayıncıların anlatımları bir diğeri ile senkronize değildi. Gözümüzü ve kulağımızı ayıramadığımız "melez" yayın, fazlaca tuhaflıklar içeriyordu. Kupada Türkiye'nin olmaması, babamın da Hollanda'da yaşaması, beni iyi bir taraftar yapmıştı. Hollanda finale kaldı ve hatta finalde ilk golü attı. Ama maçı Almanlar kazandı. İngiliz futbolcu Gary Lineker'in o meşhur sözü, daha o zamanlar söylenmemişti: "Futbol basit bir oyundur. 22 kişi 90 dakika bir topu kovalar ve sonunda Almanlar kazanır."

Hayatımda ilk defa bir Türkiye Futbol 1. Ligi maçına da o yıl gittim. Beşiktaş - Fenerbahçe derbisiydi. İnönü Stadı'ndaydı. Futbolda yıldızların çok önemli olduğu ve şahsi oynamanın daha bir seyir keyfi verdiği yıllardı. Cemil Turan da Fenerbahçe'nin o dönem defalarca gol krallığını kazanmış yıldızıydı. Fenerbahçe'nin tek golünü o attı ve derbi 1-1 sonuçlandı.

Türkiye'nin Kıbrıs'a yaptığı Barış Harekatı da 1974'ün 20 Temmuz'unda oldu. Adı barış olsa da, ordumuz, 1950'deki Kore Savaşı'na asker göndermenin dışında ilk defa bir savaştaydı. Ülkede bambaşka bir hava oluşmuştu. Rahmetli Hasan Mutlucan, Estergon Kalesi türküsüyle radyoda ve televizyonda sürekli karşımızdaydı. Evlerde, işyerlerinde, sokak lambalarında karartma uygulanıyordu. Lambalar kapalı ya da mavi jelatinli kağıtlarla ışığı iyice köreltilmiş durumdaydı. Aydınlık anlayışımız, ışığımız değişmişti. Yollar, askeri araçlardan geçilmiyordu. Uçak seferleri iptal edilmişti. Hayatımın ilk uçak yolculuğu, rahmetli babamla Ayvalık dönüşü İzmir'de buluşarak İstanbul'a yapılacaktı. Barış Harekatı sebebiyle babamla planladığımız bu uçuşu yapamadık. Tam da o günün hengamesi ve o yıllarda kullanabildiğimiz iletişim araçları bizi buluşturmaya yetmedi.

Kıbrıs Barış Harekatı yakın tarihimizin en önemli olaylarındandır. Ülke, Kıbrıs davasına topyekün sahip çıktı. O günün havasını cepheye çok yakın Ege kıyılarında gözlemledim. Bu harekat, doğal olarak ekonomimizi derinden etkiledi. Sonrasında sıkıntılarını çok çektik. Savunma sanayimiz açısından da çok zor günler yaşandı. Ama ilk kararlı adımlar da o günlerde atıldı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni kuruluşunun 40. yılında, neredeyse bütün dünyayı dolaştıktan sonra ancak ziyaret edebildim. Bu ziyaretimde, Kıbrıs Türklerinin o günlerde yaşadıklarını yerinde öğrendim. Barış Harekatı'nın hemen öncesinde adadaki Türkçe ve Rumca yayın yapan radyoların psikolojik savaşını yaşayanlardan dinledim. Radyolarda, bir tarafın "Bekledim de gelmedin" parçası ile gönderme yaparken, diğer tarafın "Bir gece ansızın gelebiliriz" ile verdiği cevaplar ister istemez acı acı gülümsememize sebep oldu.

Bugün, Türkiye'nin müdahalesinin üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçmiş durumda. Kıbrıs davamız, halen kalıcı bir çözüm bekliyor. Ortada fiili bir durum olsa da, dünyaya kabul ettirilebildiğimiz köklü bir çözüm, ne yazık ki hala yok...